KABULLENMEK

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: KABULLENMEK

MEHMET KARATAŞ

Şehmuz’un konağındaydım.
Adımlarımı attıkça kalbim daha sert vuruyordu göğsüme. Bu kapıya gelmek… bana kalan son onurun da dışarıda kalmasıydı sanki. Ceketimi düzelttim, ellerimi ovuşturdum ama titremesini durduramadım. Hizmetli beni içeri aldı, o büyük salona yönlendirdi. İlk adımımı attığım anda gözüm Şehmuz’a takıldı.

Adam… dimdik oturuyordu. Ne yüzünden bir duygu okunuyordu, ne de gözünden. Sanki her şeyin hakimiymiş gibi. Bense… batık bir adamdım. Ama konuşmalıydım. Mecburdum.

“Hoş geldin Mehmet Bey,” dedi. Sesi buz gibiydi. Ne dostluk vardı, ne merhamet.

“Hoş bulduk…” dedim zor yutkunarak. “Konuşmamız gerek, Şehmuz Bey. Dünkü olaydan sonra…”

Gözlerini bana dikti, tek kelime etmeden dinledi.

“Ben çaresizim, Şehmuz Bey,” dedim sonunda. Durduğum yerden ilerleyemedim. İçimde büyüyen utancı bastıramadım ama devam ettim.

“Size yanlış bir niyetle gelmedim ben. Kızımın Mahir gibi bir adamla evlenmesi, sadece borç meselesi değil. Benim için bir umut. Onurumuzu kurtarmak için bir fırsat.”

Bir an sesim titredi. Ellerimi sıktım, tırnaklarım avucuma battı.

“46 milyon… ödeyemem. İki gün süre verdiniz bana. Yoksa… kızıma, eşime zarar gelir. Ne yapacağımı bilmiyorum. O yüzden bu evlilik… benim için hayatta kalmak.”

Şehmuz kıpırdamadı. Sadece dinledi. O an yüzünü okumaya çalıştım ama mümkün değildi. Gözlerinde buz vardı.

“Size yalvarmam,” dedim boğazım düğüm düğümken. “Ama ne olur anlayın. Miray, bu evliliği istemiyor olabilir. Ama bazen evlatlarımız neyin doğru olduğunu göremez. Baran denen o çocuğa gönlünü kaptırmış. Arif’in oğluna! Hem bana hem size hakaret bu.”

Başımı öne eğdim.

“Ben kızımı sizin evinize emanet etmeye hazırım. Yeter ki bu bataktan kurtulayım. Yeter ki ailemin canı yanmasın.”

Bir süre sessizlik oldu. O an utancımı boğan tek şey, bir babanın ailesi için her şeyi göze alabileceği gerçeğiydi.

Belki de o yüzden hâlâ ayaktaydım. Ama içimden bir ses durmadan şunu fısıldıyordu:

Ya kızım sana sırtını dönerse? Ya Baran’la kaçarsa? Ya seni affetmezse?

Yine de, şimdi bunları düşünecek vaktim yoktu. Önümde duran adamdan bir cevap bekliyordum. Hem kaderimi, hem kızımınkini onun ağzından işitmek üzere…

O masada otururken, sırtımdan aşağı buz gibi bir ter aktı. Şehmuz’un sesi çınlarken kulaklarımda, içimdeki gurur, onur, baba olmak… her şey lime lime dökülüyordu.

Ben bu adamın teklifine 'tamam' dediğimde, kızımı kurtaracağımı sandım.
Ama şimdi anlıyorum… aslında onu değil, kendimi batırıyormuşum.

Kızım... Miray.
Gözleri geldi aklıma. Küçükken düşüp dizini kanattığında bile gözyaşlarını saklayan o güçlü çocuk.
Şimdi ben… onu bir tefecinin soğuk hesap defteri gibi, başka bir adamın evine göndermek için ikna etmeye çalışacaktım.

Ama ne yapayım? Ne yapabilirim?
Eğer bu borç ödenmezse, sadece ben değil, Ayşe, Zeynep, hatta Miray bile hedef olacak.
O tefeciler, gözümüzün yaşına bakmaz.

Şehmuz’un gözlerinin içine bakmaya çalıştım ama beceremedim.
Adam sadece bir teklif sunmuyor. Beni yeniden şekillendiriyor.
Kızımı değil sadece… beni de satın alıyor.

“Sen kızını kendi isteğinle getireceksin,” dedi.

Ne demek bu?
Ben nasıl yapayım bunu? Miray bana bir daha güvenmez ki… Zaten Baran’ı seviyor. Her şeyini onunla planlamış.

Ama biliyorum… kızım bana “hayır” derse, sadece reddedilmem.
Ailemi, ismimi, kalan tüm itibarımı da kaybederim.

Başımı eğdim. Sesim çatallandı ama yine de söyledim:

“Ben konuşacağım Miray’la. Elimden geleni yapacağım.”

Yalan değildi bu.
Ama içten içe biliyorum… bu konuşma bir ‘baba-kız konuşması’ olmayacak artık.
Bu, bir tüccar ile bir rehin arasındaki pazarlık gibi olacak.

Kalkarken bacaklarım titriyordu.
Beni uğurlayan kimse olmadı.

Kendi kendime yutkundum:
Allah’ım… bu nasıl bir baba olmak? Kızını göz göre göre uçuruma göndermek mi, yoksa susup herkesi tehlikeye atmak mı doğru?

O kapıdan çıktım.
Ama ruhum içeride kaldı.

&&&

Kapının önünde bir süre bekledim. Elim tokmağa gitti ama basamadım. Kendi evim, kendi kızım, ama sanki yabancı gibiydim. İçeri girdiğimde Ayşe bana mutfaktan baktı. Gözleri telaşlıydı, ama ses etmedi. Anlamıştı bir şeylerin daha da kötüye gittiğini.

Oturma odasına geçtim. Miray salondaydı. Elinde bir kitap vardı, ama okumuyordu. Camdan dışarıya bakıyordu, uzaklara. Duruşunda bir isyan vardı. Bana döndüğünde, göz göze geldik.

O an...
İçimden bir şey koptu. Kızım karşımdaydı ama sanki iki adım ötede durmuyordu da, binlerce kilometre uzaktaydı.

"Miray," dedim, sesim kısıldı. "Konuşmamız lazım."

Gözlerini kısıp bana baktı. Sesi buz gibiydi:
“Yine mi baba?”

Bir adım attım. Oturmak istemedim, ayakta kaldım.
"Bak kızım... Şehmuz Bey’le konuştum. Senin dün söylediklerini de biliyor. Ama bu evlilik... bizim için sadece bir karar değil artık. Bir zorunluluk."

Gözleri büyüdü.
“Zorunluluk mu? Baba, ben o adamla evlenmeyeceğim dedim. Daha ne diyeyim size?”

Sustum.
Bir baba, çocuğunun karşısında ezilir mi? Eziliyormuşum işte.
Ama anlatmak zorundaydım.

“Elimizde zaman yok. Tefeciler iki gün dedi. Bugün bitti. Ellerinde senin, annenin, Zeynep’in isimleri var. Evimizi... yaşantımızı... her şeyimizi alabilirler. Ama bu evlilik olursa, Şehmuz tüm borcu kapatacak.”

Miray’ın gözleri doldu.
“Yani diyorsun ki... beni verelim, siz kurtulun. Hayatımı feda edeyim ki siz huzurla oturun?”

“Öyle deme,” dedim boğazım düğüm düğüm. “Ben seni satmıyorum. Ben sadece—”

“Ne baba?” diye kesti. “Neyi yapıyorsun?”

Sesimi yükseltemedim.
“Hayatta kalmaya çalışıyorum.”

Bir an sustuk. Sessizlik, odamıza kurşun gibi çöktü.

Sonra Miray ileri atıldı.
“Ben Baran’ı seviyorum! Bunu bilmiyor musun? Kalbim ona ait! Siz beni Mahir’in karısı yaparak sadece bedenimi alırsınız, ama ruhum hep başka yerde olur!”

Başımı eğdim. Gözlerim yaşla doldu.
“Kendimi affetmeyeceğim biliyorum. Ama bunu yapmazsam... belki seni kaybederim. Ama yapmazsam hepimizi kaybederim.”

Miray sandalyeye çöktü. Sadece bir cümle fısıldadı:

“Baba... ben seni bu kadar korkmuş hiç görmemiştim.”

İşte o an…
İlk kez, bir baba olarak kızımın gözünde küçük düştüm.
İlk kez, kelimelerle değil, suskunluğumla onu kaybettiğimi hissettim.

MAHİR EFE KARAN

Babamın odasından çıktığımda, içim buz gibi olmuştu. Sanki bütün vücudum betonla kaplanmıştı, ağır ve soğuk.
Koridorda yürürken ellerim titriyordu. Kendi babama, bir dağa, bir duvara bağırmak kolay değildi. Ama artık içimde tutamazdım. Çünkü bu, bir evlilikten fazlasıydı.
Bu, insan olma hakkımın gasbıydı.

Ben Miray’ı hiç görmedim. Ne sesini duydum, ne yüzünü gördüm. Ama o ismi kaç haftadır her yerde duyuyorum. “Miray hanım iyi bir kızdır.” “Miray böyle yapmış.” “Miray Baran’la görüşüyormuş.”
Herkesin dilinde, ama kendisinin sesi yok.

Ve ben…
Ben onu istemiyorum. Çünkü kendini bu kadar güçlü savunabilen bir kadına hayranlık duyuyorum.
Ama istemiyorum… çünkü o beni istemiyor.

Ben kimim ki, onu bana mecbur kılsınlar?
Adım Mahir diye, Şehmuz’un oğlu diye, her şey bana altın tepsiyle sunulacak mı?
Ben, başkasının korkusu üzerine kurulu bir evin efendisi olmak istemem.

Koridordan geçerken bir gölge fark ettim.
Hafif bir kıpırtı…
Bir kadın… aralık kapının ardından sessizce geri çekiliyordu.

Göz göze gelmedik. Ama kalbim garip bir şekilde hızlandı.

O muydu?
Miray mıydı o?

Eğer oysa… sözlerimi duymuştu.
Ve ben, hayatımda ilk kez, kendimi bir kadının gözünde güçlü değil, dürüst hissetmek istedim.

Beni tanımasın, önemli değil.
Ama bilsin ki, onu zorla alacak biri değilim.
Ben eğer bir gün bir kadının elini tutacaksam, o el bana uzanmalı.
Baskıyla, borçla, zorla değil.
Kalbiyle...

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Salondan gelen uğultular annemin tedirgin fısıltılarına karışıyordu. Zeynep yanıma gelip "Geldiler" dediğinde içimde buz gibi bir şey çöktü. Ayağa kalkarken bile dizlerim titriyordu.
Evet.
Tanışmaya geleceklerdi.
Onu hiç görmedim.
Adını duydum, öfkesini duydum, beni istemediğini duydum… ama şimdi karşımda olacak.

Derin bir nefes aldım ve salona girdim. Gözler üzerime çevrildi. Babam kalktı, yer gösterdi. Hiçbirine bakmadım. Sadece bir çift göz vardı önümde.

Mahir.

Beni ilk kez görüyordu. Ben de onu.

Ve yemin ederim… ikimiz de göz göze geldiğimiz anda aynı şeyi düşündük:
"Sen de mecbursun, değil mi?"

Birkaç saniyelik sessizlik, odada saatler gibi sürdü. Sonra Mahir ayağa kalktı. Babamın sözünü kesercesine:

“Bize biraz müsaade eder misiniz?”

O an herkes dondu. Babam tedirgin, annem şaşkın. Ama ben sadece başımı salladım.

Salondan mutfağa geçtik. Mahir pencerenin önünde durdu. Ellerini cebine soktu, başını eğdi.

“Beni ilk kez görüyorsun,” dedi.
Sesi sert değildi. Garip bir şekilde yorgundu.
Ben de karşısına geçtim.
“Ve büyük ihtimalle son da olur,” dedim.

Bir an başını kaldırdı. Gözleri beni inceledi. Yargılayan değil, anlayan bir bakıştı.
“Senin yerinde olmak istemezdim,” dedi.

İçimden "ben de senin" demek geçti ama sustum.
“Bu evlilik senin için de bir ceza gibi, değil mi?” dedim.

Kısa bir gülümseme belirdi dudaklarında.
“Bunu teklif ettiğim ilk kadın olsaydın, belki farklı olurdu. Ama bana ‘verilen’ biriyle bir hayat kuramam. Bunu kabul edemem.”

Derin bir nefes aldım.
“Benim sevdiğim biri vardı. Ama o bile beni satmaya yakındı. O yüzden sana kızgın değilim. Ama kendimi vermeyeceğim, Mahir.”

Başını salladı.
“Ben de seni almaya gelmedim.”

O an…
İçimdeki duvarlar bir çatlak verdi. Çünkü yıllardır ilk kez biri beni sahiplenmek yerine, anladı.

Birbirimize birkaç saniye sessizce baktık. Sonra Mahir dedi ki:

“Bu evlilik olursa, bizi yutacak. Ama eğer birlikte direnirsek… belki bir yol buluruz.
En azından, kendi kararlarımızla yaşarız.”

Gözlerim doldu ama göstermedim.
“Söz mü?” diye fısıldadım.

“El sıkışır mıyız?” dedi.

Elimi uzattım.
Bir mecburiyetin değil, bir ortaklığın başlangıcına.
Ne sevgiydi bu, ne nefret. Bu... bir direnişti.

Mutfağın kapısı açıldığında gözlerimdeki öfke yerini aldı.
"Miray, bizi biraz yalnız bırakır mısın?" Diye sordu Şehmuz Ağa.
Başımla onaylayıp mutfaktan ayrıldım.

MAHİR EFE KARAN

Babam sert bakışlarıyla havaşça karşımda dikildi. "Şimdi komuştuklarınızı duydum ve öyle birşey olmayacak. Evleneceksin bu kızla. İtiraz istemiyorum."
Sinirle burnumdan soludum. "Miray da ben de bu evliliğe olumlu bakmıyoruz daha ne diye diretiyorsun ki!" Diye çıkıştım.
"Geleceğin için! Abin evlendi, çocuğu var. Sen kuralı unuttun galiba." Kaşlarımı çatıp ona baktım.

"Ne kuralı?"

"İlk erkek çocuğu olan benden sonra Karanoğlu Aşiretinin başına geçer ve aynı zamanda şirketi yönetir. Bu ne demek farkında mısın? Kendi ellerinle bu fırsatı öldürüyorsun. O salak abin mi geçsin başa. İpek ikinciye hamile. Bu erkek olursa herşey biter. Ama yine kız olursa bu dolap dönmeyr devam eder. Kendine gel. Sen Şehmuz Karan’ın oğlu Mahir Efe Karan’sın. Adının hakkını ver oğlum. Ben bu ailede bir tek sana güveniyorum.”

O an içimden bir şey koptu.
Göğsüm daraldı, ellerim yumruk oldu. Sanki tüm hayatım boyunca duyduğum her cümle, her emir, her beklenti aynı anda zihnime üşüştü.

Yutkundum.
Bir adım attım ona doğru. Gözlerine dimdik baktım.

“Bana güveniyorsun… ama beni hiç dinlemiyorsun baba.”

Babamın yüzü gerildi. “Ne demek bu şimdi?”

Sözler ağzımdan bir ok gibi fırladı:

“Ben senin kuklan değilim. Her kararın piyonu olmayacağım.
Evet, Mahir Efe Karan’ım. Ama bu ismi taşımak, senin zorladığın gibi yaşamak zorunda olduğum anlamına gelmez!”

Babam bir an irkildi. Böyle bir ton beklememişti benden. Ama hemen ardından o bildik sertliğiyle döndü.

“Sen duygularının peşine düşmüşsün Mahir. Bu dünya duygularla dönmez. Akılla, hesapla döner.
Abin beceremez, çünkü kalbiyle hareket ediyor.
Ama sen… senin içinde çelik var.
Sadece yönünü şaşırmışsın. Ben seni bulmaya geldim.”

Başımı iki yana salladım. “Ben yönümü biliyorum baba.
Sadece senin yolunla aynı değil diye kabul etmiyorsun.
Miray istemiyor. Ben de istemiyorum.
Eğer bu evlilik, aileme ve şirkete ‘bağlılık testi’ olacaksa… o zaman yanlış yerde arıyorsun sadakati.”

Babamım dudakları gerildi. Sinirini bastırmakta zorlanıyordu ama bana el kaldırmaktan hep kaçınırdı. Şimdi de kaçındı. Yalnızca şunu söyledi:

“Sen duygularına yenilirsen, bu ailenin adını yerle bir edersin.
Ama eğer bir adım geri atmazsan… bir gün bana değil, kendi oğluna gururla ‘ben de bu yolu seçtim’ dersin.”

“Bana ne zaman hak vereceğini biliyorum. Ama iş işten geçmeden fark etmen için dua edeceğim.” Ardından bir sessizlik çöktü.
Ama benim içimde fırtına dinmedi.

Şimdi karar bendeydi.
Ya adımı taşıyacak… ama ruhumu kaybedecektim.
Ya da babama karşı duracak… ama kendimi bulacaktım.

Babam kapıya yönelmişken, sözlerim odada yankılandı:

“Kabul ediyorum baba.”

Babamın eli tokmağa uzanmıştı. Duyduğu anda dondu.
Yavaşça bana döndü. Gözlerinde önce bir kuşku, ardından belli belirsiz bir parıltı belirdi.

“Ne diyorsun sen şimdi?”

Yutkundum. İçimde bir şeyler düğümlendi. Ama ilk kez net ve kararlı konuştum:

“Bu evliliği yapacağım. Miray’la evleneceğim.
Ailem için. Şirket için.
Senin için.”

Yüzü değişti. Gururla karışık, zor tuttuğu bir sevinç sardı sesini. “İşte bu! Nihayet oğlum olduğunu hatırladın. Doğruyu seçtin Mahir.
Seninle gurur duyuyorum.” O an o kelimeler boğazıma saplandı. Gurur duyuyormuş…
Ama ben kendi kalbime ihanet ettiğimi biliyordum.

Babam yaklaşarak omzuma dokundu. “Bundan sonrası kolay. Miray’ı da ikna edersin.
Bir bakarsın, seni bile sever… Zamanla.”

Başımı eğdim.
Sevilmek… öyle mi?
Zorla kurulan bir hayatın içinde… sevgi mi kalırdı?
Ama hiçbir şey söylemedim.

Kapı açıldı. Babam dışarı çıktı.
Ben arkasından bakarken tek düşündüğüm şey şuydu:

Bazı savaşlar silahla verilmezmiş.
Bazıları, insanın kalbinin tam ortasında başlarmış.

Ve ben…
Ben o savaşın tam ortasına yürümeye karar vermiştim.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Bahçedeki o kısa sessizlik bana iyi gelmişti. Rüzgarın tenimde bıraktığı serinliği hissederken, birkaç saniyeliğine olsa da her şeyden uzaklaşabilmiştim.

Ta ki… o ayak seslerini duyana kadar.

Başımı çevirdim.
Mahir, omuzlarını dikmiş, gözleriyle yere değil, doğrudan bana yürüyordu.
Adımları buyurgan, bakışı keskin…
Sanki buraya bir karar açıklamaya değil, bir emir vermeye gelmişti.

Karşımda durdu.
Hiçbir duygu belirtisi olmayan bir sesle söyledi:

“Evleneceğiz.”

Bir an… bir saniye…
Zaman durdu.

Kalbim sanki göğsümden dışarı fırlayacak gibi oldu. Gözlerimi kırpmadan ona baktım. “Ne dedin sen?”
Gözünü bile kırpmadan aynı cümleyi tekrar etti. “Bu evliliği kabul ettim. Bundan sonra geri dönüş yok.”

Sesim boğazıma düğümlendi.
İçimde bir şey parçalandı o anda.
İnkar, öfke, utanç… hepsi birbirine karıştı.
Bir adım geriledim, ama durdum. Geri adım atmak istemiyordum, ama ayaklarım sanki bana ait değildi.

“Sen… sen benim ne hissettiğimi hiç mi düşünmüyorsun?
Ben bu evliliği istemiyorum.
Seni tanımıyorum bile!” Yüzüme baktı. Gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Sertti. Kararlıydı.

“Tanımak için zaman olur. Ama bu karar verildi.
Ben kabullendim. Sen de edeceksin.” Yanağımda bir sıcaklık hissettim. Sonra fark ettim, gözyaşıydı o.

“Ben bir anlaşmanın parçası değilim. Alınıp satılacak bir his değilim! Bu evliliği kabul etmeyeceğim!”

Sırtımı döndüm. İçim paramparçaydı.

Ama onun sesi arkamdan tekrar geldi, buz gibi: “Kaçmakla olmaz Miray. Baban da, sen de bu kararı vermek zorundasınız.Ne kadar direnirsen, o kadar acıtırsın kendini.”

O an döndüm ve gözlerinin içine baktım.

“Ben o acıyı göze alırım.
Ama senden nefret etmeyi asla bırakmam.”

Göz göze geldik.
İçinde bir anlık tereddüt belirdi mi, bilmiyorum.
Ama bana doğru bir adım bile atmadı.

O uzaklaştı.
Ve ben… yıkılmadım, ama içimden bir şey çöktü.

O uzaklaştıktan sonra içimdeki her şey darmadağın olmuştu. Nefes almakta zorlanıyordum. Bahçeden içeri girdiğimde ellerim titriyordu. Ayaklarım beni nereye götürüyorsa oraya yürüdüm. Odamın kapısının önünden geçerken annemin sesi geldi:

“Miray…”

Durmadım. Ama o hemen arkamdan geldi, kolumdan tuttu.
Gözlerim dolmuştu. Bakmak istemedim. Sadece fısıldadım. “Neden anne? Neden hiçbir şey yapmıyorsun?”

Yutkundu. Sesi titriyordu. “Ben… seni korumaya çalışıyorum.”

Kolu hafifçe titredi. Elimi çekmedim ama dönüp yüzüne baktım. “Koruyor musun gerçekten?
Yoksa sadece susup olanları mı izliyorsun?”

Gözleri doldu. Bir annenin çaresizliğini ilk kez o kadar net gördüm yüzünde.

“Miray…
Babanın borcu… bu ailenin sırtına binen yük…
Ben de istemezdim böyle olsun. Ama bazen…”

“Bazen ne anne?
Bazen kızını bir adamın önüne atmaktan başka çare mi kalmaz insana?”

O an sustu.
Sadece gözlerimle konuştum ben. O suskunlukta yılların öfkesi vardı.

“Ben oyuncak değilim anne.
Şirket, aşiret, soyadı… hepsi bir yana… ben sadece mutlu olmak istiyorum.
Bu çok mu?”

Annem ellerimi tuttu. Gözlerinden yaş süzülüyordu artık. “Senin kalbin kırıldıkça ben parça parça oluyorum. Ama elim kolum bağlı Miray.
Baban gözü dönmüş durumda. O adamla anlaşmışlar bile.
Şehmuz kolay biri değil… sen de biliyorsun.”

Başımı eğdim. İçimden bir hıçkırık koptu.
“Ama Mahir… Mahir benden bile daha taş.”

Ayşe Hanım, kızının başını göğsüne yasladı. Kısa süreliğine de olsa dünya durdu sanki.

“Yalnız değilsin kızım.
Ama bazen savaşmak… içimizden bir şeyleri feda etmeyi gerektiriyor.
O yüzden sen ne karar verirsen ver…
Ben senin yanındayım.”

Kollarında ağladım.

İlk kez anneme sığındım.
Ama biliyordum… bu savaşta annemin kalbi benimle olsa da, gücü yetmeyebilirdi.

&&&

Güneş çoktan batmıştı ama hava hâlâ sıcaktı. İçimde öyle bir baskı vardı ki… sanki biri boğazımı sıkıyordu günlerdir. Mahir’in gözleri, annemin suskunluğu, babamın susup susup içten içe çökmesi…

Dayanamadım.
Telefonumu aldım.
“Baran… konuşmamız gerek. Lütfen. Parktayım.”

Beni en iyi o anlardı diye düşündüm. Belki de sadece… kaçmak istedim.

Bir saat sonra, Baran geldi. Siyah ceketinin kolları sıvalıydı. Gözleri hâlâ tanıdık, hâlâ bildiğim gibi. Onu görünce içim biraz olsun rahatladı.

“Miray… neler oluyor? Neden bu kadar sessizsin? O olayla ilgili son durum ne?”

Başımı eğdim. Gözlerim doldu ama akmadı. “Zorla evlendirecekler beni Baran. Babam borçlarını kapatmak için beni bir anlaşmaya feda ediyor.”

Baran yumruklarını sıktı. “Kim bu herif? Nereye götürecekler seni? Seni asla bırakmam, Miray. Kaçalım! Yurt dışına gideriz, ben çalışırım, seni yaşatırım—”

Elini tuttum. “Baran, o kadar kolay değil.
Bu bir aşiret evliliği… tehditler, sözler, şantajlar… her şey var içinde.
Ve Mahir… o adam buz gibi biri. Hiçbir şey hissetmiyor.”

Baran ayağa kalktı.
Gözleri öfkeyle parlıyordu. “O herifi tanımam ama senden uzak durmasını sağlarım. Seni onlara yem ettirmem!”

O anda arkadan bir ses geldi. “Ne güzel konuşuyorsunuz.” Baran döndü. Ben de nefesim kesilmiş şekilde başımı çevirdim.

Babam…

Mehmet.

Omuzları öne düşmüş ama gözleri alev alev yanıyordu.
Öfkeyle değil, utançla baktı bana. Kalbim o bakışta ezildi. Sanki biri içime bıçak saplamıştı.

“Demek buymuş kızım…
Gece gece nereye kaybolduğunu şimdi anladım.”

Baran öne atıldı. “Beyefendi, bakın—”
Babam eliyle susturdu onu. Gözlerini hiç ayırmadan bana döndü. “Sen bana bunu mu yapacaktın Miray?
Ben… ben seni korumaya çalışırken… sen bu herifle gizli gizli buluşup kaçmayı mı planlıyordun?”

Boğazımda düğüm vardı. “Baba, ben sadece… nefes almak istedim.”

“Nefes mi?
Namımızı yerle bir etmek de nefes almak mı oldu?
Bu kadar mı düştük gözünde Miray?”

“Beni düşüren sizsiniz!
Hayatımı, hayallerimi… her şeyimi elinizden alıyorsunuz.
Ben istemediğim biriyle evlenmek istemiyorum!”

Babam sustu.
Ama suskunluğu daha ağırdı sözlerinden.
Başını salladı, sonra bana en dokunan cümleyi söyledi:

“Sen artık benim kızımsın demeye bile utanır hale getirdin beni.”

O an dizlerimin bağı çözüldü.
Baran yanımda kıpırdandı ama babam ona öyle bir baktı ki, tek kelime edemedi. “Yarın sabah bu mesele kapanacak. Bir daha bu herifle görüşmeyeceksin.
Ve o evliliğe adım adım gideceksin.
Çünkü sen artık sadece kendini değil, bu ailenin onurunu da taşıyorsun.”

Arkasını döndü ve yürümeye başladı.
Baran bir şey söylemeye çalıştı ama ben elini tuttum, başımı iki yana salladım.

“Git Baran…
Lütfen.
Daha fazla başım belaya girmesin.
Bu savaşı ben tek başıma vermeliyim.”

Baran, acıyla bana baktı… ve uzaklaştı. Ben, yıkık bir sessizlikle babamın peşinden yürüdüm.

Ama içimden bir söz hiç susmadı:

“Ben hâlâ kendi hayatımın sahibi olmak istiyorum.”

&&&

ERTESİ SABAH

Güneş henüz yükselmişti. Kuş sesleri bile tedirgindi sanki. Bahçeye çıktığımda ayaklarım hâlâ dün gecenin ağırlığını taşıyordu.

Yalnız kalmak istiyordum… ama mümkün değildi.

Arkamdan bir çift ağır adım sesi duydum.
Kalbim sıkıştı.
Dönmeme gerek yoktu.
Mahir’di.

Yanıma gelip tam karşıma geçti.
Gözleri delici bir öfke taşıyordu ama dudakları kıpırdamıyordu.
Bir an sessizce yüzüme baktı.
Sonra buz gibi bir sesle sordu:

“Güzel gece miydi?”

Saniyelik bir sessizlik…
Ne dediğini tam anlamadım sanmış gibi yaptım ama gözlerim kaçamadı onunkilerden.

“Ne demek bu şimdi?”

“Baran’la geçirdiğin geceden bahsediyorum.
Ne konuştunuz? Kaçış planınızı mı yaptınız? Yoksa veda mı ettiniz?”

Kanım dondu.
Sesimde hafif bir titreme vardı ama dimdik durdum.

“Seninle ilgisi olmayan bir konuda hesap mı vereceğim şimdi?”

Mahir bir adım yaklaştı.
Yüzüme eğildi ama sesi değişmedi. Hâlâ sakin, hâlâ korkutucu. “Artık her şeyin ilgim dahilinde olduğunu unuttun galiba. Aşiret kurallarını, adımı, soyadımı hiçe sayarak gece gece eski sevgilinle buluşmaya giden birini ben nasıl eşim yapayım?”

Bu cümle, içimdeki tüm sabrı yıktı. “Ben senin hiçbir şeyin değilim, Mahir! Ne eşinim, ne kadının, ne mülkün! Ve sana hesap vermem için önce senin beni bir insan olarak görmen gerek!”

Mahir’in yüzünde bir şey kıpırdadı.
Kıskançlık mıydı, kırılganlık mı… anlayamadım.

“Sen ne sanıyorsun Miray?
Baran sana bir hayat mı verecek?
Sokağa çıktığında seni el üstünde mi tutacak?
Sen benim adımı taşıdığında kimse sana dokunamayacak, bunu anlamıyor musun?”

Gözlerim doldu.
Bu kez öfkem değil, kalbim konuştu.
“Beni kimse dokunamasın diye mi istiyorsun…
Yoksa senin kontrolünde olduğum için mi?”

Bir an sessizlik oldu.
O an anladım… Mahir ilk defa hazırlıksız yakalandı.

“Sen bana zorla evlenmeyi dayatıyorsun, Mahir. Ama ben özgürlüğümü değil, insanlığımı arıyorum. Senden korkmuyorum.”

O an Mahir geri çekildi.
Bir adım bile atmadı.
Ama gözlerinde bir ilk vardı.

Kırılganlık.
Hayal kırıklığı.
Ve belki de... pişmanlık.

Mahir bir adım daha geri çekildi.
Bir an sustu. Gözleri gözlerimde, ama sanki içine çekiliyordu.

Tam dönüp gidecekken, aniden durdu.
Omzunu hafifçe bana döndü, ama yüzünü çevirmedi.
Sesi önceki tüm sözlerinden daha soğuk, daha kesin, daha keskin geldi:
“Hazırlan Miray. Düğünümüz yarın akşam yapılacak.”

Kalbim o an sanki yerinden söküldü.
Gözlerimi kırpmadan baktım arkasından.
Ama o artık beni görmüyordu bile.

“Ne dersen de.
İtiraz et, ağla, savaş… fark etmez.
O nikâh defterine imzanı atacaksın.
Çünkü bu senin kaderin.”
Sonra yürüyüp gitti.

Ben orada kaldım.
Sanki dünya üstüme çökmüştü.

Artık bir çıkışım yok gibiydi.
Ama içimde bir ses hâlâ diriydi:

“Ben kader değilim. Ben İklim Miray’ım. Ve bu savaş yeni başlıyor.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.