16. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"SINIR
Bölümler 31Şu an: SINIR
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey... sessizlikti.
Ama öyle rahatsız edici bir sessizlik değil bu. Tam tersine, huzurla sarılmış, yumuşak bir sessizlik. Yeni bir yuvanın, yeni bir başlangıcın ilk sabahıydı bu. Perdelerin arasından süzülen ışıklar, odanın köşesindeki kitap kutularını aydınlatıyordu. Henüz yerleşmemişiz. Ama burası artık "bizim" evimizdi.
Yanımda bir sıcaklık vardı.
Başımı usulca çevirdim.
Mahir.
Uyuyor.
O her zaman sert bakışlı, çatık kaşlı, sözcükleri fazla seçmeyen adam... şimdi yanımda, yastığa yanağını dayamış, nefesi ritmik ve derin, saçları darmadağın bir halde huzurla uyuyordu.
İtiraf edeyim, onu böyle görmek... beni darmadağın ediyor.
Yani... sevgi denen o duygu bazen kalbe kazık gibi saplanmaz. Bazen böyle usulca sızar içeri. Sessizce.
Kendimi suçladığım çok an oldu.
Bunu gerçekten istiyor muyum?
Bu evlilik sadece bir zorunluluktu, değil mi?
Ama sonra... Mahir'in bakışları geliyor aklıma.
Bana karşı yumuşadığı her saniye, yanımda kalmak için yaptığı her küçük hareket, söylemediği ama gözleriyle bağırdığı her şey...
Galiba ben artık direnmiyorum. O sabah da öyleydi. Direnmedim.
Yorganın ucunu usulca çekip üzerini örttüm.
O sırada hafifçe mırıldandı. "Soğuk değilim... senin yanında."
Gülümsedim.
Uyanık mıydı? Bilmiyorum. Belki yarı rüyada söyledi. Belki de tamamen bana.
Yavaşça yataktan kalkıp pencereye yürüdüm. Ayaklarım yerdeki halının yumuşaklığına değdiğinde içim kıpırdadı.
Bu bizim evimiz.
Bizim odamız.
Bizim sabahımız.
Bir süre dışarı baktım. Güneş henüz tam yükselmemişti ama mahalle yavaş yavaş uyanıyordu.
Fırının önünde sıra başlamıştı bile.
Kuşlar ötmeye başlamış.
Uzakta bir çocuk bisikletiyle geçiyor.
Ben bu sessizliği sevdim. Bu sadeliği, bu başlangıcı, bu küçük evi...
Ama en çok, içindeki adamı sevdim.
Arkadan yorganın hışırtısını duydum.
Mahir, gözlerini ovuşturarak doğrulmuştu.
Saçları daha da dağınık, yüzünde uykunun bıraktığı oğlan çocuğu haliyle bana baktı.
"Niye kalktın?" dedi boğuk bir sesle.
Sesi sabah sesi. Kalbime çok fena işler bu ton.
"Güneş girdi içeri. Uyanmışım."
Birkaç saniye sadece baktı. Sonra kollarını açtı.
"Gel buraya."
Bir çocuk gibi sevinip yatağa koştum. Kollarına gömüldüm.
Yüzümü boynuna yasladım.
"Mis gibi kokuyorsun," dedim fısıltıyla.
"Sen de yeni sabah gibisin," diye mırıldandı.
"Uyandığımda seni yanımda bulmak... en güzel kahvaltı."
Bir anlık sessizlik.
Yastıklar arasında, battaniyenin altında, dünyadan uzak bir yerdeydik sanki.
Sonra ben usulca gülerek dedim ki:
"Sen hâlâ sabahları çok fena huysuzsun ama."
Kollarını daha sıkı sardı.
"Sana karşı değilim. Sadece kahve yok diye sinirim bozuk olabilir."
"Ah! Kahve!" dedim aniden doğrulup. "Kahve yapalım mı?"
"Yatak daha kahveli," dedi Mahir, kollarımı bırakmadan beni yeniden yastıklara yatırırken.
"Şımarma."
"Şımaracak bir kadın aldıysam şımartırım."
Kahkahayla güldüm.
"Sen sabah sabah şair mi oldun?"
"Ben senin yanında her halimi yaşıyorum. Sert Mahir de olurum, yumuşak Mahir de... Kahve Mahir bile olurum."
Yorganın altından ayağımı uzatıp onu gıdıkladım.
"Çok fenasın."
"O senin suçun."
Mahir hâlâ yastığın içinde yüzünü kaybetmiş haldeydi. Ben onun yanındaydım ama içimde bir kıpırtı vardı. Hani bazı sabahlar olur ya, durup dururken gülümsersin. Nedensiz değil aslında. Çok da belli bir nedeni yoktur ama kalbin doludur. Benimki öyleydi.
Bu sabah...
Birlikte uyanmanın ilk sabahıydı.
Yeni bir ev, yeni bir yatak, hatta ilk defa yere konmamış birkaç kutu ve hâlâ monte edilmemiş bir masa.
Ama hiçbiri eksik gelmedi bana.
Çünkü Mahir vardı.
Yanımda.
Uyandığında bana bakan gözleri, uykudan şişmiş ama hâlâ güvenle ışıldayan bakışı...
Ve sabah sabah inadına giydiği o karanlık yüzüne rağmen sadece bana yumuşaması...
Bir evin içinde birlikte uyanmak çok başka bir şeymiş.
Aynı yastıkta, aynı perdeye düşen güneşte gözlerini kısmak.
Aynı pencereden bakan iki insan olmak.
Küçük, ama sonsuz gibi.
Yanı başımda kıpırdadı.
"Elini ver," dedi boğuk sesiyle.
Hiç sorgulamadım. Avucumu uzattım.
Kavradı. Güçlü, kararlı ama sakin.
"İyi ki..." dedi ama devamını getirmedi.
Ben sustum.
O sustu.
Ama o kelimenin ucundaki his... her şeyi söyledi.
Sanki "İyi ki geldin, iyi ki varsın, iyi ki buradayız..." demek istemişti.
Ve ben de sanki hepsini duymuş gibi kalbimi sımsıkı tuttum.
Kahkaha atmamak için dudağımı ısırdım.
Çünkü bu adam... şu koca Mahir...
Sabah sabah tatlılık yapıyordu!
Kimin aklına gelirdi?
Sonra ben gözlerimi kıstım.
"Sana kahve yapmaya gidiyorum," dedim.
"Gidersen küserim," dedi, hâlâ gözleri kapalı.
"Bu kadar net."
"Ne kadar net olabilirsin ki? Sen sert Mahir'sin, kahvesiz de yaşarsın."
"Senin yaptığın kahve... başka. Çünkü içinde sevgi var."
Yastığa gömüldüm, kahkahayı zor tuttum.
"Sen sabah sabah sevgiden bahsediyorsun! Dur, Mahir. Bu bana fazla romantik geldi. Kalbim dayanıksız!"
"Yapacak bir şey yok. Ben sabahları da seviyorum seni artık."
"Sen... ne?"
"Duydun."
Sustum.
Çünkü bazen, en güzel cevabı sessizlik verirdi.
Ve o sessizlikte, onun kalp atışını duymak...
Bin kelimeden güzeldi.
Kalktım. O hâlâ yataktaydı ama gözlerini bana dikmişti.
Bakışı... başka.
Öyle bir bakış ki... insanın iliklerini ısıtır.
Pijamamın paçalarını düzeltip mutfağa geçtim. Saçlarımı toplayacak tokayı bulamadım, neyse dedim. Mahir sabah sabah saçımı değil, kahvemi görsün yeter.
Mutfak... hâlâ biraz dağınık. Dün gece yerleştiremediğimiz tencereler bir kutunun içinde.
Ama kahve makinesini kurmuştum, çünkü Mahir kahvesiz bir sabaha uyanmaz.
Bu kadar net.
Makineye su koyarken kendi kendime mırıldandım.
"Bir gün önce başka bir evde, başka bir dünyada gibiydik... Şimdi burada, bu küçücük mutfakta, bir sabah kahvesi yaparken her şey tamam gibi."
Kahve kokusu yayılmaya başlayınca içim kıpır kıpır oldu.
Sonra arkadan o tanıdık ayak seslerini duydum.
Sert, ama temkinli.
Adam yürüyüşünde bile kontrollü.
"Mutfakta çok sessizsin. Endişelendim," dedi.
"Endişelenme, sabah sabah romantik Mahir kontenjanını doldurdun zaten."
Gülümsedi.
Ben sırtımı ona döndüm, kahveyi bardağa dökerken.
Sonra bir anda...
Ellerini belime doladı.
Başını omzuma yasladı.
Kokumu içine çeker gibi derin bir nefes aldı.
Ve usulca fısıldadı:
"Seninle uyandım ya bu sabah... artık diğer sabahlara dönmek istemem."
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Çünkü bu... gözyaşı değil.
Bu... ait hissetmekti.
Kahveyi uzattım.
"Bu senin sabah silahın."
"Sen de benim sabah mucizemsin," dedi.
Ve ben... o cümleyle yandım.
Evet, Mahir ateş gibi bir adamdı.
Ama bana hep sıcağını verdi.
Hiç yakmadı.
Hep ısıttı.
Sonra birlikte koltuğa geçtik.
Dizlerimi göğsüme çektim, başımı omzuna koydum.
Kahvesinden bir yudum aldı, sonra kupayı bana uzattı.
"Birlikte içelim," dedi.
"Bu bizim kahvemiz."
Ve ilk sabahımız...
Bir fincan kahveyle, iki kalbin yan yana atışıyla...
Sessiz ama içi dolu dolu bir şekilde aktı gitti.
Kahveyi birlikte içtikten sonra Mahir yavaşça kalktı. Üzerine hâlâ tişörtünü giymemişti, o hâliyle evin içinde dolanması beni istemsizce güldürüyor ama bir yandan da... içimden geçenleri sansürlemek zorundayım. Çünkü bu adam... kendi evinde özgürce dolaşan, mutfağın neresinde ne var hâlâ tam çözememiş ama buna rağmen "ben yaparım" triplerine giren Mahir'di.
"Ne var kahvaltıya?" diye sordu, dolabı açıp göz gezdirirken.
"Ne varsa artık. Daha her şey kutularda," dedim.
"Ben menemen yaparım," dedi bir özgüvenle.
Şok!
"Sen?"
"Evet ben. Askerde rekorum var."
Gözlerimi kıstım. "Tavada yumurta kırmakla menemen yapmak aynı şey değil, Mahir."
"Elime doğrayacak bir şey ver, kendimi ispatlayayım."
Bunun üzerine hemen eline domates verdim.
Ama adam... o bıçak tutuşu yok mu...
Yani, gerçekten uğraşıyor ama sanki... domatesi ameliyat ediyor.
"Yavaş! Sapla değil, düzle kes!"
"İklim, ben hayatımda insanlar kesmedim ama domates konusunda biraz acemiyim, tamam mı?"
"Tamam da... şu an o domates değil, o artık püre!"
Kıkırdayarak ağzımı elimle kapattım.
O sırada dolapları karıştırırken bir kutudan kaşar peyniri ve zeytin de bulduk. Mahir mutfakta savaşırken ben ekmek kızartma makinesini denemeye başladım. Dürüst olayım, 3 dakikada mutfakta üç ayrı yerden duman çıktı.
"Bu tost makinesi bozuk mu?"
"Hayır, sen fişi ocak yerine takmışsın. O yüzden sıcaklık değil yangın çıkıyor."
Gülme krizine girdim.
"Sen de kahvaltı yapmak istiyorsun değil mi, yangın çıkarmak değil?"
Tüm bu kaosun ortasında, Mahir'in saçları hâlâ dağınık, kaşları çatık ama... gülümseyen bir hali vardı. Mutfağın ortasında durup bana baktı.
"Biliyor musun?" dedi.
"Ne?"
"Bu kadar dağınık, eksik, saçma bir kahvaltı hazırlığı daha önce yapmadım. Ama bu kadar güzelini de hiç yaşamadım."
Yüzüm yavaşça ona döndü.
Gülümsedim.
Kalbim bir kez daha "tak" etti.
Ne yapayım, Mahir böyle içten konuşunca... içim pamuk oluyor.
Kahvaltı sonunda biraz menemen, bol zeytin, kaşarlı yumurta gibi bir şey, yanmış iki ekmek ve en önemlisi kahkaha dolu anılar oldu masada.
Kahvaltı boyunca Mahir bir elimden tutmuş, diğer eliyle çatalı kullanıyordu.
"Seni bırakmak istemiyorum," dedi.
"Sanki bırakınca kaybolacağım..."
Başımı omzuna yasladım.
"Kaybolmam. Bu ev artık bizim."
"Sen olduktan sonra... duvar bile olsa ev olur."
İçim yine titreşti.
Ama sonra... sonra dışarıdan bir ses geldi.
DURUM: MAHALLE UYANMIŞ.
Çöpçü, çocuk sesleri, bir yerlerden gelen sabah radyosu... Ve ardından kapı zili.
Birbirimize baktık.
"Tanıdık mı?"
"Hayır," dedim.
"Daha kimseye taşındık demedik ki..."
Mahir kapıya doğru yürürken ben saçlarımı hızlıca düzeltmeye çalıştım.
Üzerimde pijama, suratımda dün geceki yorgunluk. Harika bir ilk izlenim.
Kapı açıldı.
Ve...
Komşular.
Karşı kapıdan orta yaşlı bir kadın, yanında 6-7 yaşlarında bir çocuk, bir de...
...yan dairede kalan, bizimle yaşıt, fazla düzgün sakallı ve fazla düzgün gülüşlü bir komşu genç adam.
Ben:
Eyvallah kader. Sen yazıyorsun, biz oynuyoruz.
Kadın hemen atladı:
"Hoş geldiniz komşucuklarım! Geç de olsa geldik. Duyduk ki dün yerleşmişsiniz, biz de elimiz boş gelmeyelim dedik!"
Elinde plastik kapta sarma.
Mahir mahcup bir tebessümle geri çekildi.
"Buyurun, hoş geldiniz. Biz de toparlanmaya çalışıyoruz hâlâ."
Ben öne çıktım, mahcup bir gülümsemeyle:
"Merhaba... Hoş bulduk. Çok naziksiniz, gerçekten."
O sırada komşu genç adam bana döndü.
"Benim adım Cem. Yan dairedeyim. Yardıma ihtiyacınız olursa, her zaman kapıyı çalabilirsiniz."
Gülümsemesi fazla pürüzsüz.
Gözlerini kaçırmadan bakıyor.
Ben:
"Memnun oldum, Cem Bey."
Diyebildim ama iç sesim:
Mahir seni duymasın... Mahir gözleriyle şu an adamı parçalıyor.
Ve evet, Mahir'in kaşı çekildi.
Omzunu dikleştirdi.
Sakince elini belime doladı.
"Eşim," dedi öyle bir tonla ki...
...adam sanki "yo ben bi şey demedim" ifadesine büründü.
Komşu kadın araya girdi. "Sarma getirdim, soğutmadan yiyin, ha! Mahir Bey, maşallah çok yakıştınız."
Mahir bana dönüp fısıldadı:
"Bu çocuk hep burada mı yaşıyor?"
"Yan daire diyor ya... Evet?"
"Camları kapatalım bundan sonra."
Kıkırdamamı zor tuttum.
Komşular gittikten sonra ev birden sessizleşti.
Mahir kapıyı kapatırken hâlâ somurtuyordu. Kaşlarının arasında oluşan çizgi, artık sabit bir detay gibi. Salona geçti, koltuklardan birine çöktü ve bana tek kelime etmeden televizyonu açtı.
Ama ben...
Ben gülümsüyordum.
Hatta kahkaha atmak üzereydim.
"Sarma güzel kokuyor," dedim.
Cevap yok.
"Ben Cem'in çok kibar biri olduğunu düşündüm," dedim.
Tam o anda Mahir başını çevirdi.
"İklim."
"Efendim?"
"Şu çocuğun adını bir daha böyle telaffuz etme."
"Nasıl telaffuz ettim?"
"Cem gibi değil... Ceee-mm gibi söyledin."
Güldüm.
"El insaf Mahir. Adam adını söyledi sadece."
"Evet. Gülerek söyledi. Sana baktı. Fazla baktı."
Kahkahaya boğuldum.
"Sen kıskandın!"
"Hayır."
"Evet!"
"İklim, ben sadece çevremdeki potansiyel tehditleri analiz ederim. Bu bir askeri refleks."
"Potansiyel tehdit mi? Adam sarma getirdi Mahir, bomba değil."
Mahir yerinden kalktı, yanıma geldi.
"Ben senin yanındayken başka bir erkeğin sana bu kadar yakından gülmesini sevmem. Bu net."
O an...
Gülümsemem yavaşça silindi.
İçim bir tuhaf oldu.
Hani bazen biri sadece kıskanmaz, sahiplendiğini belli eder ya.
İşte öyle.
Elini belime doladı.
"Seninle evliyim, doğru. Ama aynı zamanda sana her gün yeniden aşık oluyorum."
Fısıltıyla, alçak sesle söyledi.
Ses tonu... yumuşacık.
İşte yine o Mahir vardı: dışa karşı sert, ama bana karşı sadece yumuşacık bir kedi.
Ona döndüm.
"Yani sen kıskanınca romantik mi oluyorsun?"
"Hayır, bu benim savaş stratejim."
"Ne?"
"Seni kazanmanın tek yolu, seni gülümsetmek."
Kahkaha attım.
"Ben kolay bir hedef değilim."
"Biliyorum," dedi. "Ama değer."
Sonra televizyonun sesi arka planda akarken ikimiz de salondaki koltuğa oturduk.
Bir süre öylece oturduk. Sessizlik bile huzurluydu.
Ama sonra...
Yandaki daireden Cem'in kahkahası yükseldi.
Mahir irkildi.
Ben hemen kıs kıs güldüm.
"Komşular çok samimi ha," dedim.
"Yarın kapıya kalın perdeler takılıyor."
"Görmesin mi beni?"
"Hayır. Çünkü sen güzelsin. Ve başkasının seni görmesi benim sinirlerime dokunuyor."
Bakıştık.
Ben biraz eğildim.
"Bazen kıskanman hoşuma gidiyor," dedim.
"O yüzden mi sürekli gülüyorsun?"
"Belki..."
Tam o sırada Mahir bana doğru eğildi. Dudaklarıma yaklaşmıştı ki...
ZİİİRRRRTTTT!
Kapı zili.
Yine.
Allah'ım bu nasıl bir mahalle?
Mahir resmen küfredecek gibi oldu. "Yeminle eve zili sökeceğim!"
Kapıya yöneldim.
Tahmin et.
Yine Cem.
Ama bu sefer elinde kahve fincanı.
"Çok rahatsız etmiyorum umarım... Bir kahve yapmıştım da, yeni taşındınız ya, bizde alışkanlık böyle..."
"Çok naziksiniz," dedim, Mahir tam arkamda belirince sesi boğuldu.
"İkimiz de kahve sevmeyiz," dedi Mahir.
Ben: "Ne zaman?"
Mahir: "Artık."
Cem: "Ben sadece tanışmak istemiştim."
Mahir: "Tanıştık."
Adam kıpkırmızı olup geri gitti.
Kapı kapanınca ikimiz de birbirimize baktık.
Ben:
"Bu biraz abartı olmadı mı?"
Mahir:
"Hayır. Bu gayet netti."
Gülmeye başladım.
"Peki kahve sevmiyorsak neden dün gece iki fincan içtik?"
"Romantik kahve ayrı. Komşu kahvesi ayrı."
ŞEHMUZ KARAN
"Ben söyleyeceğim artık, dayanamıyorum."
"Sen ne dediğinin farkında mısın mehmet?"
"Gayet farkındayım. Dayanamıyorum. Torunumun kokusunu içime çekmek istiyorum. Oğlumu özledim Şehmuz."
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Ertesi sabah Mahir işe gitmek için hazırlanırken, hala surat bir karıştı.
Cem'in kahvesinden beri yüzü düşüktü, ama bunu "yok bir şey" diyerek geçiştiriyordu.
Tam montunu giyerken, ayakkabısının tekini bulamayıp söylenmeye başladı.
"Bu evde hiçbir şey yerli yerinde değil. Bir tek sen yerindesin, gerisi kaos."
"İltifat mı ediyorsun, sinir mi bozuyorsun anlayamadım," dedim.
"İkisini aynı anda yapıyorum. Çok yönlü bir adamım."
Gülmemi zor tuttum.
Ayakkabısını verip montunun yakasını düzelttim.
"Bak bana Mahir..."
"Ne?"
"Bu Cem meselesi biraz fazla büyümedi mi?"
Kaşları yine çatıldı.
"Ben büyütmedim. O çocuk fazla küçülmedi."
Cevap öyle komikti ki kahkaha attım.
"Seninle yaşamak bir ömür sit-com dizisinde oynamak gibi," dedim.
"İyi ki. İzlenme rekoru kırarız."
Kapıdan çıkarken hâlâ somurtuyordu.
Ama göz kırpmayı da ihmal etmedi.
"Camları açık bırakma. O Cem hâlâ pencereden bakıyor olabilir."
Kapı kapandı.
Ve ben...
O gün bir şey yapmaya karar verdim.
Mahir'in kıskançlık dozunu test edecektim.
&&&
Öğleden sonra, balkonu temizlemek için dışarı çıktım. Tam da Cem'in balkonunun karşısı.
O sırada Cem de çıktı, elinde telefon.
Kibarca selam verdi.
"Kolay gelsin."
"Sağ olun."
Biraz sohbet ettik. Hava, çiçekler, evin konumu...
Sonra ben bilerek biraz daha kibar oldum.
"Gerçekten yardım teklifiniz için teşekkür ederim. Yeni eve alışmak zor oluyor."
O sırada...
Balkonun camına bir gölge düştü.
Mahir.
Sessizce eve dönmüş.
Ve içerden bizi izliyor.
Çıkmadı. Ama gölge sabit.
Adam resmen devriye geziyor.
Cem konuşmaya devam ederken, içimden kahkaha atmak geçiyor ama bozmadım.
Sonra Mahir içerden mesaj attı.
"İklim. İçeri gel. Balkon kaygan."
"Cem oradaysa şemsiye aç. Güneş çarpmasın falan."
"Bu adamın orada ne işi var hâlâ?"
"Camdan bakarken fark ettim, gözleriyle ölçüyor seni."
Sustum.
Sonra aniden Mahir balkon kapısını açtı.
Yavaşça, ama net bir bakışla Cem'e selam verdi.
"Kolay gelsin," dedi.
"Sağ olun," dedi Cem, biraz gerildi.
Ben araya girdim:
"Mahir, Cem balkondaki saksılardan bahsediyordu."
"Ben de o saksıları yerleştireceğim," dedi Mahir. "Gerek yok artık."
Sonra bana döndü, "Sen içeri geç, güneşte kalma fazla."
Bakışları netti. Sahiplenen, sınır çizen, ama içinde kıskançlıktan kabaran o Mahir.
İçeri geçtiğimizde gülmekten kendimi tutamadım.
"Sen resmen mafya gibisin."
"Ben sadece eşimin sınırlarını koruyorum."
"Biraz abartmıyor musun?"
"İklim, ben senin kahkahanla bile kıskanıyorum. Başkası duyunca içim sıkılıyor."
Sustuğum anlardan biriydi bu.
Çünkü içim...
Yine titreşti.
&&&
O gece sessizdi.
Salondaki yeni koltukta yan yana oturuyorduk. Televizyon açık, ama kimse izlemiyor.
Ben koltuğa kıvrılmış, başımı Mahir'in göğsüne yaslamıştım.
O saçlarımla oynuyordu.
"Sence ben fazla mı kıskançım?" diye sordu birden.
"Bazen. Ama hoşuma gidiyor," dedim.
"Gerçekten mi?"
"Çünkü bu, seni önemsediğini gösteriyor. Beni... sahiplenmek istediğini."
O an başımı kaldırdım.
Gözlerine baktım.
"Mahir..."
"Hmm?"
"Ben artık sadece evli değilim seninle. Ben sana alıştım."
Bakışları derinleşti.
"Sana bağlandım."
Dudaklarıma dokunmadan önce fısıldadı:
"Ben çoktan sana aitim, İklim."
"Seninle bu ev, artık yuva gibi."
O gece...
Sessiz ama çok şey anlatan o anla bitti.
Sıcak, dürüst, sahici.
&&&
Yanı başımda hâlâ uyuyordu.
Yüzü hafif bana dönüktü, bir kolu başımın altında kalmış, diğer kolu belime dolanmış.
Ve saçlarım, sabah sabah o kolun arasında karman çorman olmuş.
Ama hiç dert değil.
Çünkü o uyanmadan birkaç saniye önce, göğsüne başımı yaslayıp şöyle düşündüm:
"Seninle yaşamaya alışmak değil bu... Seninle yaşamak, yaşamanın kendisi gibi."
Sonra yavaşça kıpırdandım.
Ama Mahir, o derin sesiyle fısıldadı:
"Kaçma. Beş dakika daha."
Gülümsedim.
"Beş dakikaya kahvaltı hazırlarım bile. Bugün yumurtalı ekmek yapacağım."
Gözlerini araladı. "Sen mi yapacaksın?"
"Kendime güveniyorum."
"O zaman beş dakikadan fazla yatalım. Ne olur ne olmaz." Kahkaha atarak yastığı alıp ona vurdum.
Yarım saat sonra mutfakta ben, bir elimde yumurta, bir elimde kızarmış ekmek.
Ve tabii ki... Mahir mutfağın kapısına dayanmış, elleri göğsünde çapraz, bana öylece bakıyor.
"Şu tava... neden bu kadar duman çıkardı?"
"Ufak bir kaza. Kontrollü bir yanma."
"Yanma mı?"
"Elime sıçrattım ama sorun yok. Direndim."
Koşarak geldi. "Elin yandı mı?"
"Yoo Mahir, hafif sadece..." Elimi aldı, inceledi.
"Sen mutfağa değil, şiire uygun bir kadınsın. Neden bu riske giriyorsun?"
"Çünkü karnımızı doyurmamız lazım."
"Ben seni izleyince doyuyorum zaten."
Bakıştık.
Yumurtalı ekmek yanıyordu.
Ama o an umrunda değildi.
Sonra ben tekrar ocağa dönerken, arkamdan sarıldı.
Belime sarılmış, başını omzuma yaslamıştı. "Seni sabahları böyle görmek... garip bir şekilde içimi dinlendiriyor," dedi.
"Ev gibisin, Mahir," dedim fısıltıyla.
O an tavanın altı da yandı ama ne önemi var?
&&&
Kahvaltıdan sonra temizlik faslı başladı.
Ben elektrik süpürgesini açmaya çalışıyorum, Mahir fişi bulamıyor.
Her köşede bir koli, her kolide bir karmaşa.
Ama ikimiz birlikte... sanki ev değil de bir lunapark düzenliyoruz.
Banyoda dolabı asarken Mahir "Bu tornavidayı ters tutarsam elim gider mi?" diye soruyor.
Ben "Bana ne Mahir, ben iç dizayn uzmanıyım, sağlık görevlisi değil" diyorum.
Derken kolilerden birinden eski bir fotoğraf çıkıyor.
Ben çocukken. Kıvırcık saçlar, şiş gözlükler.
Mahir o fotoğrafı alıyor, yüzüme bakıp gülüyor:
"Ben bu çocukla evlenmişim!"
"Elimde başka versiyon yoktu ki Mahir!"
"Kıyamam, seni annenden böyle alsalar kimse tanımazmış."
Kovalıyorum onu evi bir uçtan bir uca.
Halının üstüne düşüyor, beni de çekiyor.
Yine yan yana, yine kahkahalar.
&&&
Mahir "Bugün alışverişe gidiyoruz," dedi. Elinde cetvelle çizilmiş gibi hizalı bir alışveriş listesi vardı. Üst başlıklar: Temizlik, Mutfak, Kahvaltılık, Atıştırmalık. Her kategoride maddeler, altına notlar. Sanki askeri bir operasyon hazırlığı.
"Bu ne Mahir?" dedim gülerek. "Liste mi yoksa ev içi bütçe planlaması mı?"
"Bu strateji," dedi kağıdı havaya kaldırıp. "Eğer şimdi mantıklı ilerlemezsek, üç gün sonra boş ekmekle domates salçası karıştırıp menemen diye yemek zorunda kalacağız."
Ben iç geçirdim. "Ben listeye inanmam. İçimden ne gelirse onu alacağım."
"İşte tam da bu yüzden ben seninle alışverişe çıktığımda kriz butonuna hep elim yakın durur," dedi gözlerini kısıp. "Sen ruh haline göre alışveriş yapıyorsun, ihtiyaca göre değil."
Birlikte markete gitmek... düşündüğümden daha eğlenceli olabilir miydi? Arabaya bindik. Yolda Mahir bana o ciddi Mahir bakışlarından birini atıp şöyle dedi: "Sana bu görevde güveniyorum, İklim."
Ben gözlerimi devirdim. "Bir salatalık yüzünden boşanırsak tarihe geçeriz ama, ona göre."
Markete vardığımızda Mahir bir alışveriş arabası kaptı. Bir elini arabanın sapına koydu, diğerini cebine atıp yürümeye başladı. Sanki marketin CEO'su oymuş gibi havalı bir yürüyüş. Ben de peşinden koştum. İlk reyon temizlikti. Mahir konsantre. Deterjanlar, çamaşır yumuşatıcıları, süngerler...
Ben bir sünger seti buldum, kalpli, renkli. "Bak bunu alalım mı?" dedim.
Mahir süngere şöyle bir baktı. "Bu ne?"
"Kalpli sünger işte. Tatlı."
"Biz bu süngeri tatlı olduğu için mi alıyoruz, yoksa bulaşık yıkamak için mi?" dedi ciddi ciddi.
"Tatlı olması moral verir belki?" dedim şakayla karışık.
"Ben süngerle duygusal bağ kurmak istemiyorum İklim. Sadece işini yapsın yeter."
Sünger elimde kalakaldı. Ama inatla sepetin en dibine gömdüm, görmeyecek bir yere.
Sonra kahvaltılıklara geçtik. Zeytin, peynir, yumurta. Mahir odaklı. Ben o sırada rengârenk küçük reçel kavanozlarına göz diktim. "Şunlara bak Mahir! Renk renk, minik. Tam fotoğraflık."
"Fotoğraf mı çekileceğiz reçelle?"
"Hayır ama... güzel görünüyorlar. Mutfağa şıklık katar."
"İklim... reçeli Instagram estetiği için mi alıyoruz, kahvaltı için mi?"
Ben dudak büküp bir tane aldım. "Ben mutfağıma güzellik katmak istiyorum. Suç mu?"
"Senin mutfağın değil, bizim mutfağımız. Ama hadi bakalım."
Bir teyze yanımızdan geçerken "Çok tatlısınız siz" dedi. Mahir hafif mahcup, hafif gururlu başını eğdi. "Evde böyle değil ama," dedi gülerek. "Burada sempatik görünüyor olabiliriz."
"Sen evde de sempatiksin," dedim. "Sadece bana göstermemeyi tercih ediyorsun."
Mahir omzunu silkti. "Sürpriz etkisi, stratejik davranış."
Daha o kadar çok şey aldık ki... minik tencere, baharatlık, fırın kabı... Mahir her seferinde "Bu da mı lazım?" diye sorguladı. Ben ise her defasında "İlk ev günü Mahir, romantik başlar romantik gider" diyerek savuşturdum.
Kasaya geldiğimizde sepet dağ gibi doluydu. Önümüzdeki adam kasiyerle her kalemi tek tek kontrol ediyordu. Mahir iç çekip bana döndü. "O reçeli geri koysaydık hâlâ reyonda olacaktık."
Sıra bize geldiğinde kasiyer ürünleri okuturken Mahir aniden bir şeyi fark etti. "İklim... bu ne?"
"Elma şeklinde dekoratif mum..."
"Yani elmayı yakacağız?" dedi kaşlarını kaldırarak.
"Romantik olur," dedim sırıtıp.
"Bana kalırsa yangın çıkarır," dedi ama aldı. Çünkü hayır diyemiyor. Biliyorum.
Tutar ekrana yansıyınca ikimiz de durduk. Bir saniye sessizlik. Ben Mahir'e baktım, Mahir pos cihazına.
"Senin sünger planın başarısız oldu," dedim.
"Senin reçellerin bütçeyi yedi," dedi.
Ödemeyi yaptıktan sonra arabaya doğru yürürken bagajı açtık, her şey üst üste. Mahir poşetleri dizerken bir poşeti eline alıp kaldırdı: "Bu neydi?"
"Peynirli poğaça..."
"Evde kahvaltılık var?"
"Markette göz göze geldik Mahir. Duygusal bağ..."
"Sen markette alışveriş değil, tanışma yaşıyorsun İklim."
Kahkaha attım. O da güldü. Ama gülüşünün sonunda hep o aynı cümle geliyor gibi oldu. "Seninle yaşamak gerçekten... başka bir şeymiş."
Eve döndüğümüzde mutfak bombalanmış gibiydi. Poşetler her yerde. Ben reçeli açtım, iki dilim ekmek kızarttım, biraz da kahve. Balkon kapısını açtım, Mahir battaniyeyi aldı geldi. İkimiz de yorgun ama yüzümüzde "bunu birlikte yaptık" gülümsemesi.
Ben başımı onun omzuna koyarken fısıldadım: "Senle markete gitmek bile bana huzur veriyor. Gerisini sen düşün artık."
Mahir bana dönüp gülümsedi. "Sen yeter ki yanımda ol, ben her marketi, her evi, her hayatı yaşarım."
&&&
Gün boyu uğraş, gülüş, biraz tantana...
Ve şimdi...
Sıcak bir çay, küçük bir battaniye.
Kahve sehpasında iki dilim kek, dizimiz ekranda ama yine kimse izlemiyor.
Ben başımı Mahir'in omzuna koyuyorum. "Sana bir şey söyleyeceğim," dedim.
"Söyle."
"Ben bu kadar mutlu olacağımı düşünmemiştim."
"Ben de, seninle yaşarken huzurun bu kadar somut bir şey olduğunu öğrendim." dedi.
Sonra sessizlik oluştu aramızda.
Ama en güzelinden.
&&&
MAHİR EFE KARAN
Sabah...
Uyanır uyanmaz gözüm tavana takıldı.
Artık bu tavanın deseni bile başka.
Bu evin kokusu, ışığı... hatta sessizliği bile farklı.
Ama en farklısı... onun nefesi.
Yanımda.
Omzumun hemen ucunda, yüzünü yastığa gömmüş.
Saçları darmadağın. Uyurken bile hareket hâlinde.
Sanki rüyasında da konuşuyor, tartışıyor, hatta muhtemelen menemen savunması yapıyordur şu an.
Daha ne kadar bakarsam rahatsız olurum bilmiyorum ama...
İnsan, birine böyle yakın ama hâlâ tamamen temas etmemişken garip bir gerginlik yaşıyor.
Bunu neden yapıyorum?
Ona bakmak.
Bakıp bir şey yapmamak.
Belki de bu benim içimde hâlâ bir şeylerin "hâlâ senin değil" hissinden kaynaklanıyor.
Oysa evet, karım.
Ama öyle demekle karı-koca olunmuyor işte.
Birinin dünyasına ev yapmak zaman alıyor.
"Mahiiirrr..."
Yastığın içinden çıkan, mırıl mırıl bir ses.
Bir kulağını açık bırakıp beni mi dinledi yoksa?
"Efendim?" dedim.
Gözlerini hâlâ açmamışken dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Ben rüyamda kahvaltıya uyandım. Gerçekte de öyle mi olacak?"
Gülümsedim.
"Yani mutfağa gidip bir şeyler hazırlarsan, gerçek olur."
Başını kaldırdı.
Oğlum... bu kadın sabah mahmurluğuyla bile gözümde romantik komedi başrolü gibi duruyor.
"Benim mottom belli Mahir Bey... Erkenden kalkıyorsam, ben pişirmem, ben yerim."
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.
Bu kız beni gerçekten çürütüyor.
Yorganı üstümden atıp kalktım.
"Tamam, sen yat. Ben kahvaltı hazırlarım. Ama sonra çaydanlığı yıkamak sana ait."
"Anlaşma sağlanmıştır," diye mırıldandı.
Tam mutfağa yönelmiştim ki arkamdan seslendi:
"Bir de simit al gel, seni affedeceğim."
O kadar rahat söylüyor ki, ben onun barış çubuğuyum sanki.
Aşağıya inerek buzdolabına ilerledim.
Nerede ne var, hâlâ çözememişim. Bu mutfağın düzeni onun kafasının içi gibi: Renkli, karışık ama işlevsel.
Yumurtayı kırarken düşündüm.
Benim gibi biri nasıl oldu da onun gibi birine bu kadar yumuşadı?
Ben iş yerinde toplantılarda ses yükselince kaş çatıp ortamı dondururum.
Ama bu kadın bana, "Yağlı tavan var mı Mahir?" dediğinde elim ayağım birbirine dolaşıyor.
Masaya kahvaltılıkları koyarken geldi.
Yani süzüle süzüle geldi.
Üstünde gri bir sweatshirt, saçı dağınık..
"Ooo, Mahir Bey bugün şefliğe terfi etmiş."
"Sen de bana her sabah böyle bakarsan, yıldızlı restoran açarım."
Kahkahasını tuttu, gözlerini devirdi.
Tam oturacaktı ki masaya eğildi, göz ucuyla bir şey fark etti.
"Bu tabak seti buraya ait değil," dedi.
"Ne?"
"Bu desenli olan... eski evdeki misafir takımından. Getirmemiştik ki biz bunu."
"Ben kutudan çıkan her şeyi yıkadım ve koydum."
"Demek ki... ha bak işte!" dedi, uzanıp tabağın altını çevirdi. "Bu Şehmuz Baba'nın takıntılı setinden."
İçimden bir 'eyvah' geçti.
"Geri mi götürelim?"
"Hayır ya, ben sadece... tespit ettim. Evi incelemek benim doğamda var."
"Doğanda biraz dedektiflik de var yani?"
"Kesinlikle. Hem evi hem seni tarıyorum her gün," dedi.
İkimiz de güldük.
Tam çayları bardaklara doldururken kapı çaldı.
Karşımızda yrni birisi vardı.
Elinde yine kek kutusu, gözlüğünü düzeltiyor.
"Selamlar! Ben Baran. Şu meşhur heryeni taşınana kek getiren teyze benim babaannem. Ben gelir gelmez elime kek tutuşturup sizep vermemi istedi."
İklim hemen gülümsedi.
"Hoş geldiniz, ben İklim. Bu da eşim Mahir."
"Memnun oldum," dedi adam.
Ben sadece başımı salladım.
Adam iyi niyetli görünüyordu ama içimde bir yer hafifçe dikenlendi.
İklim'in gülüşüne karşılık verdi ya...
Ama hemen silkelendim.
Yahu ne yapıyorsun Mahir?
Gülüyor diye mi kıskandın?
Bu kadın sana gönlünü verdi, sen hâlâ içten içe "ya biri çalarsa" korkusu mu yaşıyorsun?
"Çay içtiniz mi?" dedi İklim, nezaketle.
"Yok, sağ olun. Birazdan ofise geçeceğim zaten."
Ofis.
Duyunca bir anda aklıma babam geldi.
Bugün şirkete uğrayacaktı.
"Ben de hazırlanayım. Şirkete geçeceğim," dedim.
İklim bana baktı.
Yüzüme o küçük, minik gülümsemesini kondurdu.
"Git. Ama dönüşte bana dondurma getir. Çilekli."
"Evde tonla şey var," dedim.
"Ama dondurma yok."
Beni köşeye sıkıştırdığı zamanlardaki hali.
Gülümsedim.
"Tamam. En sevdiğin markadan. Külahta."
Arkamdan seslendi:
"Ve aşk olsunlu not yazmayı unutma!"
Güldüm.
Bu evin duvarları yeni ama biz... içini sevgiyle döşüyoruz.
Kıskançlık, gerginlik, kaygı... evet, hâlâ varlar.
Ama onun bir bakışı, bir çılgınlığı, bir kahkahası...
İçimdeki tüm sessizliği renkli hale getiriyor.
Adını koyamadığım bir sevgi bu.
Sert duvarlarımı kıran bir sızma.
İçimde, bir yangının sıcak değil de huzur verdiği o garip yerden yükseliyor.
Ve ben...
Her sabah onunla uyanmaya, her akşam ona dönmeye
Yavaş yavaş alışıyorum.
Ve bu alışma değil artık.
Bu...
Sevme
&&&
Babamın ayak seslerini tanırım.
Ağır gelir, sert basar.
Yankı gibi yayılır binanın duvarlarına.
Şirketin sahibi o. Ama patron gibi değil, sanki her bir kolonun içine kendi adını işlemiş gibi yürür burada.
Onun yürüyüşünü duyunca herkes ya dosya düzenlemeye başlar ya ekrana anlamsızca bakar.
Ben... ben sadece içimden küfrederim.
Kendi kanından biri olmama rağmen bazen bana en uzak adam gibi gelir.
Kapı açıldığında, bakışlarıma bakışlarını çarptı.
Hâlâ dik. Hâlâ sert.
O sandalye daha otururken bile onun kontrolünde.
Bu adam, başını öne eğmeden yaşlanmayı başardı.
"Görüşelim Mahir," dedi.
Ne selam, ne nasılsın.
Onda duygu ancak ihtiyaç oldukça kullanılır.
Yani hiç.
Kapıyı kapattım.
Oturmadan önce ceketimi çıkardım, sandalyeye astım.
"Dinliyorum baba."
Birkaç saniye baktı.
Sonra elini cebine attı, sigarasını çıkardı ama yakmadı.
O da biliyor: Bu odada artık sigara içilmiyor. Ama o alışkanlığıyla bile sınır çizer.
"İşler iyi gidiyor. Senin elin değince düzene girdi zaten," dedi.
Nezaket mi?
Yok canım. Bu, fırtına öncesi sessizlik.
"Teşekkür ederim," dedim kısa. Uzar diye korktum.
Sonra cümle geldi.
Beklediğim ama duymaya hazır olmadığım o cümle.
"Torunum ne zaman geliyor Mahir?"
Boğazımda bir şey düğümlendi.
Yutkundum.
"Baba..."
"Baba deme bana şimdi," dedi. "Sana yıllar önce söyledim. Bu şirket, benim elimden sonra kanımdan birine geçecek. Ve bu kan, torunla devam eder."
"Ben zaten burada çalışıyorum. Her şeyi yürütüyorum. Beni test etmene gerek yok."
"Senin çocuk yapma kabiliyetini test ediyorum artık!" dedi sesini yükselterek.
Gözlerimi devirdim.
İçimden ne küfürler ettim ama dışımda hâlâ Mahir duruyordu.
Oğlun.
"Baba, böyle şeyler zamanla..."
"Zamanla ne? Sizi evlendirdiğimde daha düğün pastasının tadı damağınızdayken şirket hisselerini devrettim. Ama sen hâlâ 'zaman' diyorsun."
Sustum.
O 'evlendirme' kelimesi her geçtiğinde içimden bir şeyler eksiliyor.
Zorla değil mi?
Mecburiyetle, stratejiyle, hislerimizi geride bırakıp adım attık biz.
Ama işin garibi...
Ben o evliliğin başında sadece şirkette kalmak için 'tamam' demiştim.
Şimdi...
Artık o evin içindeki kahkahalara alıştım.
İklim'in sabah mahmurluğuna, salçalı tişörtüne, ani triplerine, mutfakta şarkı söyleyerek dans etmesine...
Bunu söyleyemem tabii.
Babam kalktı.
Bana son kez, gözlerimin taa içine bakarak yaklaştı.
"İlk erkek çocuğu. Kural değişmedi. Kim önce yaparsa, o geçer başa. Haberin olsun. Senin kuzenin de evlenmek üzere. Şirket... beklemez."
İklım onunla çocuk için evlendiğimi bilmiyordu. Bildiği tek şey şirketin başına geçmem için evlendiğimdi. Onun içinde erkek torun lazımdı.
Gitti.
Kapıyı öyle bir kapattı ki, içimde bir kapı daha kapandı sanki.
&&&
Eve geldiğimde kapıyı sessizce açtım.
Ayakkabılarımı çıkartarak anahtarlığı yerleştirdim.
Sırtımdan montu çıkarırken omuzlarımın o garip ağrısıyla yine yüzleştim.
İş değil bu...
Sırtıma oturmuş Şehmuz baskısı bu.
"Torun" kelimesi hâlâ beynimde yankılanıyor.
Ev sessiz değildi.
İklim'in sesi mutfaktan geliyordu.
Bir şeyler mırıldanıyordu. Şarkı gibi değil...
Kendi kendine konuşuyordu yine. İstemsizce gülümsedim.
Neşesine alışkındım.
Onsuzluk fikri artık tatsız geliyordu.
Ama bir yandan da boğuluyorum.
Çünkü bir yanda o var; rengi, sesi, varlığı...
Öbür yanda babamın sert, keskin, hesaplı cümleleri.
Mutfağa girdiğimde elindeki kaşığı tezgaha bırakıp bana döndü. "Aaaa nihayet beyefendi geldi! Ne kadar özlettiniz kendinizi Mahir bey."
Cevap veremedim.
O bir şeyler daha söylüyor, "bak şimdi bunu nasıl becerdim" diyor.
Omzumu sıvazlayarak yanıma geldi.
Yüzüme dikkatle bakarak "İyi misin?" dedi.
"İyiyim."
Yalan. Ama söylemiyorum.
Çünkü bu evi babamın ağırlığıyla kirletmek istemiyorum.
Çünkü İklim, onun karışamayacağı tek alanım artık.
Ve onu da mahvetmek istemiyorum.
Yemek yiyoruz.
O konuşuyor.
Ben dinliyorum ama duyduğumu hatırlamıyorum.
Kaşığımı biraz fazla bastırmışım galiba, tabaktan metal sesi yükseldiğinde meraklı gözlerle bana döndü bakışları.
"Mahir?"
"Hmm?"
"Gerçekten iyi misin?" Gözlerine bakamıyordum. Sanki göz göze gelsek bütün o "torun muhabbeti" dökülecek ağzımdan.
O da kırılacak.
Ben de.
"Sadece yorgunum."
İklim sustu.
Normalde bu kadar çabuk pes etmezdi ama bu akşam... bıraktı.
Beni anlamak için çok bastırmadı.
Sanki sessizliğimi kabul etti.
Ama farkındayım; içi içini yiyordur.
Çünkü o neşeli hâli, "laf sokmadan rahatlayamayan" hali, bu sessizliği kaldıramaz uzun süre.
&&&
Yatağa yattık.
Sırtı dönük uyumaya çalışıyordu.
Ben de aynı şekilde...
Ama elim, onun yastığına doğru kayıyordu. Durduramıyordum.
Saçının bir tutamı battaniyenin dışında kalmıştı.
Küçücük bir şey ama içimdeki duvarı deliyordu.
Kısık sesle söylendim. "İklim..."
Dönmedi.
"Saçların üşümesin."
Battaniyeyi biraz çekip, saçını altına aldım.
Bir şey söylemedi ama gözlerinin kapalı olmadığını biliyordum.
Bu gece bir şey konuşmadık.
Ama sanki her şeyi söyledik gibi.
Ben sustum.
O anladı.
Ve ilk defa...
Sessizlik bile bana onunla olmak kadar sıcak geldi.
Bölüm etkileşimi
