MEKTUP

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: MEKTUP

Bir şeylerin daha da bozulacağını içimde bir yerden biliyordum. Ama bu kadar mı? Bu kadar mı paramparça olur her şey?

Kafamda Mahir'in son sözleri yankılanıyordu:

"Madem bu kadar özgürsün, neden gitmedin?"

Yüzüğü avucuna bırakıp arkamı döndüğümden beri tek kelime etmemiştim. Bir odaya çekildim, hastane koridorundaki o kasvetli boşluğu içime çekerek. Sessizliği istedim, ama içimdeki fırtına susmadı. Susmak bilmiyordu.

Dakikalar mı geçti, saatler mi... bilmiyorum. Ta ki pencereden doktorun geçtiğin görene kadar.
Odada fazla oyalanmadan koridora geri çıktım.
Bembeyaz önlüğü, ellerindeki dosya, yüzündeki yorgun ifade...
O an anladım. İyi bir şey söylemeyecekti.

"Sehmuz Bey'in durumu stabil... ama..." diye başladı.
Kelimeler ağzından ağır ağır dökülüyordu, sanki her biri göğsüme kurşun gibi.
"...yaptığımız testlerde ileri evre pankreas kanseri teşhisi koyduk."

Gözlerim karardı. O an her şey dondu. Ayakta durabildiğime şaşırıyorum.

"Kanser..."

Şehmuz baba... Kalbiyle savaşı yetmedi mi? Şimdi de bu mu? Sanki hayattaki herkes, her şey üstüme üstüme geliyordu.

Doktor devam etti, tedavi süreci, kemoterapi, zamanlama... Hiçbirini duyamadım. Sadece başımı salladım. Tek yaptığım bu oldu. Başımı sallamak.

Tam o an dış koridordan gelen hızlı adımları duydum. Kapı hafif aralıktı, oradan görebiliyordum. Gelen... Yasin'di. Yanında da İpek.

Yüzümdeki her ifade dondu. Yasin başını çevirince beni gördü ama hiç bozuntuya vermedi. Hatta elini İpek'in sırtına koyarak onu içeri yönlendirdi.
Güya üzgünler. Güya.

İçimdeki öfke, ayakta durduğum noktadan taş gibi fırlayıp damarlarıma yayıldı. Artık tutamazdım.

Ayaklarım istemsiz yürüdü onlara doğru. Ve sesim... Sanki içimde bir volkan gibi patladı: "Sen! Sen nasıl bir adamsın?!"

İpek başını hızla çevirdi. Yasin bir adım öne çıkmak istedi ama gözüm zaten ondaydı.

"Bir kadının kocası olacaksın, ama başka kadının çocuğunu onunla paylaşacaksın? Hem de kardeşinin eski sözlüsünden? Hiç mi gururun yok? Hiç mi vicdanın yok?!"

Koridor dondu. Herkesin gözleri üzerimizdeydi. Mahir, bir köşede durmuş, gözleri büyümüş bana bakıyordu. Ama bu sefer durmadım. Bu sefer içimdeki her şeyi dökmeye kararlıydım.

"Sen o kadınla birlikte olup çocuğu Mahir'in üstüne yıktın! Hem de Mahir benimle evliyken! Ve şimdi karının kolunda buraya el ele geldin! Bu ne yüzsüzlük?!"

İpek'in yüzü bembeyazdı. Elini karnına götürmüştü, korunma içgüdüsüyle mi, yoksa söylediklerimin ağırlığıyla mı... bilemiyorum. Yasin başını eğmişti. Öfkem ona yöneldi bu kez.

"Haydi Yasin! Sen konuşsana! Bir kelime et, hadi! O çocuk kimin?"

Kelimeler koridorun duvarlarına çarpıp yankılandı. Tüm hastane sustu. Hemşire bile tepsisindeki dosyaları unutmuş, nefesini tutmuştu. Sessizliği Mahir bozdu. Hayır, hayır... paramparça etti.

MAHİR EFE KARAN

Artık duramazdım.

Damarlarımdan geçen her şey donmuştu. Beni buz gibi yapan, kardeşimin bana yaptığı değil sadece...
İklim'in gözümün önünde, bu kadar haklı bir şekilde parçalanmasıydı. O bana güvenmişti. O gece, ilk defa gerçekleri anlatmaya kalktığımda susmayı seçmiştim. Korkaklığımın bedelini şimdi en ağır şekilde ödüyordum.

İki adım attım. Yasin'e doğru. Sesim ne kadar sakin çıkarsa çıksın, içinde ne varsa sarsıyordu.

"Söylemiyorsan, ben söylerim."

Yasin gözlerini kaldırdı. "Mahir..." dedi, uyarır gibi. Ama o saatten sonra hiçbir şey beni durduramazdı. Omzumdaki her yükü, her kirli sırrı, yere bırakacaktım.

"O çocuk, benim değil. Yasin'in. Benim abimin."

Bir anda zaman durdu.

İpek'in gözleri kocaman açıldı. Dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Gözleri Yasin'e döndü. Ardından bana, sonra tekrar Yasin'e.
O anki bakışı... unutulmaz. Kalbinin bir yerinden bir şeyin koptuğu çok açıktı.

"Ne?" diye fısıldadı, neredeyse duyulmayacak kadar boğuk bir sesle.
"Yasin... Mahir ne diyor? Bu bir... şaka mı?"

Yasin bir adım geri çekildi. Eliyle alnını kapattı. Başını eğdi. Yüzündeki suçluluk, her şeyden beterdi. Ve işte o an... İpek'in içindeki güven binası tuzla buz oldu.

"YALAN DE! Hadi! Lütfen... yalancı de ona Yasin!" diye haykırdı İpek.
"Bu nasıl olur?! Neden?! Ben neydim senin için?!"

Bir anda dizlerinin bağı çözüldü, yere çöktü. Hemşireler panikle koşmaya başladı ama kimse dokunamıyordu. Sanki patlamış bir bombanın ortasındaydık.

Ben sadece İklim'e baktım.
O an, onun gözlerinde yepyeni bir şey gördüm. Acıdan farklı.
Hüzünle karışık bir haklılık.
Bir parça da... bana duyduğu güvensizliğin çürük temelleri.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Demek... doğruymuş.
Gerçekten Mahir'in değilmiş.
Ama... neden bunca zaman sustu?
Bunu baştan bilseydim...
Yine de affeder miydim, bilmiyorum. Ama en azından kendimi bu kadar aptal hissetmezdim.

İçimde tuhaf bir burukluk yayıldı. Sevinç de değildi, rahatlama da. Daha çok bir boşluk...
Koca bir suskunluk çukuru gibi. İçine çekiyor, yutuyordu beni.

İpek hâlâ yerdeydi. Hemşireler gelip ona destek oldu.
Mahir hâlâ karşımdaydı.
Ama ben ona artık hiçbir şey hissetmiyordum.

Yüzüğümü çoktan avucuna bırakmıştım. Şimdi bir şey daha bırakmam gerekiyordu.

"Babanın yanında olmalısın Mahir," dedim. "Ben senin yanında olmayacağım." Ve arkamı döndüm. Adımlarım koridor boyunca yankılandı.

Adımlarım koridorda yankılanırken tek istediğim; kimsenin ardından seslenmemesi, kimsenin peşimden gelmemesiydi. Ve öyle de oldu.

Hastanenin cam kenarında, ucu kırılmış bir sandalyeye iliştim. Önümde devasa pencereler... Dışarısı gri, gökyüzü inatla kapalı. Gözlerim boşluğa takıldı. Düşünmüyordum, düşünemiyordum. Sadece içimde bir şey sessizce ölüyor gibiydi.

O sırada biri yaklaştı. Sessiz adımlar, yavaş bir nefes...

Mert.

Elinde yine bir tepsi. Üzerinde iki çay.

"İyi misin?" dedi, kısık sesle. O kadar yumuşak, o kadar sade sordu ki... Bir an cevap veremeyecek sandım.

Sadece başımı iki yana salladım. "İyi olmaya çalışıyorum," dedim.

Mert eğildi, çayı kenardaki küçük masaya bıraktı. Tam kalkacakken, hastanenin içinden bir hemşire sesi duyuldu.

"Hasta uyanıyor. Şehmuz Bey kendine geldi!"

O an kalbim atlamadı. Mahir'in babasıydı... ama onun da benim hayatımda yeri vardı. Babam gibi olmasa da, Mahir'le hayalini kurduğum "aile"nin bir parçasıydı.

Yerimden kalktım. Ama hemen içeri girmedim. Sadece gözüm kapıya ilişti. Ardından gözüm, bir adım geride durmuş, yüzü paramparça olmuş Mahir'e...

Bu göz göze geliş başka bir şeydi. Ne öfke vardı ne hüzün. Sadece tükenmişlik.

Ama içimden bir ses hâlâ şöyle diyordu: "Geç gelen doğrular... bir ömrü düzeltemez, Mahir."

MAHİR EFE KARAN

Babam gözlerini açtığında zaman durdu.

Yüzü solgundu. Dudaklarının kenarında bir çatlak, nefes alışverişi derin ve yavaştı. Birkaç saniye ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra gözleri bana takıldı. Baktı. Uzun uzun.

"İklim nerede?" dedi.
Sesinde hâlâ o sert ton vardı. Babam kolay kolay yumuşamazdı. Ama bu başka bir şeydi. Sanki gerçekten ilk sorduğu, ilk merak ettiği şey o olmuştu.

Bir an cevap veremedim. Sesim boğazıma düğümlendi.

O sırada kapı aralandı.

İklim... içeri girmeye hazırlanıyordu ama duyduklarından sonra olduğu yere çakıldı.

Babam, zayıf bir sesle "Kızım..." dedi. İklim başını hafifçe eğdi ama içeri adım atmadı.

"Sen gitmeyeceksin kızım... Bu ailede kalacaksın."

İklim'in gözleri donuktu. Ama dudaklarının kenarında küçümseyen bir kıvrım belirdi.

"Ben o ailede hiç olmadım ki" dedi.
Ve döndü.
Hiç tereddüt etmeden çıktı odadan.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

"Ben o ailede hiç olmadım ki."

O kelimeler dilimden çıkarken bile yüreğimin kıyısında sızladı. Ama geri dönmeye niyetim yoktu. Geri adım atmayacaktım. Bunu kendim için yapıyordum artık. Onlar için değil. Mahir için hiç değil.

Kapıyı sessizce kapattım. Koridorun ucundaki pencerelere yürüdüm. Adımlarım ağırdı ama bilinçli. Camın kenarına yaslandım. Ellerim cebimde. Nefesim pus gibi cama değdi, sonra dağıldı. Tıpkı umutlarım gibi...

Ben... neyin parçasıydım ki bu zamana kadar?
Sevilmek için savaş verdim.
Güvenmek istedim.
Bir aile kurabileceğime inandım.
Ama onlar beni hep 'gelin' sandı.
Hiç 'kızları' olmadım.

Ayak sesleri duydum. Sert, tanıdık. Sırtımdan aşağı soğuk bir ürperti indi ama dönmedim. Gözlerimi camdan ayırmadım.

Mahir.

Yanıma kadar geldi. Ama bu defa mesafeyi korudu. Önce konuşmadı. Belki ne diyeceğini bilmiyordu, belki de artık kelimeler yetmiyordu.

"Babama söylediklerin..." dedi sonunda.

Sustum.

"Ben de... aynı şeyi hissettim yıllarca," diye devam etti. "Ama sen bana o evi ev yaptın. O duvarları sıcak. Sessizliği yaşanır kıldın. Benim hatam-"

"Bu sadece senin hatan değil Mahir,"
diye böldüm.
"Ben de hep sustum. İçime attım. Güçlü olmaya çalıştım, ezilmemeye. Ama bu, bizim hikâyemiz değil. Bu, benden alıp senden sakladığınız hikâye."

Bir an durdu.

"Beni hâlâ seviyor musun?" dedi, o sessizlikte.

Başımı yavaşça ona çevirdim. Gözlerim dolmuştu ama akmıyordu yaşlar.

"Sevgi yetmiyor bazen Mahir. Güven kırıldığında, kalbini bile duymuyorsun artık."

O an, Mahir'in bakışında bir şey yıkıldı. Gözlerinde ilk defa yenilgiyi gördüm. Ama bu onun değil, bizim kaybımızdı.

Kapı aralandı bir anda.

Hemşire, "Şehmuz Bey yeniden uyuyakaldı ama durumu stabil. Ziyaretçi alınmayacak bir süre," dedi kibarca.

Mahir başını öne eğdi. Ben tekrar cama döndüm. Dışarısı hâlâ kapalı. Gri gökyüzü bana hiç olmadığı kadar tanıdık geldi.
Benim gökyüzüm, mavilikleri çoktan terk etmişti zaten.

MAHİR EFE KARAN

2 GÜN SONRA

Bazen... bazı şeyleri sadece susarak yaşarsın.

Yıllarca sustum.
İçime attım.
O adamın-o, herkesin saygı duyduğu, 'baba' dediği adamın...
Benim hayatımı nasıl şekillendirdiğini izledim.
Yalnızca izledim.

Ama artık susmak istemiyorum.

O hastane odasına girerken dizlerimde bir ağırlık vardı. Ne babamı o yatakta bu kadar zayıf görmek kolaydı... ne de kalbimde biriken her şeyi konuşmak.

Ama başka yol yoktu artık.

Oksijen maskesinin altında yavaş nefesler alıyordu. Gözleri aralık, bitkin ama uyanıktı. Gördü beni. Başını hafifçe çevirdi. O bakış... yıllardır çözemediğim bir bilmece gibi.

Odanın kapısını kapadım, sandalyesini çekip yanına oturdum. Elini tutmadım. Sadece baktım.

"İyi misin?"
Klasik, anlamsız bir soruydu. Cevap beklemedim.

Sonra içimdeki ses konuşmaya başladı. Yıllardır susturduğum ses. "Ben seni hep uzaktan sevdim, baba."

"Senin gölgene bakarak büyüdüm.
Senin bir lafınla küçüldüm.
Bir bakışınla yok oldum bazen.
Ama yine de... sana benzeyebilmek için dua ettim."

Başımı eğdim. Elimi dizlerimde birleştirdim. Sesim titriyordu ama devam ettim. "Hiç 'aferin oğlum' demedin.
Bir kez bile sırtımı sıvazlamadın.
Ama her başarımı sana yazdım.
Her yenilgimi senden gizledim." Yutkundum. Gözlerim doldu ama izin vermedim. Bu sahne ağlamak için değildi. Bu, yılların tortusunu dökmekti. "Benim karımı görmezden geldin.
İklim'e hiç sıcak bakmadın.
Onu korumadın."

Bir an sustum. Babamın gözleri bana kilitliydi ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Belki suçluydu. Belki pişmandı. Belki de hâlâ anlamıyordu.

"Ben bu evde hiçbir zaman oğul olmadım," dedim, sesimi alçaltarak.

"Yasin senin gözündeki yıldızdı.
Ben karanlıkta kalan gölgeydim.
Bunu kabullenmek ne kadar acı, bilemezsin."

Gözlerim onunkine kilitlendi.

"Şimdi burada yatıyorsun.
Ve ilk defa... seni bu kadar insana benzettim.
Savunmasız, kırılgan, sessiz.
İşte bu hâlin... ilk defa bana yakın geldi baba."

Birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra, boğuk ve yorgun bir sesle konuştu Şehmuz.
Zor duyuluyordu ama kelimeleri kulaklarımda yankılandı.

"Sen... hep fazlaydın Mahir."

Gözlerim kısıldı.

"Ne yaparsan yap... gözüm korktu senden.
Yasin gibi kontrol edemiyordum seni.
Yaktığın yer büyük olur diye korktum."

Gözlerimi kapattım.

Yıllarca onun gözünde eksik hissettiğim yer...
Meğer onun bana yetemeyeceğindenmiş.

"Ben seni sevemedim, çünkü ben babalık etmeyi hiç öğrenemedim," dedi.

O an, içimdeki duvarlar çatladı.

İlk defa... onun da kırık olduğunu gördüm.
İlk defa... ben sadece oğul değil, o da sadece bir adamdı.
Ve bu, ikimizi de yutuyordu.

Odadan çıktığımda...
Omzumdan bir dağ kalkmadı.
Tam aksine, içime çöken başka bir ağırlık vardı.
Yıllarca babamdan duymayı beklediğim o birkaç kelime...
Beni rahatlatacağına, içimi lime lime etti.

Koridor bizimkiler haricinde bomboştu.
Sadece temizlik görevlisinin yavaşça süpürdüğü zemin sesi yankılanıyordu.
Sırtımı duvara yasladım. Ellerim titriyordu.

Tam o an cebim titredi.
Telefon ekranında bir isim parladı.

BERFİN.

Boğazıma bir şey düğümlendi.
Onu en son aylar önce aramıştım. Almanya'daydı. Yüksek lisans, yeni iş, hayat...
Ailemizin 'en uslu'su, en parlak çocuğu.

Bir yandan aramayı reddetmek geçti içimden. Ama sonra...
Açtım.

"Alo?" dedim, sesim kısık.

Karşıdan güçlü ama endişeli bir kadın sesi geldi.

"Abi? Babam hastanede mi gerçekten?"

Derin bir nefes aldım.
Yutkundum.

"Evet, Berfin. Kalp krizi... yoğun bakımda tuttular."
"Şimdilik stabil."

Karşıdan bir anlık sessizlik geldi.
Sonra sesi biraz titreyerek devam etti.

"Neden bana haber vermedin hemen? Neden yine en son öğrenen ben olmak zorundayım?"

Gözlerimi kapattım.

"Kimi arayacağımı bilmiyordum, Berfin. Ev savaş alanına döndü. Herkes bir tarafa savruldu. Babam... benle bile konuşmazken seni nasıl arayayım?"

Berfin derin bir nefes aldı.
"Yarın ilk uçakla geliyorum. Randevularımı iptal ederim. Kimse engel olamaz. Babamı görmek zorundayım."

Gözlerimden yaş süzüldü.
Hem özlemden... hem suçluluktan.

"Berfin..." dedim fısıltıyla.
"Buraya geldiğinde... seni de kırabilir. Herkes gibi. Bu ev... artık eski ev değil."

"Olsun. Belki hâlâ kendimi biraz toparlayabilirim. Sizin gibi kaçmadan."

Cevap veremedim.
O da sustu.

Sonra sadece şunu söyledi:

"Hazır ol abi. Çünkü ben sadece ziyaret etmeye değil, geçmişin hesabını da sormaya geliyorum."

Ve kapattı. Fazla oyalanmadan geri içeriyr girdim.

Hastane koridorunda ışıklar solgun, hava klimalı ama içime işleyen soğuk başkaydı.
Babama dair son duygularımı odada bırakmıştım, ama içimde hâlâ sızlayan bir şey vardı.
Vicdan... yorgunluk... ve en çok da kırılmışlık.

Ayak sesleri duydum.
Hafif, telaşsız... ama tanıdık.
Dönmeden hissettim.
Annem.

Saçları başörtüsünün altından biraz çıkmış, yüzü solgundu.
Ama hâlâ güçlüydü. Her zamanki gibi.
Elinde bir termos bardak vardı. Çay... ya da öyle bir şey.

Yanıma geldi. Hiçbir şey demedi.
Sadece yanımda durdu.

Birlikte duvara yaslandık.
Birkaç saniye.
Sonra annem konuştu.

"Senin içini bilen yok, Mahir."

Yutkundum.

> "Ben de bilmiyorum artık."
Sesim çatallıydı. Duygusuz olmak isterken çatlayan bir tabaka gibi...

Annem derin bir nefes aldı.
"Baban az önce, sen çıktıktan sonra ağladı."

Başımı ona çevirdim. Şaşkınlıkla.

> "Ağladı mı?"

"Bir damla. Sadece bir damla. Ama o adamdan bir damla bile... dünyanın altını üstüne getirir."
Sesi sert değil, kabullenmişti.
Yorgun.

> "Onun gözünden bir damla yaş dökebilmek için kaç yıl sustum biliyor musun?" dedim.
"Kaç yıl ezildim, 'senin adın bu ailede ağır olacak' diye... Ama kendim olamadım anne."
"Ben hiç kimse olamadım."

Annem başını önüne eğdi.
"O seni sevmeyi bilmedi. Ama sevmedi demek değil bu. Bilmedi. Öğretmediler."

> "Ama ben... ben de babası olamayacağım bir çocuğa sahipmişim gibi yaşadım."
"İklim'e... her şeyi söylemek istedim. Ama önce ailem araya girdi, sonra ben korktum."
"O kadar çok şeyin arasında kaldım ki... artık o kıza 'ben seni seviyorum' demek bile bana düşmüyor gibi geliyor."
Sesim çatladı, boğazım düğümlendi.

Annem gözlerini kısıp yüzüme baktı.
"Bir kadına sevmek yetmez, Mahir. Onu taşıyabilmek gerek. Kendi yükünü üstlenemeyen adam, kimseye omuz veremez."

Sustum.

"Baban seni çözemez artık. Ama sen onu çözebilirsin. Anlamak için değil... affetmek için değil..."
"...senin çocukların olduğunda onlara benzemeyesin diye."

Gözümden bir damla yaş süzüldü.
Ve ilk kez, utanmadım.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Adımlarım yavaş ama kesindi.
Karanlık sokak lambalarının altında gölgem uzun uzun uzuyordu.
Üzerimde ince bir hırka, içimde boğuk bir savaş vardı.

Babam hastanede...
Mahir... Mahir yıkılmış bir kale gibi önümde duruyordu artık.
Ama ne ilginç, o yıkıntının altında hâlâ beni çağıran bir şey vardı.
Ne olduğuna karar veremediğim bir his.

"Ben o ailenin parçası olmadım..."
Hastanede söylediğim son cümleydi bu.
Ve ilk defa doğru bir şey söylemiş gibi hissediyordum.

Kaldırım taşlarına bakarak yürürken, içimdeki sesi susturamadım:

"Bir zamanlar onunla bir ev hayal etmiştin."
"Ama o seninle olan her şeyi susarak tüketti."
"Sen hayal kurarken, o korktu."

Ayağım bir taş parçasına takıldı.
Birkaç saniye durup gökyüzüne baktım.
Bulutların arasından ay görünüyordu.
Soğuktu.

Ben de öyleydim.

Küçük bir çocuk ağlaması geldi kulağıma... Uzak bir evin içinden.
Baktım, tanımadığım bir pencere...
Ama o ses, bana çok tanıdık geldi.
Bebek...
Bir bebek sesiyle çatırdayan duvarlar...

"O çocuk Mahir'in değilmiş..."
Ama Mahir bana bunu zamanında söylemedi.

Ve bu yüzden, affedemedim.
O lafları geldi akkıma.

~Senin gibilerin neyi hak ettiğini zaten ben bilirim, İklim. O çocuk... benim değil! Ve seninle aynı havayı soluduğum için utanıyorum!"

~O çocuk benim değil, o senin gibilerin hiç hak etmediği... Benim kanımı taşıyan değil, benim gibi olmaya layık olmayan birinin çocuğu!"

~Benim hayatım, benim seçimlerim!" diye bağırdı. "Sen ne biliyorsun ki benim ne yaşadığımı?"

...

Eve döndüğümde saat sabahın ilk ışıklarına yakındı.
Mardin'in o eski taş evlerinin arasında yürürken ayaklarım betona değil, kırık kalbime basıyormuşum gibi hissediyordum.

Kapıyı yavaşça açtım. Sessiz olmama gerek yoktu aslında, çünkü herkesin içinde sustuğu bir geceydi bu. Ama yine de... içimde bir çığlık vardı ve onu bastırmak için sessizliğe tutundum.

Salondan loş bir ışık geliyordu.
Babam...

Birkaç adım attım.
Duvardaki saatin tik taklarıyla yarışan bir şey vardı içimde.
Yorgunluk değildi sadece.
Kırılganlık. Ve garip bir kabulleniş.

Babam kanepeye yan yatmış, battaniyeye sarılmış, gözleri uykusuzluktan şişmişti.
Ama beni görünce doğruldu.

"Geldin," dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı.

Başımı eğdim.
Oturmak istemedim ama ayakta da kalamadım.
Sessizce koltuğa oturdum. Dizlerimi göğsüme çektim. Küçük bir çocuk gibi.

"Babanın durumu nasıl?" diye sordu.

"Stabil... ama hastalık... iyi bir şey değilmiş," dedim.

"Kanser."

Sessizlik oldu.

O bile birkaç saniyeliğine nefesini tuttu.
Sonra başını eğdi. Ellerini birbirine kenetledi.

"Mahirinle kavga etmişsiniz," dedi bir anda.
"Yüzüğünü çıkarmışsın."

"Sadece yüzüğü değil... ona inancımı da bıraktım."
"Bir kadın her şeye dayanabilir baba. Ama göz göre göre kandırılmaya değil."
"Beni sevdiğini söylüyordu ama sessizliğiyle içime bir hançer sapladı."

Babam başını yavaşça salladı.
"Aşk... bir çividir kızım. Ya seni bir yere sabitler... ya da durmadan acıtır."

Gözlerim doldu.
Ama bu sefer ağlamadım.
Yutkundum sadece.

"Ben onun için kendi geçmişimi sıfırladım. Kız olmaktan, gelin olmaktan, anne olmaktan vazgeçtim bir ara... Sadece onunla yürümek istedim."
"Ama o her adımda susmayı seçti. O susunca... ben de yok oldum."

Babam bana döndü. Gözlerinde ilk kez bir şey gördüm.
Kabul. Ve... pişmanlık.
Ama Mahir için değil.
Benim için.

"Ben seni büyütürken hep güçlü olmanı istedim. Ama güçlü olmanın, her şeyi sineye çekmek olmadığını... geç öğrendim."

"Senin kızın hâlâ güçlü baba. Ama bu sefer susarak değil... bırakarak güçlü kalacağım."
"Artık kimsenin eksiğini tamamlamayacağım."

O an, babam bana ilk kez arkadaş gibi baktı.
Koruyan değil, anlayan gibi.
Ve bu benim için bir savaş kazanmaktı.

MAHİR EFE KARAN

Sabaha karşı...
Rüzgâr hafifti ama içimdeki boşluğa çarpıp uğuldayan bir kasırga gibi esiyordu.
Adımlarım beni nereye götürdüğünü bilmeden getirmişti yine aynı yere:
İklim'in kapısının önü.

Evin içi karanlıktı.
Işık yoktu. Ses yoktu.
Ama sanki içeride onun sesi hâlâ yankılanıyordu kulaklarımda.

Cebimden buruşturduğum mektubu çıkardım.
Ne kadarını yazabildim bilmiyorum.
Ama içimdeki kelimeler artık orada kilitliydi.

Zarfın üzerine hiçbir şey yazmadım.
Sadece kapının altına bıraktım.

Gözüm bir pencereye kaydı.
Perde aralıktı ama karanlık, içeriyi gizliyordu.

Sustum.
Ona bağırmak, açıklamak, özür dilemek...
Artık hiçbiri hak gibi gelmiyordu bana.
Çünkü sessizliğimle yaktığım bir kadına, kelimelerle su dökemezdim.

Ama yine de içimde söylediklerim vardı.
Ve bu benim iç sesimdi:

"İklim...
Ben susmayı, korumak sanmıştım.
Senin gözlerinin içine bakıp yalan söylemedim ama... gerçekleri de sustum.
Sessizliğimle seni terk ettim.
Belki de en büyük yalan, 'açıklayacaktım' yalanıydı.
Çünkü içimde hep o zaman gelmeyecek gibiydi.
Sen çok haklıydın.
Ve ben seni, en haksız zamanda yaraladım.
Affetme.
Affedersen, kendini incitirsin.
Sadece bil:
Bir gün gözlerin başka bir gözde ışıldarsa...
Ben hâlâ o ışığa uzaktan bakan adam olacağım."

Adımlarımı geri çektim.
Ama her geri adımda içimden bir parça daha düştü yere.

Belki de gerçek aşk...
Sahip olmak değil, elinden gelen her şeyi verip gidememekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.