9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime · Okuduğun bölüm
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

kara vezir

Sokak öyle sessizdi ki cırcır böceğinin öldüğünü duyardınız. Zihnimde ise öyle bir ses vardı ki sağır olmayı arzulardınız.

Başparmağımın tersiyle yıpranmış vesikalıktaki Aracı’nın görüntüsünü sevdim. Saat sabahın beşiydi. Ben ağaç tepesinden ineli çok oluyordu. Aracı ağlamanın getirdiği yorgunlukla uykuya daldığında ayrılmıştım ağaçtan. Fakat sarayın bulunduğu bölgeyi terk etmeye razı olamamıştım. Sokak lambasına yaslanmış; kaldırımda, ete kemiğe bürünmüş suçluluk ve Pinhan’ın ortasında oturuyordum. Pinhan gürültülü nefesler alıp veriyordu. Sıkılmıştı. Peşime takılıp yaka iğnesi misali oradan oraya savrulmaktan sıkılmıştı beyefendi. Peki, benim sıkılmışlığımla kim ilgilenecekti. “Aracı beni öptü,” dedim ansızın. Bir çırpıda söyleyivermiştim.

Arkadaşım baygın baygın güldü. Sonuçta benden beklediği eylemi Aracı nihayete erdirmişti. “E mutsuz gibisin? Neden mutsuz gibisin Kara Vezir? Öpüldüğün için mi? Hikâyenin prensesi olmak gururuna mı dokundu?”

“Kes sesini.” Vesikalığı yırtıp atmayayım diye kaldırıma, suçluluğumun yanına bırakıp Aracı’nın odasına; ışığı yanmayan penceresine baktım. Pinhan’ın şakaları kızdırıyordu. Dişlerimi kırsam bile hıncımı alabildiğim yoktu. “Beni öpmesinden nefret edeceğimi biliyordun değil mi?”

Sorudan çok kesin bir kanıydı dile getirdiğim. “Biliyordum,” dedi. Dikkatim dağılmasın diye hala çakmağını çıkartmamıştı. Karşı cephelerde mücadele veriyorduk. Mücadelenin adil seyrini kırmadığı için müteşekkirdim. “Çünkü Kara Vezir,” derken kafasını çevirip yüzüme baktı. Oda ile bakışmayı sonlandırmamıştım. “Gereksiz bir vesikalığa mesai yaparcasına bakmak senin işinse bilmek de benim işim. Ben bir şeyleri bilirim.”

Her şey güçleşiyordu. Baş etmek kolay gelmiyordu. Harca batmıştım. Görenler yardım etmiyordu. Duyarsızlığa isyan etmek hepten zordu. Kaldırım taşlarını aşmayı başaran minik bir papatyayı yerinden koparttım. “Neden?” diye sordum. Odanın açık camından dışarı süzülüyordu pembe şeker motifli tül perdeler. “Neden Aracı’dan nefret etmemi istiyorsun Pinhan?” Camı kapatmayı düşünebilseydim keşke. “Neden Aracı’dan uzaklaşmamı istiyorsun Pinhan?”

“Şu haline bak,” diye çıkıştı Pinhan. Papatya parmaklarımda çember çizerek dönüyorken halime bakmak yerine arkadaşımın haline bakmıştım haliyle. “Tavırlarına bir bak.” Diplomasız yargıçtı. İnfazıma açıklıktan yer kiralıyordu tavırları. “Giydiğin kıyafete bir bak.” Tişört ve kot pantolon; on iki aylık genel kombiniydi onun. “Sen sahiden bu musun?” Aracı’dan önce - Aracı’dan sonra diye yırtsaydım hayatımı ikiye, en başta Pinhan’a sinirlenmezdim belki de. Papatyanın körpe yapraklarını yoldum. Yolduğum yaprakları bir araya toplayıp karanlık odaya doğru üfledim. Esen kış rüzgârı, üfleyişimi ters teptirince bana çarpan yapraklar burnumu kaşındırmıştı.

“Değilsin,” dedi Pinhan benim yerine. “Kendi uydunu pazarladın. Kızın yörüngesinde uydu oldun. Hızla dönüyorsun.” Sinek kanadından çıkardığı acıklı sözleriyle eklemeye devam etti. “Bu dönüş sana zarar verecek Kara Vezir. Evet, kızdan uzaklaşmanı istedim. Çünkü-” duraksadı. Kapanda peynir görmüş fare misali çaresizliğe sıkışmıştı. “Çünkü seni korumam lazımdı. Kızı öp istedim. Böylece görebilecektin.”

“Neyi?” diye sordum homurdanırcasına.

“Duygular soyutken güzeldir Kara Vezir. Somutluk canını yakar.”

“Ama daha önce bana dokundu.” Suçluluk kaldırımdan kalkmıştı. Adli tıp uzmanıymışçasına aradığım kanıtlara erişebilirsem suçluluğu döndürürdüm bana, yeniden. Zira arkadaşım dizginlemişti coşkunluğumu. Sakindim, yaptıklarıma rağmen. “Dokunması iyi hissettirmişti.” Başımın ağrısı, Aracı’nın azaltıcı yeteneğine vurgu yapmayı dileyerek büyüdü. Sana dokunduğunda miden bulanmamış mıydı? Bulanmıştı. Uygar yine haklı... Dokunuşu baş ağrını alıyor. Bedelini midene ödetiyor Kara Vezir.

“Dokunmak başkadır; öpmek başka. Bedenin iki farklı eyleme iki farklı reaksiyon verir.” Hafifçe dizime vurdu. “Dokunmak yüzeyseldir. Öpmek yüzeyin altına tüpsüz indirir. Sen bu zamana kadar hep yalnız yaşadın. Yalnız yaşamak senin alışkanlığındı. Şimdi alışkanlıklarını yeniden tanımlıyorsun. Karakterine zıt olan olaylara maruz kalıyorsun. Ama unutma.” İşaret parmağını uyarırcasına salladı. “Penguenler çölde gezemez Kara Vezir.”

Sokak lambasının sarı ışığı, yerdeki fotoğrafı yıkıyordu. Ufak kareyi havaya kaldırıp odanın penceresine doğru tuttum. Tek gözümü kapattığımda fotoğraf, pencereyi kaplıyordu. Ruhumu yokladım. Ağrılı feryadına kulak vermeye çalıştım. Diyordu ki ruhum, ya bu hallerini güdeceksin ya bu diyardan gideceksin. Saksıyı çalıştırsana; daha kaç torba gübreyi ıskartaya çevireceksin. Artık bir arpa boyu uzaklıktayken diyar Padişahının Kızı’nı terk mi edeceksin? “Pinhan?”

“Hım.”

“O penguen çoktan çöle varmış olabilir.”

“Geri dönemeyecek şekilde mi?” diye sordu. Çıkmış candan kestiği ümide kalp masajı yapıyordu.

“Geri dönemeyecek şekilde.”

Kargalar bela vaveylalarıyla gökyüzünü bastı. Kahvaltı vakitleri yaklaşmış olmalıydı. Pinhan kaybedişiyle seyretti kargaları. Pantolonunun cebindeki çakmak kaldırıma düşmek üzereydi. “Sana bazı gerçekleri göstermeye çalıştım.” Ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi. “Ben seni korumak için her şeyi yaptım. Ama illa da çölü keşfetmek istiyorsan elimden tek bir şey gelir.”

“Ne gibi bir şey?”

“Köstekliği bırakıp sana destek olmak gibi bir şey.” Omuzlarını silkti. “Çölü gezmen için deve kiralamak gibi bir şey.”

Fotoğrafı dudaklarıma sürttüm. Karamsarlığı siper etmiştim gövdeme, bir kere. Deve kiralamak basit miydi herkese? “Nasıl olacak o?”

“Bilirsin, teslimatçılar arasında dedikodu ışık hızında yayılır,” dedi Pinhan. Karşıma geçmiş odayı göremeyeyim diye kapatmıştı önümü. Vesikalığın gerisinden göz teması kuruyordu benimle. “Uygar olayını duydum. Defilenin içine etmişsin.”

Katlanabilirlik adına ağrı kesici yutarken “Deveye binemez miyim yani?” diye sorarak ilave katmıştım ocaktaki aşa.

“Hatanı düzeltirsen binersin.”

“Hatamı nasıl düzelteceğim?”

“Nasılları sormamakla başlayacaksın mesela. Kızın şirketine yatırım yapacak işadamını bul.”

İşadamını bulabilirdim. Sınav anında bozulan kurşun kalemi marifetle düzelten öğrencilerin çevikliğinde hem de; Lumiére’e yatırım yapacak işadamını bulabilirdim. Çünkü aşka giden köprüyü inşa etmeden evvel yapı malzemelerini didik didik etmiştim. Aracı ve işi hakkında Aracı ve işinden fazla şey biliyordum açıkça. Bildiğimi döviz bozarcasına dönüştürebilirdim yararıma. “İşadamını buldum diyelim,” diyerek ortaya bir varsayım atmıştım. “Uygar beni takip ettiriyormuş. Ona yakalanmadan Aracı’nın şirketini nasıl kurtaracağım.”

“Sen laftan anlamaz mısın Kara Vezir? Nasıl’ı sorma demedim mi sana?” Diz çöküp eğildi. Benimle aynı hizaya gelmişti. “Uygar’ın yüzlerce çalışanı var. Hepsini ayrı ayrı takip edecek ayrı ayrı adamlar tutamaz. Çünkü bu büyük miktarda para gücü gerektirir. Ve büyük patronlar, ellerindeki kaynağı adam takibine yatıracak kadar aptal değillerdir. Hem…” Başıyla, arkasında kalan odayı kast etmişti. “Daha yeni ikaz yedin. Seni bir müddet rahat bırakacaklardır.”

Sola doğru eğilerek kastını kolaçan ettim hızlıca. “Emin misin?”

Yaptığımı yaptı. İkimiz de odaya bakıyorduk. “Asıl sen çöle çıkmak istediğine emin misin?”

“Değilim,” dedim. Huzursuzlukla doluydu hakikatim. Yol haritam yoktu. Navigasyon çalışmıyordu. Pinhan kafasına eserse sevecen davranmaya tenezzül ediyordu. “Ama keşkelerle yaşamak istemiyorum.”

“Öyleyse anlaştık.” Çarpıkça sırıtarak doğruldu. Ona katılmam için elini uzatmıştı. “Hadi kalk inşaata gidelim. Biraz uyu. Yapacak çok şey var.”

Elinden destek bularak ayaklandım. Smokinin ceketini kaldırım kenarında bırakmıştım. Almaya yeltenmedim. Bir giydiğimi tekrar Oğuzhan’a iade edemezdim. Edersem yakalanırdım. “Teşekkür ederim Pinhan.” Yan yana, taze dökülmüş asfaltta yürümeye başladık.

“İnsan kendine teşekkür etmemeli Kara Vezir.” Süzercesine bakış fırlattı halime. “Ha ısrarla teşekkür etmek istiyorsan şu smokini çıkarırsın ve asla giymezsin.”

“Doğru,” dedim. Penguen göndermesini hatırlatıyordu bana. “Zaten penguenlerin smokin giymiş gibi bir görüntüsü var.” Penguen göndermesine iadeye hazırlamıştım ben de.

İadeyi mazeretsiz kabullendi. “Üst üste iki smokinin âlemi yok.”

Tanıdık profiline uzun uzun baktığımda taşa takılmıştım. Düşmeden toparladım. “Biliyor musun, Eren Bakırcı’ya benziyorsun Pinhan.”

“O kim?”

“Asla tanımak istemeyeceğin grubun kıdemli üyesi…”

“Müstakbel nişanlı mı?”

“Müstakbel nişanlı.”

“Beni ona benzeterek bana hakaret etme Kara Vezir.” Aynı anda sırıtmıştık. Kolunu sırtıma attı. Yolda ilerlemeyi sürdürdük.

peri padişahının kızı

Gelecek yoktu. Geçmişim hata doluydu. Hatalarım dolu dolu üstüme yağıyordu. Darbeler yumuşak kalbimi sıkıştırıyordu. Hükümran babamın halefi olmaktı kaderim. Hayal kırıklıklarım, kupa kupa rafta sıralanıyordu. Kenan Çağbağlar’dan işittiğim hakaretler, aşağılanmalar ve küçük düşürülmeler kulaklarımı çınlatıyorken uyanmıştım sabaha. Güneş doğmamıştı. Soğuk, içeriyi basmıştı. Evde olmak; afakanlarla kuşatıyordu sistemimi. Bu yüzdendir ki çabucak hazırlanmıştım. Reklam niyetine taşıdığım firmamızın boyalarını, tuval addedilen suratıma sürememiştim. Telef ettiğim itibardan sonra boyaları sürecek kadar da yüzsüz değildim.

Mutfaktan yeni pişmiş çörek kokuları yayan Seher Abla ile günaydınlaşmak rutinimdi aslında. Rutinime de uymamış; aceleyle evden çıkmıştım. Çünkü babamla karşılaşmak istemiyordum. Zaten üzgündüm. Beni bunaltmasına dayanamıyordu. Çantama tıkıştırdığım peçeteden bir tutam koparıp elmacıkkemiklerimi sildim. Ağlıyordum. Frenleyebilmenin mümkünatı yoktu. Gözyaşlarım, kurak derelere ikinci baharı teklif edebilirdi, o derece.

Arka koltuğunda oturduğum araba kırmızı ışıkta yavaşlamıştı. Şoförümüz Özhan Bey, radyoda çalan şarkıya -direksiyonda ritim tutarak- eşlik ediyordu. Ses olsun belki moralim düzelmeye koyulsun diye yapıyordu. Biliyordum. Ancak onun şarkıya ettiği eşlik, canımın daha çok ağlama çekmesine neden oluyordu. Neden hep bu şekildeydi? Özhan Bey neden hep mutluydu? Mutluluğunu küçük bir çocuk gibi kıskanıyordum. Çok parası olmadığı içindi muhtemelen. Para ve mutluluk ters orantılı olmasa ne olurdu sanki? Biri çok iken diğeri de çok olsa yaşamın karizması mı çizilirdi?

Trafik ışığının yeşile dönmesiyle araba hareket etmeye devam etmişti. Şirkete gidiyorduk. Ofisime kapanmayı planlamıştım. Biraz da orada ağlayacaktım. Eren gelinceye değin ne kadar ağlarsam o kadar kardı hani. Zira o geldiğinde kurtuluş senaryoları yazmakla ilgilenecektik. Burnumu silip kasis yüzünden dengesi şaşan güneş gözlüğümü düzelttim. Dur durak bilmeden ağladığımdan ötürü gözaltlarım şişmişti ve güneş gözlüğü, kara para aklamak için kurulan paravan şirket misali gözyaşlarımı gizleyecekti.

“İlke Hanım?” Özhan Bey’in seslenişiyle irkilip çevreme bakındım. Şirketin önündeydik. Kemerimi çıkartıp çantamı toparladım. Şoför, kapımı açmıştı. Önemli bir şahsiyetmişim gibi sürekli kapımın açılması irrite ediyordu beni. Rahatsızlığımı Özhan Bey ile paylaşmıştım ancak bana karşı çıkıyordu babamın talimatları gereği. Arabadan inip sayısız insanın ezip geçtiği kaldırıma adım attım. Adımımla aynı anda, bulunduğum yöne doğru baloncuklar uçmaya başlamıştı. Dikkatim dağılmıştı. Ağlamaya mola vererek baloncukların kaynağını görmeye çalıştım. Kaldırımı geçip şirket binasına ilerledim.

Kaynak oydu. O buradaydı. Masum masum gülümsüyordu. Şirkete giden basamakların en tepesine oturmuştu. Elinde üflemeli baloncuk yapma oyuncaklarından vardı. Ucu delikli plastik çubuğu plastik kaba batırıyor-çıkarıyor; üflüyordu. Üflediği baloncuklar yayılıyordu. Yayılan baloncukların içinden geçerek üçüncü basamağa kadar çıktım. “Hiç Kimse?” Kaçışından sonra bu kadar erken görmeyi beklemiyordum kendisini.

Gülümsemesi genişledi. Etraftaki insanların eleştiren bakışlarına aldırmayarak baloncuk yapmayı sürdürüyordu. Elimi yelpaze yapıp sallayarak baloncukları, kısmen, dağıttım. “Sen ne yapıyorsun burada?”

“Baloncuk yapıyorum,” dedi. Plastik kabı çalkaladı. Ayakkabımın sivri topuğunu basamağa vurarak gerçek bir cevap beklediğimi gerçekten anlattım ona. Son baloncuklarını da üfledi. Oyuncağını kaldırıma dikilmiş süs ağaçlarının yanındaki çöp tenekesine basket atmıştı. “Pekâlâ.” Dün gördüğüm smokinli beyefendiye dair hiçbir ipucu barındırmıyordu. Ayağa kalktı. Bu haliyle Eren Bakırcı’ya da benzemiyordu. “Değerlendirme yapmak için buradayım.”

“Ne?” diye sordum kabaca. Filtreleyemediğim bir tepkiydi. “Yani…” çantamın demir zincirini bileğime dolarken telafi ettim kendimi. “Neyin değerlendirmesinden bahsediyorsun?”

“Dün gece,” dedi güneş gözlüğümün camından benimle muhatap olarak. Böyle değil; baloncuk yapan adam olarak oturuyorken daha mükemmeldi. Böyle konuşurken değil. “Dün gece hakkında konuşmak istemiyorum,” dedim. Rüya yiyen karabasanmışçasına dün gecenin kasvet yüklü anıları baskına uğratmaya başlamıştı beni. Gözyaşlarım kurudukları yerden yeniden filizlendi. Hiç Kimse’yi dinlememeye karar vermiştim nitekim. Şirketin döner kapısına atılmak için bir hamle yaptım.

“Dur.” Üst kolumu tutup hamleme manilik protestoları savurmuştu. “Dur.” Kararsızlıkla, tutmayı bıraktı. “Sen benim arkadaşımsın İlke.” Eli ensesini kaşıyordu. Yürek burkan yarasının durumunu merak ettim o an. Bunca derdin arasında Hiç Kimse’nin yaralarını merak ediyordum. Resmen, şaka gibi!

“Sana yardım etmek için geldim. Bak…” gelip geçen iş insanlarına baktı. “Otelden erken ayrılmak zorunda kaldım ama defilenin mahvolduğunu biliyorum.” Susmuştu. “Duydum.” Yer yer ıslak peçetemi dudağımın yukarısına bastırıp devam edebilmesi için vakit tanıdım ona. Belli ki söylemek istediği şey bocalatıyordu onu. “Dün geceyi düzeltebilirim.”

Gözaltlarımın şişliğini önemsemeyerek gözlüğü kafama kaldırdım. “Nasıl?” diye sordum. En ihtiyacım olan cümleyi en ihtiyacım olduğu anda söylemesi, kimliğini tekrar sorgulamaya itiyordu beni.

“Zaman makinem var,” dedi ciddi ciddi. “Senin için gerçekten bilirkişi olabilirim. Tabii, bir yemek ısmarlarsan…”

Düşündüm. Seçeneklerimi ve uğrayabileceğim alternatif çıkış ya da alternatif kaçış olasılıklarını irdeledim. Hiç Kimse’nin zaman makinesine atlamazsan eğer Eren Bakırcı’nın, yüksek ihtimalle, yirmi dokuz harflik kurtuluş haritasını takip edecektim. Öyle ya da böyle, işi kurtarmak için ek desteğe ihtiyacım vardı. Tek başıma asıl ben Hiç Kimse idim. Gözlüğü taktım. Hiç Kimse olarak Hiç Kimse’yi seçmişti mantığım. “Durumlar malum,” diye mırıldandım. “Yemek ısmarlamaya param yetmeyebilir.”

“Olsun.” Önüme dökülen kâküllerimi belli belirsiz dokunuşuyla kenara çekmişti. “Biz de bulaşık yıkarız.”

kara vezir

İnanması güç şeyler gerçekleştiğinde şaşkınlığın genetiğini değiştirmeye gerek yoktu. Abartıya mahal karalanmasına ihtiyaç duyulmuyordu. Aracının parası gerçekten yemek ısmarlamaya yetmemişti. Defilenin batışı onu ve ismini çöktürmüştü. Uygar amacına ulaşmışken ben amacımdan sapmıştım. Tur rehberi misali etrafımda dört dönen Pinhan’a hakkını tam manasıyla ödeyemezdim galiba. Yemek yemek için restorana gitmek yerine kendi çapında ünlenmiş bir dondurmacıya gitmiştik. Aracı -tıpkı kıyafetleri gibi- yiyeceği dondurmada tercih hakkını pembeden yana kullanmış; çilekli istemişti. Ben sadede karar kılmıştım çünkü hayatımda anlamı olan bir renk yoktu. Dondurma yediğimiz süre boyunca ise bilirkişi olmuştum. Aracı’ya, tane tane, ne yapması gerektiğini anlatmıştım. Dondurma kaşığı ile ezdiğim ağrı kesicileri dondurmama karıştırıp yerken bu kez de o dinlemişti beni. Tek farkla, ağlamıyordum asla.

Kozmetik sektöründe karanlık adam çoktu. İçlerinden Lumiére’e en yakın olanını ele almıştım. İsmi tuhaf bir adam; beş ortağın bulunduğu şirkette CEO’luk yapıyordu. Keşke tek yaptığı boya pazarlayan şirketi yönetmek olsaydı. Olsaydı peşinde olmazdım. Peşindeysem de taşları yerinden oynatırdım. Adam şirket hesabından zimmetine para geçiriyordu. Peri Padişahının Kızı gidecek; adama şantaj yapacak eğer Lumiére’in yatırımcısı olmazsa kirli çamaşırlarını ifşa edeceğini söyleyecekti. Yeşilçam’a film çekmiyorduk fakat bu yöntem her daim işe yarardı. İş ki şerbet, nabza göre dağıtılmalıydı.

İnce belli bardaktaki çayı üfleyerek yudumladım. Tuhaf isimli adamın şirketinin yer aldığı iş hanındaydık. Ben hanın çay bahçesinde oturuyordum. Aracı sahaya inmişti. Müjdeli haberlerle dönmesini bekliyordum. Dönüşü, deveyi kiralayıp kiralayamayacağımı kesinleştirecekti. O ana değin sıcakta pişen çaresiz penguen konumundaydım. “Adamı kendi silahıyla vuracağız,” dedi karşımdaki metal sandalyede oturan Pinhan. Aracı gittikten beş dakika kadar sonra gelmişti. Şantaj planını kurgulayan oydu. Kurgusunun işleyip işlemediğini takip etmek en doğal hakkıydı.

“Boşuna dememişler çivi çiviyi söker diye.” Kollarımı göğsümde kavuşturup çay bahçesindeki nemli oksijeni kana kana tükettim. Biraz evvel işittiğim cümleyi tartmanın ardından da eklemem icap etmişti. “Hem… Silahı aracıya verdik. Biz vurmayacağız ki. O vuracak.”

Pinhan metal sandalyeye ağırlığını vererek geriye yaslandı. Çakmak, parmaklarına kurban edilmiş fır dönüyordu. Güneşle parıldayarak gözümü alan parlak yüzey, çevremi flulaştırıyordu. Bacağımı ritmikçe sallamaya başladım. “Neyse ne işte,” demişti arkadaşım. Kendi kendine güldü. Ve ben bir kez daha yüz hatlarının arasına gizlenmiş siluetinde Eren Bakırcı’yı gördüm. “Günün birinde, bir insanı şantajla korkutacağımızı düşünemezdim.”

Çayımı yudumladım. Pinhan içmiyordu. Pinhan’ın yerine de içiyordum ki çay inatla yumuşak içime düşmeyi reddediyordu. “O insan,” dedim tuhaf isimli adamın yaptıkları gözlerimde sahneleniyorken. “Başkalarını şantajla korkutabiliyordu ama.”

“Hammurabi’ci mi oldun?” Çakmağını yaktı. Yaktığı çakmağın alevini tişörtüne yaklaştırdı. Tişörtü tutuşmadı. Sadece sıcak hava dalgasıyla kıpırdanmıştı.

“Hayatımın ilkesi kısasa kısas olmuş durumda,” dedim Aracı’nın cebimdeki vesikalığını kontrol derken. “Ne diyebilirim ki?”

“Bu iyiydi.” Çakmağı yok edip ellerini kafasının arkasında birleştirdi. “Baksana…” Botunun ucu, sandalyemin bacağını dürtmüştü. “Çölü gezme olayı bitirince ne olacak?”

Düşünmemiştim. Geleceğe dair planlarım olmamıştı ki benim. Spontane gelişirdi yaşadıklarım yahut yaşayacaklarım. Hangi varlık spontaneye şekil verebilirdi? Kil miydi bu? Çamuru eğip bükünce tartışılamayacak olanı belirleyelim. “Bir penguenin çölden sağ çıkabileceğine inanıyor musun sahiden?” diye sordum.

“İnanmak zorundayım,” dedi. Çay dağıtan çaycının çay tepsisini savurup duruşunu seyrediyordu. “Çünkü hayatım söz konusu.”

Hayatı. Hayatım. Hayatımız. “Buradan giderim herhalde,” dedim sanki onsuz bir gidişim olabilecekmiş gibi.

“Nereye?” Meraklıydı.

“Bilmem.” Sıcaklığına rağmen çayı tek dikişte bitirmiştim. “Gideriz belki tüm şehirlere.”

Pinhan oturduğu yeri çabucak terk etti. “Öyleyse,” derken başparmağıyla iş hanının girişini işaret etti. “Bu şehirden sağ çıkmaya bak.”

Gitmişti. Oturduğumuz bahçenin derinlerine dalarak ağaçlar arasında kaybolmuştu. Zaten onun uzaklaşmasının ardından Aracı geldi. Koşarak geldi. Koşuşunu karşılamak adına ayağa kalktım. Yüzündeki sevinci anlasam da eminlik şarttı her koşulda. “İşe yaradı mı?”

Hızlı hızlı kafasını salladı. “Beni kurtardın.” Heyecandan yerinde duramıyordu. “Beni ikinci kez kurtardın.” Akabinde ise ben daha ne olduğunu anlayamadan kollarını sıkıca boynuma dolamıştı. Aracı. Aracı bana sarılmıştı. Aracı bana sarıldı.

BÖLÜM SONU

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

232okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.