ÇEKİM

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: ÇEKİM

Gözlerimi açtığımda perde aralığından süzülen güneş ışığı yüzüme vuruyordu. Gözüm hemen sağ tarafa kaydı.

Mahir...
Koltukta, başı geriye düşmüş, ayakta uyumaya direnmiş gibiydi.
Yüzünde hâlâ geceyi uyumadan geçiren bir yorgunluk vardı.
Ama bir şey daha vardı: iç huzuru.

Kalkıp yatağın ucuna oturdum.
Sessizliği bozmak istemedim.
Ama içimde bir şey, o anı kaydetmek ister gibi baktı ona.

"Yanımda kal dediğimde kalacak biri olduğunu bilmiyordum," diye geçirdim içimden.
Belki hâlâ birçok cevabım yoktu, ama bir şeyi hissediyordum:
Mahir'in varlığı, korkularımın üzerine serilen ilk battaniye gibiydi.

Kalkıp perdeyi biraz daha araladım.
Konağın bahçesi sessizdi. Her şey sanki yeni başlıyormuş gibiydi.

O sırada Mahir mırıldanarak uyandı.
Başını kaldırdı, gözleriyle beni aradı.

"Uyandırdım mı?" diye sordum sessizce.
Başını iki yana salladı. "Hayır," dedi. "Zaten uyanıktım. Uyuyamadım pek."

Sustu.
Sonra ekledi. "İyi misin?"

İlk kez o soruya tereddütsüz cevap verdim. "Sanırım... ilk defa gerçekten iyiyim."

&&&

Kahvaltı masasındaydık.
Ben, Mahir, annesi Züleyha Hanım ve birkaç yardımcı. Sadece üçümüz vardık. Diğerleri yoktu.
Sessizlik hâkimdi ama öyle gergin değildi.
Sadece... alışılmaya çalışılan bir yeni düzendi bu.

Önümdeki zeytini tabağımda bir o yana bir bu yana çevirirken, Hülya Hanım aniden konuştu:

"Miray, yumurtanı beğenmedin mi kızım?"

Başımla hafifçe gülümsedim.
"Yok, tam tersi. Ellerinize sağlık."

Gülümsedi kadın.
Ama yüzündeki kırılgan merak, bana tanıdık geldi.
Sanki "bizden biri misin?" diye sormak istiyordu sessizce.

Mahir tek kelime etmemişti.
Ama varlığı, arkamda duran bir dağ gibiydi.
Güçlü, sessiz, yıkılmaz.

Kahvaltıdan sonra biraz bahçeye çıktım.
Yavaş yavaş tanımaya çalıştığım bu konağın taş duvarları, artık o kadar da soğuk gelmiyordu.
Her adımda biraz daha benimsiyordum.

Mahir yanıma geldi.
Yanıma oturdu, ama dokunmadan, zorlamadan.

"İstersen öğleden sonra seni ahırlara götüreyim," dedi.
"Buraya gelen herkes bir defa orayı görmeli."

Kafamı çevirdim, dudaklarıma istemsizce bir gülümseme yerleşti.

"Seninle at çiftliği gezecek kadar alıştım mı buraya?"

Omzunu silkti.
"Alışırsın. Zor değil. Sadece... zaman."

Ve o an fark ettim ki, zamanla ilgili en güzel şey...
Artık onu birlikte geçiriyor olmamızdı.

&&&

Ayakkabılarımı giyerken Mahir kapının önünde beni bekliyordu.
Bugün ilk kez konağın dışına çıkacaktım.
İçimde hem bir rahatlama hem de tanımlayamadığım bir merak vardı.
Mahir'le baş başa... ama sessiz bir baş başalık bu.
Zorlamayan, acele ettirmeyen.

Tam montumu giymek üzereydim ki içeriden küçük bir ses yükseldi:

"Beni de götürün!"

Başımı çevirdim.
Merdiven başında, elinde peluş tavşanı, yüzü heyecanla parlayan küçük bir kız: Alya.

Yanımıza koşarak geldi.
Gözlerini Mahir'e dikti.

"Ben de çiftliği görmek istiyorum. Hep evdeyim zaten!"

Mahir kısa bir an ona baktı, sonra bana döndü.
Gözleriyle "senin için sorun olur mu?" diye sordu.
Gülümsedim.

"Tabii ki olur mu hiç? Hem bana da rehberlik eder."

Alya sevinçle el çırptı.
Koşarak montunu ve botlarını aldı, öyle hızlı giyindi ki biz bile şaşırdık.

YOLCULUK BAŞLADI.

Arabanın arka koltuğunda Alya pencereye yapışmış gibiydi.
Her ağacı, her kuşu, her taşı işaret ederek "bak oraya, buraya!" diye neşeyle anlatıyordu.
Ben önde, Mahir direksiyon başında.
Gözüm ara ara dikiz aynasına kayıyordu.
O ne kadar sessizse, Alya o kadar canlıydı.
Ama o uyum... tuhaftı, güzeldi.

Çiftliğe yaklaştığımızda toprak yola saptık.
Mahir camı biraz araladı, dışarıdaki toprak ve ot kokusu içeri doldu.

"İşte," dedi Mahir, "burası bizim yer."

Kapıdan içeri girdiğimizde geniş, açık bir alan karşıladı bizi.
Ahırlar, etrafta dolaşan birkaç tay, uzak köşede ot yiyen beyaz bir at.

Alya büyülenmiş gibiydi.

"Gerçek atlar! Canlı atlar! Kocamanlar!"

Ben de etkilendim.
Ama Mahir'in buraya başka bir gözle baktığını fark ettim.
Burası sadece bir çiftlik değil, onun geçmişi gibiydi.
Anıları, sessizlikleri, belki çocukluğu.

Ve şimdi... o alana ben vardım.
Alya'nın kahkahası yankılanırken, Mahir bana kısa bir bakış attı. Ama ona bakmayarak odağımı alyaya verdim.

Alya, çimenlerin üstünde yalınayak koşturan bir kuş gibi neşeyle dolanıyordu.
Elini her ata uzatıyor, korkmadan konuşuyordu onlarla.

"Bu hangisi amca?"
"Bu mu Kıvılcım? Hani annem bana anlatmıştı..."

Mahir gülümsedi.
"Yok o değil. Kıvılcım içeride. Daha yaşlı artık, çok gezmiyor."

Onun bu kadar hafifçe gülümsemesi bile içimi ısıttı.
Burada başka bir Mahir vardı.
Sessiz ama daha açık, daha... içten.

"İster misin Alya'yı bindirelim?" dedi sonra bana, gözleriyle Alya'yı işaret ederek.
Bir an duraksadım.
Alya da duymuştu zaten.

"Evet evet evet!" diye sevinçle zıpladı. Ama ben içgüdüsel olarak elini tuttum. "Hemen değil," dedim gülerek. "Önce bir tanısın atı."

Mahir başını salladı.
Ahırdan dışarı beyaz, sakin bir at çıkardı.
Adı Gölgeymiş.

"Bu en sakinimiz," dedi. "Herkesin ilk bindiği attır."

Alya'nın gözleri büyüdü.
Atın boyuna ulaşamasa da, burnuna dokunabildi.
Gölge başını hafifçe eğdi, Alya'nın elini kokladı.
Sonra şaşırtıcı bir sakinlikle durdu.

Alya kahkahasını tutamadı.
"Bak, beni sevdi!"

Mahir atın yanına geldi, Alya'yı nazikçe kucağına alıp tırıs gezinti için eyere oturttu.
Yanında durdu, atı ipinden tuttu.

"Merak etme, sadece birkaç adım," dedi bana.
Gözlerimle ona "güveniyorum" der gibi baktım.

Alya at sırtında, Gölge'nin yavaş adımlarında çocuk kahkahalarıyla dans ederken, ben ahırın yanındaki eski bir tahta banka oturdum.
Gözüm Mahir'deydi.

Elini dikkatle atın boynuna koymuş, diğer eliyle ipi tutuyordu.
Ama yüzü... yüzü geçmişte bir yere bakar gibiydi.
Dalıp gitmişti.

Bir süre sonra döndü yanıma geldi, sessizce oturdu.

"Sık sık gelir misin buraya?" dedim.
Sadece başını salladı.
Sonra gözlerini kısıp uzaklara baktı.

"Babamın atı burada doğmuştu. O vefat ettikten sonra Gölge doğurmuştu. Ben sahiplendim.
Her sabah gelirdim, bazen konuşurdum bile.
İnsan atlarla konuştuğunda yargılanmıyor."

Sustu.

"Çocukken çok yalnızdım İklim" dedi yavaşça. "Konakta çok kalabalıktık ama... içim hep sessizdi.
Bu çiftlik... sesimi ilk duyduğum yerdi."

Boğazım düğümlendi.
Bir şey demedim.
Sadece yakınına biraz daha kaydım.
Omzuna değil, kalbine yakın olmak istedim.
Bir kelime etmeye gerek kalmadan yanında olduğumu hissettirmek istedim.

O an, Alya'nın sesi duyuldu: "Miray ablaaa! Bak ben atla yürüyorum!" Gülümsedim, el salladım ona.

Sonra Mahir'e döndüm, gözlerim gözlerine değdi. "Sen artık yalnız değilsin." Sadece sustu.
Ama gözlerinde ilk kez kırılmamış bir umut parladı.

Alya'nın heyecanı yavaş yavaş dinerken, Mahir bana döndü.
"Hazırsan sıra sende," dedi.
Şaşırdım.
"Yok artık. Ben çocuk değilim, düşerim."
Gülümsedi.
"Sen düştüğünde de tutarım."

Beni, hiç acele etmeden, yavaşça Gölge'nin yanına götürdü.
Gölge hâlâ sakin, sanki her adımımı hissediyor gibiydi.

"Sol ayağını üzengiye koy, evet, şimdi elimden tut..."
Koluma nazikçe dokundu.
Temasımız çok hafifti ama yüreğimde yankısı büyüktü.

Yavaşça eyere çıktım.
Gözlerimi kapattım.
İlk kez... yüksekteydim.
Ama korkmuyordum.
Çünkü Mahir hemen yanı başımdaydı.

"Hazır mısın?" dedi alttan.
Sadece başımı sallayabildim.

Gölge birkaç adım attı.
İlk başta kontrolsüz gibiydim ama Mahir her an yanımdaydı.
Bir elimde atın yelesi, diğer elimde onun sesi...

"Dik dur, nefes al... bırak kendini. At hisseder," dedi.
Sesi öyle sakindi ki, bedenim gevşedi.
Adımlar ilerledikçe ben de o ritme karıştım.

O an... rüzgar yüzüme vurdu.
Gözlerim doldu.
Ne zamandır böyle özgür hissetmemiştim?

Döndüm, Mahir'in gözlerinin içine baktım yukarıdan.

"Ben uçuyorum..."
O gülümsedi.
"Ben de seni izliyorum." tebessüm ederek öne döndüm. Karnımın guruldayışını farkedrn mahir gözlerini kısarak bana baktı.
"Acıktın mı?" Hevesle başımı salladım.

Mahir atın dizginini yavaşça çekti, Gölge durdu. Ben hâlâ eyerin üzerindeydim ama artık korku değil, bir huzur taşır gibiydim. Alya koşarak yanımıza geldi, gözleri hâlâ pırıl pırıldı.

"Miray abla, çok güzel değil mi?!"
"Harika..." dedim nefes nefese. "Gerçekten... harika."

Mahir elini uzattı, inmem için destek verdi. Toprak zemine basınca içimden bir minnet geçti—bu sadece bir gezinti değildi. Bu, bir dönüşümdü.

"Acıktın demiştin," dedi Mahir, hafifçe göz kırparak.
Alya hemen atıldı: "Ben de acıktım! Piknik yapalım mı? Ne olur!"

Gülümsedik. Zaten Mahir'in planı buymuş gibi, ahıra doğru yöneldi. Biraz sonra elinde eski bir piknik sepetiyle döndü. Alya heyecanla sepetin peşine takıldı, ben de ardından.

Çiftliğin kenarında, geniş bir ceviz ağacının gölgesinde durduk. Mahir örtüyü serdi, Alya sepetin içindekileri tek tek çıkarıp dizdi: domates, peynir, zeytin, haşlanmış yumurta, ekmek, bir termos dolusu çay ve üç metal bardak.

"Bu tam bir köy kahvaltısı!" dedim gülerek.
Mahir omzunu silkti. "Hazır alınmış şeyler yok, ama doğaldır."

"Doğal olan her şey güzeldir," dedim, gözlerim ona takılı kalarak.

Alya peynirden büyükçe bir lokma ısırırken konuştu:
"Bence bu dünyanın en güzel yeri!"
Haklıydı.

Kuş sesleri arasında, çayın buharı yüzümüze vururken, aramızdaki sessizlik bile huzur doluydu. Mahir bir ara sessizce uzandı, bir kiraz dalından kopardığı yaprağı elinde çevirmeye başladı.

"O kadar çok kalabalığın içindeydim ki," dedim, "böyle birkaç kişinin olduğu bir an... fazlalıksız... sanki gerçek olan buymuş gibi geliyor."
Mahir başını salladı, çayından bir yudum aldı.
"Aynı duygudayız."

Alya biraz uzaklaşıp çiçek toplamaya başladı. Bizse sessizliğin içinde birbirimizi duyuyorduk.

O an hiçbir şey söylemesek bile her şey söylenmişti.

Bir süre sonra Alya yanımıza döndü, elinde küçücük papatyalardan yapılmış yamuk bir taç vardı.

"Bunu Miray abla için yaptım!"
Başımın üstüne koydu, biraz yana kaydı ama hiç bozmadım.
"Çok yakıştı," dedi Mahir.

Ben gülümsedim.
"Burada olmak... insanın içini temizliyor."

Mahir bana döndü, gözlerinde o tanıdık ama artık daha açık bir bakış vardı.
"Belki de bazı yollar, sadece dönmek için değil... kalmak içindir."

Alya, Gölge’ye yeniden çiçek gösteriyor, çocukça sorular soruyordu.
Ben Mahir’e baktım.
"Ben kalabilirim..." dedim yavaşça.

O gülümsedi.
"Sana burada yer var, İklim.

&&&

Piknikten sonra güneş yavaş yavaş batıya eğilmişti. Gökyüzü pembeyle turuncu arasında gidip gelen büyüleyici bir renge bürünmüştü. Alya çimenlerin üstünde uzanmış, bulutlara şekil veriyordu. Mahir sessizce toparlanmaya başlamıştı, ben ise hâlâ ağacın altında oturuyordum, bu anın bitmesini istemiyordum.

Mahir bana yaklaştı.
"İstersen kalabiliriz bu gece," dedi.
Şaşkınlıkla döndüm.
"Gerçekten mi?"
"Misafir odamız var. Alya zaten yorgun... sen de yavaşlamak istersin belki."

Gülümsedim.
"Aslında... evet."

O akşam çiftlik evinin içi yumuşak bir lambayla aydınlandı. Alya, bir battaniyenin altında erkenden uyuyakaldı. Mahir mutfağa geçti, sobanın üzerine bir tencere koydu.

"Ne yapıyorsun?"
"Gelenektir," dedi. "Misafire çorba yapılır. Ama bizim çorbamız biraz farklı..."

Göz kırptı, sonra hafifçe buharı tüten tencereyi gösterdi.
"Vamit."
Şaşkın şaşkın baktım.
"Vamit ne?"

Güldü.
"Ben uydurdum. İçinde biraz erişte var, biraz yoğurt, azıcık limon ve bolca sarımsak. Ama en önemlisi... yanında sohbet edilir."
Kahkaha attım.
"Bu tarif değil, felsefe!"

Birlikte tezgâhın etrafında oturduk. Buhar üstümüzü sararken ben çorbayı üfledim.
"Çok güzel kokuyor..." dedim.
"Tadı da öyle," diye cevapladı Mahir.

İlk kaşığı aldıktan sonra ikimiz de sustuk. Çünkü gerçekten de tadı geçmişten bir yer gibiydi. Sıcaktı, tanıdıktı, insanın içini sarıyordu.

"Belki de," dedim kaşığımı karıştırarak, "bazı insanlar da böyle... içini ısıtan, tanımadığın hâlde güven veren."
Mahir gözlerini bana kaldırdı.
"Sen o insanlardan mısın?"
"Bilmem," dedim, "ama öyle biriyle aynı masadayım." Sohbet ederek çorbalarımızı hemen bitirmiştik.

Alya çoktan derin uykudaydı, battaniyenin altından sadece peluş tavşanı görünüyordu. Mutfağın sobasında çıtırdayan odun sesleri eşliğinde Mahir’le karşılıklı oturuyorduk. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ne eksik, ne fazla.

Uzun bir süre hiç konuşmadık. Gecenin o derin sessizliğinde çorbanın tadı, odun kokusu, dışarıda ara sıra öten bir baykuş... her şey olması gerektiği gibiydi. Belki de mutluluk buydu—yüksek sesli kahkahalar değil, kalbin attığını duyacak kadar derin bir sessizlikti.

"Sabah erkenden uyanalım mı?" dedim.
"Neden?"
"Alya’yla kümesteki yumurtaları toplayalım. Belki sonra birlikte taze ekmek yaparız."
Mahir gülümsedi.
"Sen buraya çabuk alıştın."
"Ben alışmadım," dedim yavaşça, "ben buraya aitmişim meğer."

Mahir başını eğdi, bir an dudağının kıyısı kıpırdadı.
"İyi ki geldin, Miray."

O gece misafir odasına çekildiğimde, pencereden gökyüzüne baktım. Yıldızlar netti. Uzak değildi hiçbiri. Sanki buradan göz kırpıyorlardı.

Battaniyeyi üzerime çekerken tek bir düşünce vardı içimde:
Bazen bir yer değil, bir insan seni evinde hissettirir.

Ve ben... sonunda kendime bir ev bulmuştum.

Sabah, horozların sesinden çok önce gözlerimi açtım. Çiftlik sessizdi, derin bir uykuya bürünmüş gibiydi. Pencereden baktım; hafif bir sis çimenlerin üzerinde dans ediyordu. Gökyüzü hâlâ griydi ama güneşin geleceği belliydi.

Yavaşça odadan çıktım, Alya hâlâ uykudaydı. Sessiz adımlarla mutfağa indim. Mahir çoktan uyanmıştı. Soba yanıyordu, kahve kokusu yayılıyordu.

"Beni beklemeden kahve yapmışsın," dedim hafif alayla.
"Senin kalkacağını hissettim," dedi, bana bir kupa uzatarak.
"Atlar kadar içgüdülüsün."

Gülümsedik.

Kahveler elimizde, dışarı çıktık. Çiftliğin arkasında hafif eğimli bir tepe vardı. Mahir eliyle orayı işaret etti.

"Gel. Oradan güneşin doğuşu çok net görünür."

Sessizce yürüdük. Ayaklarımız çimenleri ezdikçe sabahın serinliği tenimize değdi. Tepeye vardığımızda, doğu yavaş yavaş kızarmaya başlamıştı. Sis yavaşça çekiliyor, ufuk belirginleşiyordu. Birkaç kuş ötüşmeye başlamıştı bile.

O an hiçbir şey söylemedik.

Sadece birlikte durduk. Aynı yöne bakarken, aynı şeyi hissettiğimizi fark ettim: yeni bir başlangıç.

"Bu sessizlik..." dedim sonunda, "bazen sözcüklerden daha çok şey anlatıyor."
Mahir başını salladı.
"Çünkü burada herkes kendi sesini duyabiliyor."

Bir süre sonra Alya’nın sesi duyuldu uzaktan:
"Miray ablaaa! Mahir amcaaaa! Beni beklemeyin!"

Koşarak geldi yanımıza. Kucağında peluş tavşanı hâlâ vardı.

"Güneşi mi izliyorsunuz? Ben de istiyorum!"

Üçümüz birlikte oturduk. Mahir ortada, ben bir yanında, Alya diğer yanında. Başını onun koluna yasladı, uykulu gözlerle güneşe baktı.

"Bugün ne yapalım?" diye sordu.
"Yumurtaları toplarız," dedim.
"Sonra birlikte ekmek yaparız," diye ekledi Mahir.
Alya gözlerini kapattı.
"Sonra ne yaparız biliyor musunuz? Sonsuza kadar burada kalırız."

İçimiz ısındı.

Belki de gerçekten sonsuzluk, bir sabahın kokusunda, bir çocuğun gülüşünde ve sessizce yan yana durabilen iki kalpte saklıydı.

&&&

Alya kümesten gelen tiz bir çığlıkla sevinçle koşuyordu:
“Sekiiiiz! Sekiz tane yumurta buldum!”

Elindeki küçük sepette dikkatle taşıdığı yumurtaları mutfak masasının üzerine bırakırken gözleri ışıl ışıldı. Mahir ona aferin der gibi başını salladı.
“Sen bu işin ustası oldun artık.”
Alya kıkırdadı. “Ben çiftlikte kalayım mı hep? Okula da buradan giderim!”

Ben güldüm, sonra mutfağın ortasında duran masaya un serpiştirmeye başladım.
“Sözümüz vardı, hatırladınız mı? Bugün birlikte ekmek yapacağız.”

Mahir kollarını sıvadı. Alya’nın gözleri merakla açıldı.
“Ben karıştırmak istiyorum!”
“Ben yoğurmak!”
“Ben de hamuru izleyeceğim,” dedim gülerek. “Şaka şaka, hep birlikte yapacağız. Ama önce kolları sıvamak şart.”

Mutfağa o anda sıcaklık yayıldı. Sadece sobanın ısısı değil bu—bizden gelen bir coşku, bir birliktelikti. Yavaşça unu geniş bir kaseye eledim. Alya büyük bir ciddiyetle suyu ölçtü. Mahir ise mayayı bir küçük kapta eritip getirdi.

“Hazır mısınız?” dedim.
Alya başını sertçe salladı.
“Un savaşına hazııır!”

“Aman diyeyim!” dedim gülerken. Ama çok geçti—Alya’nın küçük elleri bir anda havaya un savurmuştu.

Mahir başını geriye attı.
“Bu iş yaş,” dedi.
“Sen başlattın!” diye bağırdı Alya.
“Ben mi?” dedim şok taklidi yaparak.
Ama göz göze geldiğimiz an kahkaha patladı.

Hamuru yoğurmaya başladık. Önce Mahir ellerini kaseye daldırdı, sonra ben onun ellerine yardım ettim. Un avuçlarımıza yapıştı, parmaklarımız arasında yapışkan bir doku oluştu. Mahir’in parmaklarıyla benimkiler zaman zaman dokunduğunda sanki kalbim de karışıyordu o hamura.

Alya kendi küçük hamur topunu yapıyordu bir kenarda.
“Benimki kalp şeklinde olacak!”
Mahir gülümsedi.
“Seninki bizimkinden çok daha güzel olacak gibi.”

Yarım saat geçti. Hamur dinlenmeye bırakıldı. Üzerine nemli bir bez serdim.

“Şimdi kabarmasını bekleyeceğiz,” dedim.
Alya sabırsızlandı. “Ama ne kadar bekleyeceğiz ki?”
Mahir cevapladı: “Sabır, güzel şeylerin mayasıdır.”

Ben bu söze karşı koyamadım. Yavaşça Mahir’e baktım.
“Sen bu cümleyi nereden öğrendin?”
“Dedemden,” dedi. “Ekmeği sabırsız yaparsan pişerken çatlar, içi ham kalır. Ama beklersen... içi yumuşacık olur, kabuğu çıtır çıtır.”

Bekleme süresince Alya mutfakta kendi kendine türküler mırıldandı, Mahir ise pencerenin önüne geçip dışarıya bakarak iç geçirdi. Ben o anı, durgunluğun güzelliğini izledim. Üçümüz, aynı mutfakta, aynı hamurla yoğrulmuş gibiydik.

Hamur kabardığında Alya küçük bir çığlık attı.
“Bakın! Kocamaaaan olmuş!”
“Hazırız,” dedim.
Şekil vermeye başladık. Ben klasik yuvarlak yaptım. Mahir ince uzun. Alya ise...
“Bu bir unicorn ekmek!” dedi.
Baktık, gerçekten de kafası başka, kuyruğu başka bir şekildi.

Fırına koyduk ekmekleri. O anda mutfağın havası değişti. İlk koku geldiğinde Mahir derin bir nefes aldı.
“İşte bu... çocukluğumun kokusu.”

Ben gözlerimi kapattım.
“Sanki içim yumuşuyor bu kokuda.”
Alya ise zıplıyordu:
“Bunu her gün yapalım mı? Her gün ekmek kokusu olsun evde!”

Fırından çıktıklarında altın sarısıydılar. Üzerleri çatlamış ama içleri yumuşacık görünüyordu. Birini hemen kestik. Buhar yükseldi. İçine tereyağ sürdüm, Mahir yanında zeytin getirdi.

İlk ısırıkta sessizlik çöktü.

Çünkü bazı tatlar konuşmayı gereksiz kılar.
Çünkü bazen ekmek, sadece karın doyurmaz.
Bazen ekmek, kalp doyurur.

Ve o sabah...
Biz üç kişi değil, tek bir masa gibiydik.
Yavaş mayalanan, ama bir kez kabarınca kolay kolay sönmeyen bir bağın ortasındaydık.

&&&

Alya, piknik örtüsüne sarılıp arabanın arka koltuğuna kıvrılmıştı. Uykuyla uyanıklık arasında peluş tavşanına sarılıp mırıldanıyordu:
“Gölge… un… sıcak ekmek…”

Ben camdan dışarı bakıyordum. Çiftliğin toprak yolu ardımızda kalmış, ağaçlar bir bir geri çekilmişti sanki. Mahir direksiyon başındaydı, ama gözlerinde o alışık olduğum uzaklık yoktu artık. Daha yakın, daha buradaydı.

“İlk defa...” dedim sessizce, “bir yerden dönmek istemedim.”
Mahir göz ucuyla bana baktı.
“Ben de.”
Bir süre sustuk. Sessizlik artık yabancı değildi. Dosttu.

Konağın çatısı uzaktan göründüğünde içimde bir burukluk belirdi. Sanki çiftlikte bıraktığım o içtenlik, buraya sığmayacak gibi hissediyordum.

Avlu kapısından geçerken, Alya gözlerini açtı.
“Geldik mi?”
“Geldik güzelim,” dedim.
“Keşke Gölge de bizimle gelseydi...”
Mahir başını çevirmeden cevapladı:
“Gölge orada mutlu. Ama sen istersen yine gideriz.”

Alya gülümsedi, gözlerini yeniden yumdu. Bu kez rüyasında çiftlik vardı, biliyordum.

Konağın içine adım attığımızda ortam bambaşkaydı. Yüksek tavanlar, ağır perdeler, mermerin serinliği… Hepsi bir anlığına yabancı geldi bana.

Montumu çıkarırken Mahir’e döndüm.
“Sen burada büyüdün, değil mi?”
“Evet,” dedi. “Ama bazen o kadar büyüktü ki... içimde küçülürdüm.”
“Artık küçülmene gerek yok,” dedim. “Biri yanındaysa, yerin küçüklüğü değil kalbin genişliği belirler her şeyi.”

Bir anda Alya araya girdi.
“Ben odama gidiyorum! Peluşuma ekmek kokusu sinmiş, onu yıkamam lazım!”

Gülerek yukarı koşturdu.

Ben ve Mahir, baş başa kalmıştık yine. Ama bu sefer sessizlik ağır değil, hafifti.
Mahir, içten bir tebessümle bana baktı.
“Sen konağa değil... bana döndün gibi geliyor.”
Ben de gülümsedim.
“Belki de... her yere seninle dönmek istiyorum.”

Salonun loş ışığında Mahir yavaşça bana doğru yürüdü, ama o ciddiyet yerine hafif bir gülümseme yerleşmişti yüzüne. Adımlarını biraz abartılı, neredeyse tiyatral bir şekilde attı.

“İklim,” dedi, kaşlarını kaldırarak, “Biliyorum, ben biraz tehlikeliyim. Yani... bu kadar yakın durunca insanlar genelde iki kere düşünür.”

Bir eli cebine kaydı, diğer eliyle bana doğru esprili bir şekilde parmak salladı. “Ama merak etme, bugün yalnızca hafifçe sapıtıyorum.”

Gözlerimle onu uyarırken, o kahkahasını boğmaya çalıştı. “Şaka yapıyorum, şaka! Ama bak, bu kadar yaklaştım ya, sanırım sen de hoşuna gitmedi değil mi?”

Küçük bir tebessümle karşılık verdim.
“Sen sınırları zorlamayı seviyorsun, değil mi?”
“Tabii ki! Hayat kısa, biraz da eğlenmek lazım,” dedi, göz kırparak.
Sonra biraz daha yaklaştı ama bu kez biraz daha dikkatliydi; sınırları hafifçe zorlamakla, aşmak arasında ince bir çizgi vardı ve o bunu çok iyi biliyordu.

“Bak,” dedi alçak sesle, “ben böyleyim işte. Hem biraz sarkastik, hem biraz… nasıl desem, tehlikeli.” Gözlerini kısıp bana gülümserken, “Ama merak etme, seni korkutmak istemem. En fazla biraz sinir bozucu olurum.”

Ben gülümsedim, “Sinir bozucu olmak da bazen eğlenceli olabilir.”
“Kesinlikle!” diye karşılık verdi Mahir, “Özellikle de doğru zamanda ve doğru kişiye.”

Aramızdaki mesafe iyice azalmıştı. Yine de elleri cebindeydi, ama o gözlerinde gizli bir oyun vardı. “Ama şunu biliyorum, sınırları zorlamak kolay, ama onları aşmamak daha önemli.”
“Çünkü?”
“Çünkü herkesin kendine ait bir alanı var. Ve ben bunu saygıyla korumak istiyorum. Hem de eğlenceyi bozmayacak şekilde.”

Bu sözler beni etkiledi. Mahir’in o sert, gizemli duruşunun altında ne kadar hassas bir yan olduğunu görmek… başka hiçbir şey söylemeden içimi ısıttı.

“Peki, eğlenceyi bozmadan sınırları nasıl zorlayacaksın?” diye takıldım.
Mahir alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi:
“Bunu seninle birlikte keşfetmemiz gerek. Ama sabırlı olmalısın, ben biraz uslanmazım.”

Bir an sessizce birbirimize baktık, sonra Mahir hafifçe başını yana eğdi ve “Peki, İklim,” dedi, “şimdi ne yapacağız? Bu yeni ‘oyunumuzun’ ilk hamlesi ne olacak?”

Gözlerimi kırpıştırdım, biraz cesaret topladım. “Belki önce biraz daha tanışmalı, birbirimizin sınırlarını keşfetmeli değil mi?”

“Kesinlikle!” dedi Mahir, gözleri parlayarak. “Ama unutma, bazı sınırlar… beklenmedik anlarda ortaya çıkar. Ve onları aşmak mı, yoksa saygıyla kenarında mı kalmak mı? İşte gerçek soru bu.”

Yanıma biraz daha yaklaştı, ama bu kez dokunuşu tamamen nazikti. Elimi tutarken hafifçe sıktı, gözlerindeki o karanlık ve esprili parıltı hala oradaydı.

“Bu arada,” dedi, “sana bir sır vereyim. En çok sevdiğim oyun… sınırların içinde dans etmek. Hem sınırları zorlamak hem de onları aşmamaktır. Çünkü asıl eğlence orada.”

Gülümsedim, “Demek oyun daha yeni başlıyor.”

“Evet,” dedi Mahir, “Ve bence birlikte harika bir takım olacağız.”

O an, ikimiz de bir adım daha yaklaştık ve bu defa kelimelere gerek kalmadan birbirimizi anladık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.