12. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"GÖLGE
Bölümler 31Şu an: GÖLGE
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ambulansın sireni uzaktan değil, içimden geliyordu.
Her "vuu" sesi Zeynep'in kalp atışına benziyordu.
Ama Zeynep'in kalbi artık atmıyordu.
Ne kadar sonra geldiler bilmiyorum.
Biri beni yerimden kaldırmaya çalıştı.
Kucakladığım Zeynep'i bırakmamı istediler.
Direndim önce.
Sonra... sadece boşluğa bıraktım.
Sedye. Kan. Hız.
Birileri kim olduğumu sordu. Kimliğimi verdim mi, cevap verdim mi, hatırlamıyorum.
Sadece yürüdüm.
Boş bir koridora.
Sonra bir polis geldi.
"Sizi karakola götürmemiz gerekiyor hanımefendi. Gördüklerinizi anlatmanız önemli."
Başımı salladım.
Biri kolumdan tuttu.
Ayakta bile duramayacak gibiydim ama yürüdüm.
&&&
Karakol.
Beyaz bir duvar.
Sert plastik bir sandalye.
Biri çay koymuş ama içmedim.
"O sırada nerede duruyordunuz?"
"Silahı gören oldu mu?"
"Zeynep'le bir husumeti var mıydı birinin?"
Soru sesleri geliyor ama hepsi suda boğulmuş gibi.
Açıklamaya çalıştım. Elimle tarif ettim. "Şuradaydık."
Sadece o iki sesi hatırlıyorum.
Pat.
Pat.
Sonra... boşluk.
Polislerden biri göz ucuyla bana baktı.
Yüzünde o klasik ifade: "Yazık..."
Zeynep'in kanı hâlâ ellerimde.
Yıkamadım.
Sanki yıkarsam onu da unutacağım.
Ellerimi göğsümde birleştirdim.
Titriyorlar.
Bu bir rastlantı mıydı?
Yoksa... biri onu bilerek mi hedef aldı?
Eğer cevabı varsa, o cevabı almadan bu şehirde uyuyamayacağım.
Zeynep'in son kelimesi hâlâ kulağımda:"Abla..."
Bir daha kimse bana öyle demeyecek.
&&&
Karakolun kapısından çıktığımda hava değişmemişti.
Güneş hâlâ parlıyordu.
Nasıl oluyordu bu?
Zeynep yoktu artık... ama gökyüzü hâlâ mavi.
Adımlarımı fark etmeden attım. Taksiye binmişim. Adres bile vermedim.
Sadece "Hastane" dedim.
Hastane kapısına geldiğimde kalabalığı gördüm.
Aile.
Tanıdık yüzler.
Teyzem, yengem, babam... Mahir.
Herkes oradaydı.
Ama kimse gözümün içine bakmıyordu.
Hastane koridoru sessizdi ama bir mezarlık kadar ağır.
Teyzem ağlıyordu.
Yengem başını eğmiş dua ediyordu.
Babam bir köşede ayakta dikiliyor, cebinde sıkılmış yumruklarını bastırıyordu dizlerine.
Sanki yere çökerse, bir daha kalkamayacakmış gibi.
Mahir uzakta durmuş, bana bakıyordu.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Yüzünde hem suç, hem endişe.
Ben gözlerimi bir noktaya diktim.
Kapalı bir oda.
Üzerinde yazan harfler:
"Adli Tıp Morgu"
Nefesim kesildi.
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
Yutkundum.
Yanıma ilk gelen kişi Alya oldu.
Bana sarıldı.
Sıkıca.
Hiçbir şey demedi.
Ama onun sessizliği, dünyanın en yüksek çığlığı gibiydi.
Sonra Mahir yaklaştı.
Usulca.
"Ben..." dedi.
Sesi titriyordu.
Ama kelimesini tamamlayamadı.
Ben sadece başımı çevirdim.
"Zeynep öldü Mahir. Diyecek bir şeyin varsa, önce onu geri getir."
Onu öylece bırakıp kapının önüne gittim.
Morgun soğukluğu daha içeriden vuruyordu.
Ama ben o kapının eşiğinde durdum.
Girmeye cesaret edemedim.
İçimde sadece tek cümle yankılanıyordu: "Sana bir şey olmasın diye ben büyüdüm Zeynep. Ama seni koruyamadım."
Ayaklarım hareket ediyor ama ben yürümüyorum sanki.
Biri beni kolumdan tutuyor.
Kim olduğunu bile bilmiyorum.
Hastane koridoru geride kaldı.
İçimde bir boşluk, her adıma yankı veriyor.
Kapının önünde kısa bir sessizlik oldu.
Herkes bir anda durdu.
Arabalar... insanlar... dünya...
Her şey yavaşladı.
Sonra biri, "Gidelim," dedi.
O kadar.
&&&
Kalabalıktı ev.
Ama ses yok.
Ağlayanlar var... fısıldaşmalar... başörtüleriyle gözlerini silen kadınlar...
Ama ben hâlâ susuyorum.
Zeynep'in odasına bakamıyorum.
Ama gözlerim sürekli oraya dönüyor.
Kapalı.
İçeride onun kokusu...
Ve artık asla gelmeyecek sesi.
Koltukta oturuyorum.
Ellerim boş.
Ayaklarım uyuşmuş.
Yüzümdeki ifade... ne ağlayan biri, ne güçlü biri.
Sadece... kalmamış biri.
Derken...
Dışarıda bir ses. Fren sesi. Kapı çarpması.
Sonra biri bağırmaya başladı.
"Geldiler... cenaze arabası geldi..."
O an nefesim kesiliyor.
Kalbim değil, içim...
Tam ortasından çatlıyor.
"Hayır..." ayağa kalktığımda bacaklarım titriyordu.
Sonra bir çığlıkla... "HAYIR! Zeynep'i GÖTÜREMEZSİNİZ! BIRAKIN ONU!"
"BEN ONU ALDIM BÜYÜTTÜM! BENİM KIZ KARDEŞİMDİ! ONU BENDEN ALAMAZSINIZ!"
Etrafa vurmaya başlıyorum.
Ellerimle, sesimle, göğsümle...
Tüm ev sarsılıyor.
"Zeynep! NE OLUR UYAN! BİRİ YALAN DESİN! BİRİ OYUN DESİN!"
Kendimi yere atıyorum.
Yüzüm, ellerim, saçlarım darmadağın.
Nefes alamıyorum.
Boğuluyorum.
Tam o anda biri beni arkamdan sarıyor.
Sırtıma ellerini koyuyor.
Sesini yumuşatıyor.
"İklimim... sakin ol. Lütfen... ben buradayım. Hadi nefesim."
Mahir.
Sesi titriyor. Ama güçlü kalmaya çalışıyor.
"Bırak!" diyorum.
Ama o bırakmıyor.
Sıkıca tutuyordu.
"Bırak dedim!"
"İzin ver acımı yaşayım!"
Ama sonra...
Omzuna başımı koydum.
Gözyaşlarım sessizce akıyordu.
Çünkü bu acı, tek başına taşınacak gibi değildi.
Ve o an... herkesin gözünde yaş var.
Ama benim içimde bir boşluk.
Zeynep'in gittiği yer kadar derin.
Elbette... şimdi İklim'in acısını biraz daha derinleştiriyoruz. Cenazeye geçmeden önce, onun yasını sindirmeye çalıştığı ama parçalanmamak için kendini zor tuttuğu o saatleri yazıyorum. Sessizlikle yankılanan bir ağıt gibi...
&&&
Evde herkes sustu.
Ama sessizlik hiç bu kadar gürültülü olmamıştı.
Koltukta oturuyorum.
Bütün lambalar açık.
Ama hiçbir şey görünmüyor.
Birileri odalarda fısıldaşıyor.
Bazıları sabaha kadar dua ediyor.
Yengem bana bir tabak yemek getirmişti.
Hâlâ önümde. Soğudu. Dokunmadım.
Zeynep'in terliği hâlâ kapının yanında.
Ayak uyduramadı gidişine.
Kırık dökük kalakaldı her şey.
Kalktım.
Sessizce odasına yürüdüm.
Kapıyı açarken elim titredi.
Sanki içeride hâlâ nefesi varmış gibi.
Işık yandı.
Ve her şey yerli yerindeydi.
Yastığının üstü biraz çökük.
En son oturup saçını kuruttuğu fön masası.
Duvardaki fotoğraflar.
Bana sarıldığı bir kareye takıldım.
Yüzümde kocaman bir gülümseme varmış.
Şimdi o gülümsemeyi taşıyan tek şey... bir kâğıt parçası.
Dolabını açtım.
Hâlâ lavanta kokuyor. Bir bluzuna dokundum. Dayanamadım. Kokladım. Ve yere çöktüm. "Zeynep... sensiz nasıl yaşanır, bilmiyorum..."
Sadece fısıltıyla konuşabildim.
Ama kalbim çığlık atıyordu.
Bir ömür boyunca ona göz kulak olmaya çalışmıştım.
Ama en çok gözümün önünde kaybettim onu.
Sabah - Cenaze Töreni
Evin önü doldu.
Kalabalık sessiz.
Kadınlar başörtülü, erkekler başları önde.
Bazıları dua ediyor, bazıları sadece bakıyor.
Tabut...
Bembeyaz bir kefene sarılı.
Omuzlarda taşınıyor.
Annem ayakta durmakta zorlanıyor.
İki kadın koluna girmiş ama o onları duymuyor.
Sadece tabuta bakıyor.
Mırıldandım."Orada... üşür şimdi. Üşür..." İçimden çıkan kelimeler bu.
Bir annenin fısıltısı gibi.
Ama ben kardeşim için söylüyordum.
İmam konuşmaya başlıyor.
Dualar yükseliyor.
Toprağa bırakılırken... Bir feryat yükseldi.
"Zeynep! Ben seni böyle bırakmak için doğurmadım! Geri verin onu bana!"
"Allah'ım, bu nasıl bir sınav?!"
Babam koşarak annemi tuttu kollarından. Omzuna sarılıyordu.
Kalabalık susmuş. Herkesin gözü toprağa gömülen bedendeydi.
Ertesi Gün
Gözlerimi açtığımda odanın içi hâlâ karanlıktı.
Perdeleri çekmemiştim.
Zaten karanlık, benim içimdeydi.
Saat kaçtı bilmiyorum.
Zaman, cenazenin ardından çürümeye başlamıştı zaten.
Ne bir sabah vardı ne de gece.
Sadece... sonra.
Kapı hafifçe aralandı.
Annemdi.
Göz altları şiş, sesi çıkmıyor.
Elinde bir tabak. Yine yemek.
Ben başımı çevirdim.
Usulca "Mahir geldi," dedi ve
odadan çıktı.
Arkasından kapanan kapı bile yorgun bir iniltiydi.
Uzandığım yataktan kalkacakken mahir gelmişti. Kapıyı kapatarak yatağıma doğru ilerledi. "Müsaade var mı?"
Başımı salladım.
"Kamera kayıtlarını bulduk. Babam halletmiş. Kimin öldürdüğü apaçık ortada. Aslında şaşırmadım ama sen büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirsin." dedi.
"Göster de ona ben karar vereyim." Telefonunu açarak videoyu başlattı.
Zeynebin vurulduğu anı izledikten sonra ortaya bir adam belirdi elinde silahla.
Baran
İsmi dudaklarımda dondu. Gözlerimi ekrandan çekemedim. Ama içim, içim çığlık atıyordu.
Baran.
Bir zamanlar gözlerine bakarken sonsuzluk gördüğüm adam, şimdi kız kardeşimi gözümün önünde öldürmüştü.
Dünya tersine dönmedi. Zaman yavaşlamadı. Sadece mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Nefes alamadım.
Telefonu elimden aldım. Kucağıma bıraktım. Başımı öne eğdim. Sanki biri kafamın içine karanlık bir su döktü.
"İklim..." Mahir'in sesi uzaktan geliyordu, boğuk... sanki suyun altındaydım.
"Nasıl yapar?" dedim fısıltıyla. "Beni sevmemiş olabilir. Aldatmış da olabilir. Ama Zeynep... Zeynep ne yaptı ona? O daha çocuktu..."
Gözlerimden yaşlar süzülmüyordu. Onlar bile donmuştu. Ama içimde bir titreme başladı.
"Beni değil, en saf yerimi vurdu Mahir. Zeynep bendim."
Mahir yanıma oturdu. Sessizce. Elini uzattı, ama dokunmadı. Sadece yakınımdaydı. Gölgesi gibiydi acımın.
"Baran..." dedim tekrar. "Ben o adama bir zamanlar inandım. Güvendim. İçimi açtım. Zeynebe abi gibi davranırdı. Onunla dalga geçer, şaka yapardı. Neden?!"
Sustu.
O sustukça, zihnim konuşmaya başladı.
Karmaşık değil. Hayır.
Çok basit bir denklem bu:
Sevdiğim adam, en sevdiğimi öldürdü.
Artık geri dönülmez bir yerdesin İklim.
Artık hiçbir "özür" yeterli değil.
Ve sen... yaşamak zorundasın.
Her gün onun yüzünü, geçmişini, yalanlarını... ve şimdi suçunu taşıyarak.
Derin bir nefes aldım.
Sonra Mahir'e döndüm. "Onu bulacağız, değil mi?"
Mahir başını eğdi. "Evet. Adalet olacak."
Gözlerimi kapadım. "Hayır Mahir... Bu artık adalet meselesi değil. Bu, Zeynep meselesi. Bu... benim davam."
Bir fısıltı gibi çıktı ağzımdan ama yemin gibiydi. "Baran cehennemle tanışacak." Ve o andan sonra, yas yerini bir kararlılığa bıraktı.
Soğuk, keskin bir sessizliğe. Zeynep'in gülüşünü geri getiremeyecektim. Ama onun kanını yerde bırakmayacaktım.
&&&
O gece hiç uyumadım.
Baran'ın görüntüsü gözlerimin önünden gitmiyordu.
Zeynep'in gözlerinde kalan şaşkınlık... o diz üstü çöküş...
Hepsi beynime kazındı.
Mahir salonda koltukta sabahladı.
Hiçbir şey söylemedi ama gitmedi de.
Varlığı bir ağırlık değildi; sanki ben çökersem beni tutacak bir omuz gibi oradaydı.
Sabah olmadan önce, sessizce kalktım.
Zeynep'in odasına girdim.
Dolabındaki kutuyu açtım.
Baran'ın bana yazdığı eski mektuplar hâlâ oradaydı.
Ama dikkatlice bakınca fark ettim:
Son mektubun arkasına başka bir el yazısıyla bir not karalanmıştı.
"Borç bitmedi. O çocuk bedelini ödeyecek."
Titredim. Koşarak aşağıya indim ve mahirin yanına gitti.
Mahir'e gösterdim. O da buz gibi oldu.
"Bu onun el yazısı değil," dedi Mahir.
"Başka biri tehdit etmiş olabilir. Baran belki sadece-"
"Hayır Mahir!"
Sesim yükseldi, kendime kızgındım.
"Baran Zeynep'i tanıyordu. Onun nerede olacağını biliyordu. Hedefi belliydi. Bu bir rastlantı değil!"
Mahir bir süre sustu. Sonra cebinden telefonunu çıkardı.
"Babamla konuştum. Baran bir süredir İstanbul'dan ayrılmış. Ama üç hafta önce tekrar dönmüş. O gün çarşıya yakın bir yerden araç kiralamış."
Bir dosya açtı. GPS verileri, kamera kayıtları, kiralama bilgileri.
"Sistemli davranmış. Kimliğini değiştirmiş. Üstelik, başka bir isimle hesap açıp Zeynep'i sosyal medyadan takip etmiş."
"Ne...?" dedim.
"Baran birine çalışıyor olabilir, İklim. Bu iş kişisel görünüyor ama çok daha derin bir şey olabilir."
"Kim olabilir ki? Onun bu kadar kinlenmesini sağlayacak ne olmuş olabilir?" dedim.
Mahir gözlerini kaçırdı.
Sonra cebinden bir başka belge çıkardı.
Eski bir adli sicil kaydı.
"Baran... iki yıl önce bir tefecinin borcuna kefil olmuş. O tefeci yakalanmış ama onun borcu Baran'a kalmış. Tehdit edilmiş. İki kardeşten biri ölecek, demişler. Baran seni korumak için Zeynep'i seçmiş olabilir."
Kanım çekildi.
"Benim için... Zeynep'i... öldürdü mü?"
Kelimeler zehir gibi ağzımdan aktı.
Ertesi Gün
Yatağın ucunda dizlerimi karnıma çekmiş, sessizliği dinliyordum.
Sadece evin değil, içimin de tavanı çökmüştü sanki.
Zeynep'in yokluğu... anlatılabilecek bir şey değildi.
Ve şimdi Mahir, bana onu öldürenin kim olduğunu söylemişti.
Baran.
O ismi duyduğumda kalbim bir an durdu.
Sanki bedenim, o ismi tanımak istemedi.
Ama tanıyordu. Çok iyi tanıyordu.
Bir zamanlar...
Benim bir zamanlar Miray olduğum yıllarda...
O çocuk, bana "güvendesin" demişti.
"Ben seni asla incitmem."
Şimdi Zeynep, toprağın altında.
Mahir gözümün içine bakarak tekrar etti:
"Baran. Kameralarda açıkça görünüyor. Elinde silah. Direkt Zeynep'e doğrultuyor. Tereddüt bile etmiyor."
Boğazımdan bir şey geçmedi.
Ne kelime, ne nefes.
"Neden?" dedim sonunda.
Sesim paramparçaydı.
"Neden Zeynep? Neden ben değil?"
Mahir suskunlaştı.
Ama gözleri her şeyi söylüyordu.
"Çünkü bu sana bir mesaj."
Baran, beni hâlâ unutmamıştı.
Ama bu sevgi değil, saplantıydı.
Ben ondan kaçtım.
Adımı değiştirdim, geçmişimi gömdüm.
Baran ise... beni kendi kafasında hâlâ "ait" olarak tutmuştu.
Ve Zeynep'i vurması...
Aslında bana kurşun sıkmasıydı.
Mahir yavaşça konuştu.
"Baran şu an şehir dışında. Saklanıyor. Biri ona yardım ediyor ama kim olduğunu bulmam zaman alır. Gerekirse ayak altındaki tüm taşları kaldırırım."
Ben başımı eğdim.
"Ben de yardım edeceğim. Onu ellerimle bulacağım."
Mahir gözlerini kısarak bana baktı.
"İklim... bu sadece bir arayış değil. Bu intikam olabilir. Hazır mısın?"
Omuzlarım yavaşça yükseldi, sonra düştü.
"Ben Zeynep'in mezarına her gün bakmaya hazırsam, ona da hazırım."
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Mahir ayağa kalktı.
Telefonunu cebine koyarken söyledi:
"Baran aşiret değil. Ama köpek gibi biri. Kendini kurtarmak için her pisliği yapar. Artık adalet yoksa, biz varız."
Göz göze geldik.
Ben sadece başımı salladım.
İçimde artık iki kişi yaşıyordu:
Biri Zeynep'i özleyen abla.
Diğeri Zeynep'in katilini gömecek olan kadın.
Harika! O zaman şimdi seni, İklim ve Mahir'in Baran'ın izini sürmeye başladıkları, ama geçmişin hayaletlerinin de yollarına çıktığı karanlık, gergin ve ağır bir bölüme götürüyorum.
---
Baran'ın İzi
Ertesi gün, sabah olmamıştı.
Sadece takvimde bir yaprak daha eksilmişti.
Mahir erkenden geldi.
Üzerinde koyu renkler. Gözlerinde uykusuzluk.
Ama yorgun değildi - kararlıydı.
Elinde bir flash bellek vardı.
"Bir şey buldum," dedi.
"Baran, olaydan birkaç saat sonra bir minibüse binmiş. Aracın plakası sahteydi ama sürücüyü tanıyan biri çıktı."
Ona yaklaştım.
Sesim donuktu.
"Nereye gitmiş?"
"Midyat'a."
Nefesim düzensizleşti.
"Midyat..."
O şehir, benim Miray olduğum zamanların da gölgesiydi.
Çocukluğumun geçtiği, Baran'la tanıştığım yer.
Ve şimdi, Zeynep'in ölümüne çıkan yolun başı.
---
Yolda
Mahir arabayı sürerken, camdan dışarı bakıyordum.
Bozkırda güneş yükseliyordu ama içimde gece.
İlk defa bu kadar sessizdik.
Ama sessizliğin içinde binlerce kelime gizliydi.
Geçmiş, öfke, pişmanlık, korku... ve intikam.
Mahir aniden konuştu:
"Baran seni hâlâ sevdiğini sanıyor olabilir. Bu yüzden sana zarar vererek intikam alıyor."
Başımı çevirdim.
"Bu sevgi değil. Bu, kendini tanrısanmak. Beni sahiplenmek. Beni ezmek. O artık bir cani."
Göz göze geldik.
İlk defa o kadar net söyledim:
"Ben Miray'ı gömdüm, Mahir. Ama Baran gömmemiş. Şimdi ben onun sonunu yazacağım."
MİDYAT
Midyat'a vardığımızda ilk uğradığımız yer, Mahir'in bağlantılarının olduğu eski bir han oldu.
Orada, sürücüye benzin satan yaşlı bir adam vardı.
Elinde tespih, gözleri ürkek.
"Baran'ı sorduk," dedi Mahir, "yüzü düştü. Bir şey biliyor."
Yanına gittim.
İsmimi söylemeden, sadece gözlerinin içine baktım.
Adam derin bir iç çekti.
"Şu dağ evine çıktı. Herkes konuşmaya korkuyor. Eskisi gibi değil bu Baran. Delirmiş gibi. Ama yanında biri daha var."
Kaşlarım çatıldı.
"Kim?"
"Bir kadın. Genç. Saçları sarı. Pek konuşmaz, ama gözleri dolanır hep. Sanırım esir tutuyor."
Yüreğim bir anlığına durdu.
"Esir mi?"
Mahir gerildi.
"Baran sadece katil değil... hâlâ oynuyor. İnsanlara acı çektirerek var oluyor."
DAĞ EVİ
O gece kalmadık.
Mahir silahları hazırladı.
Ben de eski hayatımdan kalan her şeyi - korkularımı, Miray'ı - sırtıma sardım.
Ertesi sabah dağ yoluna vurduk kendimizi.
Çam ağaçlarının arasından tırmanırken, hava ağırdı.
Her adımda bir gölge geçiyordu içimden.
Zeynep'in sesi.
Annemin ağlayışı.
Baran'ın yüzü.
Ev göründü.
Küçük. Tek katlı.
Ama içeriden gelen metal sesleri vardı.
Mahir bana döndü.
"Hazır mısın?"
Gözlerimi kapattım.
Sonra: "Ben o kurşunu unutmamış bir ablayım. Hazır değilsem bile gideceğim."
Ve kapıya doğru yürüdüm. Kapı aralandı, ama kimse içeri girmedi. Sadece Baran'ın gölgesi belirdi odanın zifiri karanlığında. O, sanki bütün dünyayı omuzlarında taşıyor gibiydi, ama yüzünde hiç pişmanlık yoktu. Ben ise, yıllardır içinde biriken fırtınayı artık durduramayacak kadar öfkeliydim.
Nefesim kesik kesikti. Ellerim yumruk olmuş, dişlerimi sıkarak adımlarımı hızlandırdım. Onun karşısında durdum ve gözlerimi diktiğimde tek kelime etti: "Baran..."
Sesim duyulmaz gibi çıktı önce, sonra içimde bir volkan patladı:
"Nasıl... Nasıl Zeynep'i... Nasıl yapabildin bunu?"
O sadece soğukkanlı bir şekilde bana baktı, sanki yaptığı şeyden gurur duyuyordu. "Kendi canımı kurtarmam için knun canını aldım. Başka bir şey değil."
Kalbim sanki bir bıçakla defalarca saplanıyordu. Sanki en çok sevdiğim insanı ben kendim kaybettim, çünkü ona yeterince sahip çıkamadım. Gözlerim dolarken bağırdım:
"Kullanmak mı! O benim kardeşimdi! Sen onun kanını döktün! Beni yok ettin!"
Baran'ın soğuk bakışları içime işliyordu ama ben durmadım. Öfkemi, acımı, çaresizliğimi kusmaya devam ettim.
"Beni bu kadar mı küçümsedin? Zeynep'in hayatını hiçe saydın, bizim acımızı umursamadın!"
O an, zaman durdu. Yüreğimden yükselen o dayanılmaz ağırlıkla, cebimden çıkardım silahımı. Ellerim titriyordu, ama gözlerim sabitti. Tetik parmağım kasıldı.
Baran yüzüme baktı. "Yapma, İklim," dedi ama sesindeki korku, cesaretsizlikti artık.
Göz göze geldik. İçimde bir fırtına koptu ve o anda tetiği çektim.
Ses dağlarda, ormanda yankılandı. Baran yere yığıldı, gözleri kapandı.
Ben dimdik duruyordum. Yıkılmıştım, paramparçaydım. Ama en azından adalet yerini bulmuştu.
Mahir sessizce yanımdaydı. Beni tutmadı, ama bırakmadı da. Sadece gözlerimiz buluştu ve o an, kelimelerden daha fazla şey konuştu o bakışlar.
Baran yere yığıldığında, içimdeki öfke ve acı dalgası bir anda boşaldı. Silah elimde ağırlaşmıştı, nefesim düzensiz. Birdenbire, titreyen ellerimle silahı yere fırlattım. Metal, soğuk zemine çarptığında içimdeki son kırılma noktası oldu.
Kendimi dışarı attım. Soğuk hava ciğerlerime doldu ama umursamıyordum. Ayaklarım beni hızlıca götürüyordu, ama kalbim hâlâ yerinde değildi. Mahir peşimden geldi, adımlarında kararlılık vardı ama yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
"Bak, bak, bak." dedi alaycı bir sesle, "Kimin karısı be!"
Bir an durdum, Mahir'in sözleri garip bir gürültü gibi kulaklarımda çınladı. Öfkesinin altında gizlenmiş bir gurur mu vardı, yoksa sadece kendi acısını mı gizlemeye çalışıyordu, anlayamadım. Ama onun bu yaklaşımı, içimdeki karmaşayı biraz daha artırdı.
Mahir yanıma geldi, gözlerimin içine baktı ve sessizce, ama sağlam bir sesle, "Seninle birlikteyim, İklim. Kimse seni yalnız bırakmaz." dedi.
Bana destek olan o sözler, yıkılmış ruhuma küçük bir direnç tohumuydu. Gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Dışarısı hâlâ soğuktu, ama içimde, belki de ilk defa, biraz sıcaklık hissettim.
Bölüm etkileşimi
