13. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"ÇARESİZLİK
Bölümler 31Şu an: ÇARESİZLİK
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gitmiştim. Biraz buralardan uzaklaşmak bana iyi gelecekti.
1. Gün
Evin önünde durdum. Taş duvarlı, tek katlı, eski bir köy evi. Bahçesinde sararmış kekikler, bir köşede küflenmiş bir su bidonu, pencerelerde solmuş perdeler.
Zile basmadım. Kapıyı tıklattım.
Hacer Nine açtı.
Bakışları yaşlıydı ama aklı hâlâ yerindeydi. Sadece gözleri, yılların yorgunluğunu taşıyordu.
Beni tanımadı belki ama ismimi söylediğimde çekinmeden kapıyı açtı.
"Buyur gel yavrum," dedi. "Senin gibi bir suskunun yeri burasıdır."
İlk gece konuşmadık.
Ben eşyalarımı yerleştirirken o sobayı kurdu.
Sonra bana kuru ekmek, çorba ve yoğurt getirdi.
Masaya birlikte oturduk.
Ama kaşık sesinden başka bir şey duyulmadı.
Gece uyuyamadım.
Zeynep'in sesi kulağımda çınlıyordu.
"Ablaaa... beni bırakma..."
Yastık ıslaktı. Ama sabah kurumuştu.
Gözyaşı, iz bırakmıyor sandım. Ama içte kazıyor.
5. Gün
Küçük, yokuşlu bir patikadan yürüyordum. Telefon çaldı.
Mahir.
Ekranda adını görünce kalbim bir an durdu. Açmasam mı dedim.
Ama açtım.
"İklim..." dedi sesi.
Yorgundu.
Tıpkı benim gibi.
"İyiyim," dedim. "Burada hava temiz. Sessizlik bol."
Bir süre konuşmadık.
Sonra o devam etti.
"Sadece sesini duymak istedim. Zorla konuşma. Ama bil... meraktayım."
Sustu.
Ben de sustum.
Bazen o bile yetiyor.
8. Gün
Küçük bir defter buldum Hacer Nine'nin kitaplarının arasında.
Boştu.
Bir kalem aldım ve başladım yazmaya:
> "Sevgili Zeynep,
Belki bana kızgındır ruhun. Belki de uzaktan izliyorsun.
Bilmeni isterim...
İçimde senden başka bir ses yok."
11. Gün
Gece.
Yorganın altında titrerken telefon ışığı yandı.
Mahir mesaj atmış.
> "Uyuyamadım.
Rüyamda seni, toprağa eğilmiş bir halde gördüm.
Elinde bir fidan vardı.
Ne ektiğini göremedim.
Ama... toprağın başında ağlıyordun.
İklim, o tohum ben miyim?"
Cevap yazmadım.
Ama sabaha kadar düşündüm.
14. Gün
Sobanın başında oturuyorduk. Hacer Nine, saçlarımı tararken söyledi:
> "Bir kadın birini vurduğunda... ya nefretle ya da aşkla yapar.
Seninkisi ikisini de aşan bir şeydi.
Onu korudun.
Kendini de yaktın.
Ama kızım... külün bile umut taşır."
O an ağladım. Sessizce.
İlk defa biri beni anlayarak konuşmuştu.
18. Gün
O gün telefon ben daha aramadan çaldı.
Yine Mahir.
"Ne zaman döneceksin?" diye sordu.
"Bilmiyorum," dedim.
"Bekliyorum," dedi.
"Bekleme," dedim.
Sessizlik.
"Senin sesini her duyduğumda... kendimi daha iyi hissediyorum," dedi.
"Ben kendi sesimden kaçıyorum Mahir," dedim.
"Sen ne zaman hazır olursan, döneceksin. Belki aynı yere değil, ama bana. Ben orada olurum."
Telefonu kapattım.
Ama içimde bir şey kırılmadı bu defa.
Ufak bir filiz... baş gösterdi.
21. Gün
O sabah diğerlerinden farklı değildi.
Gökyüzü gri, içim daha da koyuydu.
Bahçedeki toprağı eşeliyordum. Küçük bir saksıya lavanta dikmiştim.
Zeynep lavantayı çok severdi.
Hafif rüzgârla toprağın kokusu karıştı.
Bir süre öylece durdum. Ellerim çamur içindeydi ama içim daha fazla kirlenemezdi zaten.
Sonra...
Bir gölge düştü üzerime.
Başıma kaldırdım.
"Mahir."
Oradaydı.
Köy yolunun kıyısında, elleri cebinde.
Gömleği buruşmuş, yüzü yorgun ama gözleri kararlıydı.
Dizlerimden biri hafifçe titredi. Kalkmakla kalmak arasında kaldım.
O konuştu önce.
"Üç kere geldim bu köye. Üçünde de döndüm. Ama bu sefer girmeden gitmeyecektim."
Yavaşça yaklaştı.
Bahçe kapısını açtı.
Adımlarını sayıyordum.
Kalbim her adımda biraz daha hızlı attı.
Sonra önümde durdu.
"Beklediğin biri değildim belki. Ama... buradayım."
Bakamadım.
Gözlerim doluydu.
Ama o, beni eğilip yerden tuttu. Elleri toprağımla birleşti.
"Senin yasını izlemekten vazgeçtim. Paylaşmaya geldim."
Başımı öne eğdim.
"Ben... seni de kaybetmekten korkuyorum, Mahir." dedim.
Elimi tuttu.
"Zaten kaybetmiş bir kadını, artık kimse kaybedemez. Ben seni bu halinle, tam da buradayken seviyorum."
Gözyaşlarım düştü ama artık zehir gibi değildi.
İlk kez acımın kenarında bir sıcaklık hissettim.
22. Gün
Mahir, geldiği gün gitmedi.
Ne çok konuştu, ne çok sordu.
Sadece durdu.
Bazen bahçede, bazen verandada, bazen Zeynep'in lavanta kokan hatırasında.
İlk gün ben konuşmadım.
O sustuğuma saygı duydu.
İkinci gün, ben sabah erken kalktım.
Bahçeye indiğimde çaydanlığı sobanın üstüne koymuştu.
Yüzüme bakmadı. Ama sesi geldi:
"Senin sessizliğin, başka herkesin çığlığından daha çok yankı yapıyor içimde."
Oturmadım.
Ama yanına, birkaç adım yakın durdum.
O günü yine konuşmadan geçirdik.
Ama içimizde bir şeyler kıpırdamaya başladı.
23. Gün
Ertesi sabah yağmur yağdı.
Toprak kokusu her yeri sardı.
Zeynep'in lavantalarının üstüne düşen damlaları izledim uzun uzun.
O anda Mahir geldi.
Şemsiye tutmuyordu.
Islanmasına aldırmıyordu.
Ben göz ucuyla baktım.
Üzerinde gri bir kazak vardı. Kol uçları ıslanmıştı.
"Sana bir şey göstermek istiyorum," dedi yumuşak bir sesle.
Başımı çevirdim.
"Elimde gösterecek bir şey kalmadı," dedim.
Ama o devam etti.
"Senin göremediğin bir şeyi göstereceğim. Acının içindeki gücünü."
Birlikte köyün yamacındaki eski değirmene doğru yürüdük.
Yol boyunca konuşmadık.
Sadece ayak seslerimiz yankılandı.
Değirmene vardığımızda Mahir bir taşın üstüne oturdu.
Ben karşısına geçtim, ama aramızda üç adımlık mesafe bıraktım.
"Elin hâlâ titriyor," dedi.
Ellerime baktım. Gerçekten titriyordu.
"Korkudan mı?" dedim.
"Hayır," dedi. "Tutunacak bir şey aramaktan."
Beni izliyordu.
Ama gözleri bedenimi değil, içimi okuyordu sanki.
İlk kez sustum. Ama bu defa sessizliğim savunma değil, teslim oluştu.
25. Gün
İki gün geçti.
O hâlâ oradaydı.
Evde, avluda, tarlanın kenarında.
Ama dokunmadı.
İklim'in içine yürümeye çalışmadı.
Onun etrafında sessiz bir çember çizdi sadece.
O akşam ilk kez sofraya birlikte oturduk.
İkimiz de az yedik.
Ama o bana en sevdiğim yemeği pişirmişti: mercimekli bulgur pilavı.
Tadı çocukluğum gibiydi.
Ama boğazıma dizildi.
"Yemek yapmayı nereden öğrendin?" dedim usulca.
"Sen yemek yerken güldüğün videoyu izlemiştim bir kere. Gülüşünün yanında o tabak da vardı. O yüzden öğrendim."
Sustum.
Yüzüme bakmadı.
Ama ellerimle elimdekileri bıraktım.
Çatalı masaya koyarken fark ettim: elim artık titremiyordu.
27. Gün
O sabah Mahir kapımı çaldı.
"Elimle bir şey diktim. Lavantaların yanına." dedi.
Dışarı çıktım.
Toprağa küçük bir tahta tabela dikmiş. Üzerinde şu yazıyordu:
"Zeynep'in Bahçesi - Sessizce yaşar, güzel kokar."
İçim burkuldu.
Ama bu sefer gözyaşım acıdan değil... özlemden aktı.
Başımı çevirdim.
Mahir hala aynı yerde duruyordu.
Yanına yürüdüm.
Bu defa üç adımlık mesafeyi kapattım.
Omzuna elimi koydum.
İlk dokunuştu bu.
Ama bir sarılmadan daha ağırdı.
Çünkü bu defa, kendimi emanet ettim.
"Teşekkür ederim," dedim.
"Zeynep için değil sadece. Benim için."
30. Gün
O gece verandada oturduk.
Gökyüzü yıldızlarla doluydu.
İlk defa gülümsedim.
O da fark etti.
"Sana bir şey soracağım," dedim.
Başını çevirdi.
"Bunca zaman neden bekledin?"
Cevabı kısa oldu.
"Çünkü sen yürümeye başladığında, ben yanında olmak istedim. Sürüklemek istemedim seni."
Kalbim o anda bir düğüm gibi çözüldü.
Başımı onun omzuna yasladım.
Söz yoktu.
Ama artık sessizlik boşluk değil, doluluktu.
&&&
Lanet olası yere yine gelmiştim.
Konak hâlâ aynıydı; taş duvarlar, dev kapı, dikenli bakışlar.
Her taşında, her basamağında başka bir hatıra gizliydi.
Ve çoğu, nefretle yoğrulmuştu.
Mahir araba bagajındaki valizimi alarak yanıma geldi.
“Neyi bekliyorsun? İçeri girsene.”
Derin bir nefes aldım.
O kapıdan her geçişimde bir şeyler eksiliyordu içimden. Yavaşça adım attım. Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerisi...
Garip bir şekilde sessizdi.
Konaktaki sessizlik asla hayra alamet olmazdı.
O sırada İpek’i gördüm.
Koltukta ağlıyordu.
Üzerinde saten bir sabahlık, saçları darmadağın, yüzü kızarmış.
İçeri adımlarımı hızlandırdım.
Mahir hemen arkamdaydı.
Salona girdiğimizde fark ettim; Şehmuz Baba ve Yasin Abi yoktu.
Bu yokluk, konaktaki sessizliğin nedeniydi.
"Anne, sorun ne?" dedi mahir, ama cevabı İpek verdi.
“Senin karın olacak kadın yüzünden—!”
Mahir’in sesi tok ve kesiciydi. “Yenge! Sözlerine dikkat et. O kadın dediğin kişi benim karım.”
İpek yerinden fırladı, sesi çatladı:
“Şimdi mi aklına geldi karın olduğu! Sahip çık o zaman karına!”
Parmağı beni işaret etti.
“Bütün mahalle Karanoğulları’nı konuşuyor! Neden? Senin karın Baran’ı öldürdüğü için!”
Bir anlığına Mahir’e baktım.
Sakin kalmak için gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
Yutkundu.
Sonra sadece bir cümle sordu. “Babam nerede?”
İpek “Karının bokunu temizlemeye gittiler. Baran dediğin adam, öyle tek başına gezen biri değil. Onun adı var. Aşireti var. Ve onlar öylece susmaz.” dedi.
Sözün ardından içimde bir öfke kabardı. Ama Mahir, beklenmedik bir şekilde patladı:
“Sikmişim adını! Kansa kan davaysa dava. Gelsinler."
Salondaki hava buz kesti. Mahir gözlerini bana çevirdi. “Yukarı çık. Dinlen. Bundan sonrası bende." Dedi ve kimseye birşey demeden salondan ayrılacakken İpek titreyen sesiyle tekrar konuştu. “Bu iş öyle kapanmaz Mahir. Onlar buraya kadar gelir. Kan isterler. Sadece senin değil, bizim de canımızı yakarlar.” Mahir, İpek’in son sözlerinden sonra bir an durdu.
Omuzları hafifçe kalktı, sonra yavaşça indi.
Başını çevirmedi. Sadece kapıya doğru yürümeye devam etti.
Ağır, kararlı, öfkeli adımlarla.
Konakta buz gibi bir sessizlik yeniden çöktü.
İpek’in gözleri dolmuştu ama artık ağlamıyordu. Sadece, içini kemiren korkuyla yere bakıyordu.
Ben hâlâ ayakta, olduğum yerde donmuş gibiydim.
Bu ev...
Bu taş duvarlar...
Ne zaman adım atsam beni boğuyordu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Züheyla anne kahve fincanını aldı, içi boştu ama eli titriyordu.
Göz ucuyla bana baktı, sonra yere çevirdi bakışını. Derin bir iç çekişten sonra yukarı çıkmaya karar verdim.
Mahir’in dediği gibi... dinlenmek gerekiyordu.
Ama dinlenmek mümkün müydü?
Baran'ın ailesi, kan isteyen aşiret...
Ve benim ellerim hâlâ silahın soğukluğunu hatırlıyordu.
Odama çıktığımda, valizim yatağın kenarına bırakılmıştı.
Pencereden dışarı baktım.
Konak avlusunda bir hareketlilik vardı.
Bir-iki yabancı yüz, cep telefonlarıyla konuşuyor, gizlice göz ucuyla yukarı bakıyorlardı.
Geldiler bile, diye geçirdim içimden.
Kapı usulca aralandı.
Mahir.
Yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı.
Ne öfke, ne sakinlik.
Bir tür... kararsızlık.
Kararsız ama bir o kadar da sahiplenici.
“İyisin, değil mi?” dedi alçak sesle.
Başımı salladım.
Sadece göz göze geldik. Oturdu pencere kenarındaki sandalyeye.
“Elimi tut.” dedi. Bir süre öylece kaldık. Sessizlik içinde.
Sadece elim, onun eline dokunuyordu. Bu temas, bir sığınaktı. Bir savaştan kaçıp, sığınağa sığınmak gibiydi. “Baran’ın ailesi buraya gelecek.” dedi.
Bakışlarını pencereye dikti.
“Yarın... sabah. Bizimle konuşmak istiyorlar. Barış teklif ederlerse bile, bu ev artık rahat yüzü görmeyecek.”
“Neyi tercih ediyorsun?” diye sordum.
Sesim fısıltı gibi çıktı.
Mahir döndü, gözlerimin içine baktı.
“Seni.”
Bu kadar netti.
Bu kadar sarsıcı.
Bir adamın, her şeyi yakabileceği tek bir cümleyle.
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
İçimdeki yangın gözyaşıyla sönmeyecekti çünkü.
Bu yangın, büyümek zorundaydı.
Kapı bir anda hızla çalındı.
Ardından halamın sesi:
“Mahir! Gelenler var. Bahçedeler.”
Mahir kalktı.
“Ne olursa olsun... yanımdan ayrılma.” dedi.
Başımı salladım.
Sonra birlikte odadan çıktık. Koridor sessizdi ama her gölge tehdit gibi üzerimize eğilmişti.
Merdivenlerden indik.
Avlunun kapısı açıldı.
Üç siyah arabadan inen adamlar vardı.
Üzerlerinde geleneksel kıyafetler.
Başlarında poşu, gözlerinde öfke.
Baran’ın ağabeyi öndeydi.
Yüzü tanıdıktı.
Bir cenazede görmüştüm.
Ama o zaman gözleri bu kadar karanlık değildi.
Mahir kapının eşiğinde durdu.
Ben, bir adım arkasındaydım.
Adam konuştu. “Bize yapılanın hesabı, ya kanla ya onurla ödenir. Mahir.”
Mahir sessizce dinledi.
Sonra yavaşça konuştu:
“Benim onurum karımın kalbindedir. Hesap sorulacaksa, ben buradayım.”
Adam öne bir adım attı.
“Karın, bizim bir oğlumuzu öldürdü. Sadece siz değil, herkes bunun bedelini ödeyecek.”
Bu tehdit değil, savaş ilanıydı.
Ve ben... artık korkmuyordum.
Bir adım öne çıktım.
Adamın gözlerinin içine baktım.
Soğuk, net ve kararlı bir sesle:
“O adam benim bedenimi aldı. Şerefimi ezdi.
Bana sorsaydınız... kaç mermiyle ölmesini isterdim, söyleyemezdim.
Ama bir tanesi yetti.”
Konakta herkes susmuştu.
Rüzgar bile sustu o an.
Son sözümse, hançer gibi saplandı:
“Baran öldü. Ve ben hâlâ buradayım.”
Benim sözümün ardından ortamda bir uğultu yükseldi.
Baran’ın ağabeyi dişlerini sıkarak döndü, arkasındaki adamlara eliyle bir işaret verdi.
Sanki o tek hareket, toprağı yaran bir yıldırım gibi oldu.
İki adam, belinden silahlarını çıkardı.
Kurallar belliydi.
Bir kadına silah çekmek, namus için bile yapılmazdı.
Ama bu adamlar artık namusu değil, kanı arıyordu.
O an Mahir'in sesi, kurşun gibi çarptı avlunun taş duvarlarına. "Kadınlar içeri girsin!"
Bir anda içerdeki kadınlar, panikle arka kapıya doğru yöneldi.
İpek bile o an ses çıkarmadan, gözyaşlarıyla annesine sarıldı.
Ben adımımı bile kıpırdatmadım.
Ama Mahir döndü, omzumdan tuttu.
Sert ama koruyan bir tonda fısıldadı.
"Lütfen."
Geri çekildim, kapının eşiğinde durdum.
Ama gözlerim hâlâ meydandaydı.
Baran’ın babası, yaşlı ama gururlu bir adamdı.
Yüzü buruş buruştu, ama gözleri hâlâ keskindi.
O da elini beline götürmeye yeltendiğinde…
Mahir bir adım öne çıktı.
Avlunun ortasında tek başına, onların karşısında bir dağ gibi durdu.
Omuzları dik, sesi gür:
"Bir kadına silah çekecek kadar mı düştün ha?!"
O söz…
Taşları, kuralları, namusu çatırdattı.
Baran’ın babası durdu.
Eli havada kaldı.
Mahir devam etti. "Bu konakta kadınlara silah doğrultulmaz.
Senin oğlun ne yaptıysa, kendi etti, kendi buldu.
Ama sen… şimdi sen, onun yaptığını örtmek için
kendi adını lekeliyorsun."
Baran’ın ağabeyi hâlâ öfkeliydi.
Ama babası, gözlerini yere indirdi.
Yaşlı adam birkaç adım geri attı.
Adamları silahlarını yavaşça indirdi.
Ardından Mahir konuştu."Git, aileni topla. Gururunu da. Bir daha bu konağa düşman adımı atarsan...
Ben de adamlığımı unuturum."
Son söz, damla damla sessizliğe döküldü. Baran’ın ailesi, sessizce arabalarına döndü.
Ama o gidiş, bir barış değil…
Fırtına öncesiydi.
Kapı kapanınca, Mahir döndü.
Gözleri beni buldu.
İçimde bir şey, o bakışta yıkıldı.
Güvendim. İlk defa, tam anlamıyla.
Adımlarımı yavaşça ona doğru attım. Ve ilk kez, o konağın taşlığında biriyle yan yana yürümek
acı değil, güven hissettirdi.
&&&
Mahir o gece beni yalnız bırakmadı.
Üç kez kontrol etti kapımı.
Bir şey söylemedi ama gözleri, “Korkma,” diyordu.
Gece yarısını geçe arka bahçeye çıktım.
Ay tepemdeydi.
Bir sandalye çekip oturdum.
Sırtımda Mahir’in ceketini hissettim.
Arkamdan bir ses: "Uykusuzsun." dedi.
Başımı çevirmeden konuşmam yeterliydi. "Uyuyamıyorum. Sanki biri sürekli bir şey olacak diye kulağıma fısıldıyor."
O da bir sandalye çekti, yanıma oturdu.
Uzun süre konuşmadık.
Sadece birlikte sustuk.
Ama o sessizlik bile güven vericiydi.
Sonra Mahir konuştu:
"Baran’ın ailesi durmaz. Onlar sabırla bekler. Ama ben senden önce davranacağım."
Şaşkınlıkla döndüm.
"Ne yapacaksın?"
Bakışları karanlığa saplandı.
"Onları kendi oyunlarında boğacağım. Ama sen... hiçbir şey yapma. Sadece burada kal."
"Ya sana bir şey olursa?"
dediğimde ilk defa bakışlarında korku gördüm.
Ama bu korku kendi canı için değil, benim yandığımda duyacağı korkuydu.
"O zaman... sen benim karım olduğunu unutma. Bu aşiret artık senin de sırtında." Başka birşey demeden yanımdan kalkıp arabasına ilerledi. Gidiyordu. Hemde tek başına. Mahirin gittiğine emin olduktan sonra koşar adımlarla salona gittim. "Mahir gitti!" dedoğimde herkes deli görmüş gibi bana baktı. "Evet. Hatta bu kapıdan çıktı." dedi ipek. "Nereye gittuğini biliyor musunuz?" dedim sinirle.
İpek unursamadan "Senden sıkılmıştır."dedi. Ona göz devirerek Şehmuz babaya döndüm. "Baranın ailesiyle yüzleşmeye gitti. Biz de peşinden gidelim. Tek başına gitti. Tehlikeli olabilir!"
Şehmuz baba ayaklanarak sağ kolu olan mustafaya seslendi. "Hazırlanın gidiyoruz." dedi.
"Bende geleceğim!"
"Gelin, otur oturduğun yerde." Şehmuz baba beni durduğunda züheyla anne araya girdi. "Miray doğru söyle ağam. Geleceğiz bizde."
Hep beraber yola koyulmuştuk. Ben, Şehmuz baba, Züheyla anne, İpek, Yasin abi. Ve konaktaki korumalar.
Ta ki yolumuz kesilene kadar. Önümüzde mahirin arabası vardı ve kapısı açıktı. Şoför durduğunda beklemeden arabaların yanına gittim. Arkamdan diğerleride geliyordu. "Miray!' Sesin geldiği yöne baktığımda mahiri gördüm. Oradaydı.
Yaşıyordu.
Ama etrafta baranın ailesi ve adamlarla doluydu. "Anne, baba sizin ne işiniz var burada?' Mahirin sorusuna kimse crval vermedi. Şehmuz baba silahını çıkararak baranın babasına doğrulttu. "Ulan ben sana bulaşma bize demedim mi!"
Baranın babası Özcan gülmekle yetindi. "İlk başta gelinin kaşındı şimdi de oğlun. Ama benim işim gelininle. Onun canını almadan kan davası bitmeyecek." Demesiyle üzerimde kırmızı lazer görmem bir oldu. Birisi beni ehedef almıştı. Mahir yanıma gelecekken adamlardan biri mahiri tuttu. "Lan! Kimse bunu yapan çek onu geri özcan!" Dedi burnundan sinirle mefes alarak. Ben ise odaklanmış özcanın yüzüne bakıyordum.
"Buraya gel, iklim." dedi.
"İklim deme lan! İklim diyemezsin sen ona!" Mahir hala adamlardan kurtulamaya çalışıyordu tam kurtulacakken üç kişi birden mahiri tutmaya başladı. Ardından diğerlerini de adamlar tuttu. Sadece beni tutmamışlardı. Sonuçta üzerimde lazer vardı.
"Gel buraya miray. Sadece dört adım... sadece dört." Yüzüne bakmakla yetindim. Ona doğru gelmediğimi görünce silahını yere attı. "Gel!" Anidem titrememle vücudumu korku salmıştı. Ne yapacağımı bilemeyerek dediğini yaptım. Dördüncü adımımı attığımda ses duyuldu. Ayak parmaklarımın altından
"çıt" diye bir ses geldi.
Ama o ses…
Bir kemik çatlaması gibi.
Küçük, çıtırtılı…
Ama sonrasındaki sessizlik öyle büyüktü ki, o “çıt” kulağımda yankılanmaya devam etti.
Sonra, toprağın altından gelen
"tık–tık–tık"
diye bir mekanizma sesi duyuldu.
Zayıf bir elektrik sinyali çalıştı.
Ve bastığım taşın tam altından, metalin içindeki küçük bir "klik" sesi daha geldi.
"Ne hissettin? Ölüm ayaklarının altındayken ne hissettin, Miray?" Özcan’ın sesi buz gibiydi.
Ama benim kulaklarım uğulduyordu artık. Kalbimin atışı her sesi bastırıyordu.
Ayaklarımın altı…
Sanki zeminden değilmiş gibi.
Sanki toprak değil de… metal nefretin üstüne basıyordum.
Gözüm aşağıya kaydı.
Zayıf, ince ama ustaca yerleştirilmiş bir bakır tel sarkıyordu.
Ve bastığım taşın kenarından küçük bir sinyal ışığı yanıp sönüyordu.
Bomba.
Gerçekten de ölüm ayaklarımın altındaydı.
Bir adım daha atarsam, ben yoktum.
Ama sadece ben mi?
Çaprazımda Mahir vardı.
Ailem, konak ahalisi, herkes…
Kıpırdayamadım.
Boğazım kurudu.
Dilim damağıma yapıştı.
Düşünemedim.
Sadece nefes aldım.
O da son kezmiş gibi…
“İklim!” Mahir’in sesiyle gözüm ona döndü. Gözleri yaşla dolmuştu ama ağlamıyordu.
Titriyordu.
Sadece o değil… herkes susmuştu.
Özcan, gözünü kırpmadan bana bakıyordu. “Bu kan, baranla başlar, seninle biter,” dedi. "Adım adım geldin. Son adımını da bizim için at.”
İçimdeki korku, yerini başka bir şeye bıraktı.
Öfke.
İsyan.
Ve kararlılık.
Dudaklarımı araladım.
Sakince.
Sessiz ama keskin bir tonla "Senin kan davan bana işlemez Özcan. Ama bir adım daha atarsam, seni de yakarım." dedim.
O an göz göze geldik.
Mahir bana doğru hamle yapmaya çalıştı ama hâlâ tutuluyordu.
Ben ise sadece nefes alıp verebiliyordum.
Sanki dünya durmuştu.
Bir adım…
Ve her şey bitecek.
Bölüm etkileşimi
