22. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI21. DÖNÜŞ BİLETİ
Bölümler 35Şu an: 21. DÖNÜŞ BİLETİ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
kara vezir
Camın kenarında oturuyordum. Kaçmayayım diye pencere önüne korkuluk monte etmişlerdi. Gerçi bu önlem yalnızca benim kaçıp kaçmamam ile ilgili değildi. Buradaki hiç kimsenin kaçmasını istemiyorlardı ve onları içeride tutabilmek için tüm odaların pencerelerini demir korkuluklarla örmüşlerdi. Problem değildi tabii ki. Çünkü kaçmak gibi bir niyetim yoktu. Ayrıca korkuluk işime yarıyor sayılırdı. Cam kenarına ne zaman otursam kafamı yaslayabileceğim bir destek görevi görüyordu.
Kuşlar, cik cik ötmekten çekinmeyen yaratıklar yine bahçeyi basmıştı. Seslerinin beyin delici bir gücü vardı. Günden güne direnmek güçleşiyordu. En sonunda -bahçe izni aldığımda- bir tanesini öldürecek cesedini gömmeyecektim bile. "Boğazınız ağrımıyor mu?" diye sordum. Beni umursamayacaklarını bilsem de tehdidimi hissetsinler, korksunlar istiyordum. "Yedi yirmi dört ötülmez ki." Başımı ovuşturdum. "Kafam dayanmıyor. Bir tanenizi şişe takacağım o olacak!"
Kafamı demir korkuluğu sertçe vurdum. Vurduğum yerden ayrılmayarak olanca ağırlığımda yaslanmıştım. Giydiğim hasta eşofmanının cebinden geçen gün Eren Bakırcı'nın getirip elime tutuşturduğu kimlik kartını çıkardım. Artık Aracı'nın vesikalığını yanımda taşımıyor onun yerine bana ait olduğu söylenen kimliğe rezervli tutuyordum cebimi. Plastik kartın arkasına baktım. Önüne baktım. Günümün üç saatini bu karta bakarak geçiriyordum. Karta bakıyordum. Karttaki ismi okuyordum: Karan Bakırcı. Fotoğraf kısmına benim fotoğrafımın yerleştirdiği kimliğin sahibinin adı buymuş. "Sapık gibi çıkmışım," dedim mırıldanırcasına.
Kaldığım odanın kapısı tıklatılmadan açıldı. İçeriye yüzüne aşina olduğum bir hemşire girmişti. Buradaki yoldaşım kendisiydi. Ona takılmayı eğlenceli buluyordum. Yanıma yaklaştığında hala kimlik kartına odaklanmış olarak, "Kapıyı çalmadın Katya," dedim gülerek. "Görgü kuralı nedir bilmez misin sen?"
Hafif tombul olan hemşire, sımsıkı topuz yaptığı saçlarının ucunu sabır çekercesine sıvazladı. Odanın kenarından çektiği sehpayı karşıma koyarak üzerine kahvaltı tepsisini yerleştirmişti. "Buranın başhemşiresiyim..." elleri belinde, kızgınlığı yüzündeydi herhalde. "Bana Katya deme."
"Ben de bana Karan demeyin diyorum ama umursayan olmuyor," diye çıkışıp teslim olurcasına bir hareket yapmıştım. "Ama tamam bağışla beni. Bu sıralar çok fazla Aşk-ı Memnu izliyorum." Kimlik kartı yere düştü.
"Hımm," diye mırıldanırken kimlik kartını nazikçe bana uzattı. "Bana Katya dememen için odandan televizyonu kaldırtmalı mıyım, Karan?"
İç çektim. Az önce ne dedim ben Katya? Pencere sekisine bıraktığım kimlik kartıyla ilgilenmeyerek kollarımı göğsümde kavuşturmuş hemşirenin gözlerini izliyordum. "Sana Katya dememem için iki şey yapman gerekiyor."
Bekledi. İsteklerimi sıralamamı içtenlikle bekliyordu. Beni sahiden dinlediği için memnundum. O yüzden arayı uzatıp istek listemi açıklama faslını geciktirmedim. "Bana Karan demeyeceksin ve beni öldüreceksin."
Oflayarak hasta yatağına oturdu. Sıkıntılı olduğu açıktı. Benimle baş etmeye çalışmanın onun yaşındaki birini pekâlâ yorduğunu görebiliyordum. "Birincisi mümkün değil." Kaşlarını kaldırarak ayağıma kadar getirdiği kahvaltı tepsisindeki ilaçları kast ederek de eklemişti. "İkinci ise ilaçları içmenle mümkün olacak."
Kafamı iki yana salladım. "İlaçları içmem için farklı bir taktik mi deniyorsun Katya?" diye sordum merakla. Her gün içmek mecburiyetinde bırakıldığım ilaçlar, terapistim tarafından yazılmıştı. Aslında ilaç çetelesini takip etmek hasta bakıcıların işiydi ancak özel hasta olduğum için başhemşire Katya benimle özellikle ilgileniyordu. Tabii ona da direniyordum. İlaçları içmemek ağrı kesicilerime tekrar kavuşmak için direniyordum. Fakat henüz kayda değer bir yol almışlığım yoktu. Ağrı kesicilerimi benden saklıyor, bu sürekli uyumama sebep olan ilaçları önüme sürüp duruyorlardı.
"Ne yapabilirim Karan?" diye hayıflandı. Dudaklarını birbirine sürterek sürdüğü ruju yediriyordu bir nevi. "Başka çare mi bıraktın? İlaçlarını içmek zorundasın. Doktorun sana dönüş biletini yazmasını istiyorsan ilaçlarını içeceksin. Her seferinde zor kullandırma." Beyaz terliğinin ucuyla kahvaltı tepsisini taşıyan tekerlekli sehpayı -bacaklarıma çarpıncaya dek- önüme itmişti. "Kahvaltını yap. İlaçlarını iç. O ilaçlar içilene kadar odadan çıkmayacağım."
Sorun çıkartmadım. Hayır, ilaçlara dünden hevesli olduğum için değil, Katya odadan çıkar çıkmaz banyoya gidip ilaçları kusacağım için. Oturduğum yerde sırtımı dikleştirerek kahvaltı tepsini şöyle bir süzdüm. Bal vardı. Reçel, peynir, zeytin, ekmek, çay ve yumurta... Aynı şeyleri yemekten bıkmıştım resmen. "Yine mi yumurta getirdin? Yumurta sevmediğimi daha kaç kez söylemem gerekiyor? Kaçıncı seferde anlayacaksın Katya? Yumurta sevmiyorum."
Başhemşire Katya gözlerini devirdi. Gözlerini devirdiğinde korku filmi figüranlarından biriymiş gibi görünüyordu. Bu onun hobisiydi. Yargılayamazdım. "Karan," dedi tane tane. "Standart kahvaltı bu. Senin için özel kahvaltı hazırlatamam."
Kocaman gülümsedim. "Anlıyorum." Gerçekten anlıyordum, hani. "Soyadım, başhemşirenin odama ilaç getirmesine yetecek güçte ama bana özel kahvaltı sağlayacak güçte değil." Düşünceli düşünceli çenemi ovuşturdum. "Bu konuyu ağabeyim ile konuşsam iyi olur."
Eren Bakırcı'nın ağabeyim olduğu hakikatini benimsememiştim. Yalnızca onun ağabeyliği ile dalga geçmek hoşuma gidiyordu. Sonuçta varlığımın farkında dahi olmayan insanların sırf saygın soyadım yüzünden bana ilgi göstermesi gülünçtü.
Katya ayağa kalkıp karşıma dikildi. Bıkkın bakışlarının yerini anlam veremediğim garip bir sevecenlik tınısı almıştı. "Seni seviyorum çocuk," dedi omzuma hafifçe vurarak.
Kaşlarımı hayretle kaldırıp ellerinin esaretinden hızlıca kurtuldum. Parmağındaki evlilik yüzüğünü kast ederek, "Yüzüğünden utan," dedim yargılarcasına. "Evlisin Katya. Beni sevdiğini söyleyerek seninle yasak aşk yaşamamı mı teklif ediyorsun?"
Başını iki yana sallarken bana sıkıca sarılmıştı. Ne yapacağımı bilemeyerek, kollarım iki yanıma düşmüş şekilde kalakaldım. Sarılmasını kesmedi. "Hadi kahvaltını yap Karan. Doktor Hanım bizi bekliyor."
***
"Bugün nasıl hissediyorsun?" diye sordu doktor.
"Deli," dedim tek kelimeyle. "Deli hastanesinde başka nasıl hissedilebilir ki?"
Mürekkepli kalemin açılıp kapandığını duydum. Yattığım terapi koltuğuna iyice yerleşmiştim. Kafamı kaldırmadığım için terapistin hareketlerini göremiyordum ancak duyduğum kalem sesi, hareketleri hakkında bana ipucu veriyordu. Yine, almıştı kalemini ve kara kaplı defterini eline. Yüzünde katı bir ifadesizlik maskesiyle bana nutuk atacak, onunla konuşmamı isteyecek bilmişlik taslayacaktı. Ah terapistler... Hepsi aynıydı.
Burasının deli hastanesi olmadığını söylemesini bekliyordum fakat kısa süreli bir sessizliğin ardından, "Güzel," demişti yüksek sesle. "Nerede olduğunu biliyor olman güzel." Anlaşılan bugün herkes taktik değiştiriyordu. Onların aksine ben savaş silahlarımı üst modellerle takas etmeyecektim. Çabalamaya gerek yoktu.
Kahvesini yudumladı. Bana kahve ikram etmemesi kabalıktı. Herkes kabaydı. "Beş aydır buradasın. Esas konudan sürekli kaçıyorsun. Ama bugün izin vermeyeceğim. Bugün yüzleşmeni istiyorum Karan. Artık hazırsın. Yüzleşebilirsin. Bana İlke Çağbağlar'ı anlatmanı istiyorum."
"Aracı," diyerek uyarıcı bir düzeltmede bulundum. "Ondan Aracı diye bahsederiz."
"Siz? Siz kimsiniz?"
Kolumu katlayıp başımın altına aldım. Gözlerimi kapattım ve kafamın içine daldım. Kafamın içi eksikti. "Pinhan ve ben."
"Pinhan burada mı?" diye sordu. İlk günden beri Pinhan ile tanışmak istiyordu. Çevremdeki insanlar, daima Pinhan ile tanışmak istiyordu. Pinhan ise onlarla tanışmayı bırak onların varlığından bile hazzetmiyordu. Arada kalıyordum. Ne yapabilirdim ki? Pinhan'ı tanışma seremonisine mi zorlayacaktım? Olmazdı. Zorla güzellik çağlar boyunca olmamıştı, olmazdı. "Pinhan ne alaka?" dedim bacaklarımı terapi koltuğunun üzerinde sağa-sola sallayarak. "Aracı hakkında konuşmayacak mıydık?"
"İlke hakkında konuşmaya hazır mısın yani?"
"Eğer Pinhan hakkında konuşmayacaksak, evet."
Oğluna hayırlı kısmet bulmuş anneler misali memnuniyetle homurdandı. "İlke'yi ilk gördüğün anı anlatır mısın Karan? Onu kendin için aracı yapmaya nasıl kadar verdin?"
İşte bir yılan hikâyesi...
"Bundan altı yıl kadar önceydi," dedim harflerin çoğunu yutarak. Terapistin kâğıt üzerinde hareket ettirdiği kalemin kıpırdanışını filtreleyemiyordum bir türlü. "Bir fotoğrafçının yanında çıraklık yapıyordum."
Bundan Altı Yıl Kadar Önce
"Kara Vezir," diye seslendi içerden. "Neredesin oğlum sen? Önemli bir müşteri gelecek dedim. Hala dükkânı süpürmemişsin."
Yangın merdiveni boşluğunda oturuyordum ama dükkân sahibinin sesi buraya kadar ulaşmayı başarıyordu. Adamın güçlü bir sesi vardı ve sesinin gücünü bende deneyerek tamamen harcıyordu. Önemsemiyordum. Çünkü harcanan ses benim değildi. Hem saat daha dokuzdu. Önemli müşterinin saat dokuz buçukta geleceğini söylemişti. On dakika kala da dükkânı gayet iyi süpürebilecekken neden yarım saat öncesinden çalışmaya başlayacaktım ki?
Paketini sıyırdığım kakaolu kekten kocaman bir ısırık koparttım. Yan taraftaki pastane yapıyordu bu kekleri. Haftalığımı uğruna harcamayı sevdiğim yegâne şeydi bu kekler. İçleri ıslaktı. Vişne ile doldurulmuşlardı. Keskin ama tatlı bir aromaya sahiptiler. Çok hoş kokuyorlardı. Ölesiye lezzetliydiler. Kocaman ısırdığım parçayı saniyelerce çiğnedim. Hemen bitsin istemiyordum. Bu anı uzatabildiğim kadar uzatmak istiyordum. Zira kekler pahalıydı ve ben onları sık sık kendi tarafıma çekemiyordum.
"Kara Vezir." Yangın merdiveninin metal kapısı açıldı. Dükkân sahibi yaşlı adam hışımla içeri dalmıştı. "Duymuyor musun beni, aptal?" dönüp yüzüne bakmadım. Kekimi ısırdım. Daha fazla sinirlenmişti. O, benim vaktimden çalarken sinirlenmiyordu. Aynı şeyi ona yaptığımda sinirlenmesi ise epey abes kaçıyordu. Hani etme bulma dünyasında yaşıyorduk?
Elimdeki keki tuttuğu gibi çekti. "Ne yaptığını sanıyorsun ihtiyar? Dükkânı süpürmeyeceğim demedim ki. Süpürecektim." Elinde tuttuğu kekime hasretle diktim gözlerimi. "Kekimi yedikten sonra süpürecektim. Merak etme önemli müşterin gelmeden halletmiş olurum." Avucumu açtım. "Kekimi ver."
"Mesele dükkân temizliğinin yetişip yetişmemesi değil." Elindeki keki parçalara ayırıp, parçaları arkasındaki çöp kovasına atmaya başlamıştı. "Mesele benim söylediğim şeyleri benim söyledim vakitlerde yapmama huyun. İtaat edeceksin, anladın mı?" kekin tamamından kurtulduktan sonra ellerini silkeledi. "Bu zıkkım kekleri benim sayemde yiyorsan, itaat edeceksin. Şimdi çabuk kalk ve dükkânı süpür. Yoksa kekine yaptığımı yapar seni kapı dışarı ederim. Hadi!" geldiği sinirle terk etti yangın merdivenini.
Öylece durmuştum. Lanet ihtiyar kekimi parçalarken öylece durmuştum. Ensemdeki saçları çekiştirip oturduğum yerden kalktım. Çöp kovasının yanına gittim. Siyah kapağını açtım ve elimi içine daldırıp ufalanmış kek parçalarını yemeye koyuldum. İhtiyar içeriden söylenmeye devam etti. Bense afiyetle kekimi yedim.
***
Çok geçmeden önemli müşterinin sadece vesikalık çektirmeye geldiği anlaşılmıştı. Anlaşmamız gereği fotoğrafları ihtiyar çekiyor, fotoğraf düzenlemelerini ve yazdırma işlemlerini de ben yapıyordum.
İki saniye önce masaya bıraktığı fotoğraf makinesinin hafıza kartını çıkartıp -uyku modundaki bilgisayarı aktifleştirmenin ardından- bilgisayara taktım. Sürücünün kartı okuması için beklerken dükkânın önüne çıkmış sigara içen ihtiyara bela okumayı ihmal etmemiştim.
Okunan karttaki dosya klasörüne tıkladım. Son çekilen vesikalık fotoğraflardan birini açtım. Fotoğrafın açılmasıyla kenarda duran su bardağının yere düşüp kırılması bir olmuştu. İhtiyar, sesi duymadığı için dönmemişti lakin dönse bile ben ona dönebilir miydim bilmiyordum. Bu fotoğraftan dönebilir miydim?
Güzellik kavramının göreceli olduğunu belirtirlerdi ya hani sanki bu vesikalık benim kavramımın tanımıydı. Parmaklarım donmuş olmalıydı. Hiçbirini oynatamadım. Ensem yanıyordu. Soluklarım etkisiz elemandı. Ekrandan gözlerime yansıyan gözlerin çelik mavisi neden içimi titretmişti sanki? Önemli müşterinin yüzüne yakışan gülümsemesinin beni gülümsetmesindeki amaç neydi? Kaşlarına değen kâküllerin ayrımı müzeden fırlamış havası vermiyor olmalıydı. Saçlarına hâkim olan keskin renk buz sarısının soğuk tonlamasından kaynaklanıyordu. Nefesimi seslice dışarı üfledim. Normal müşterilerin vesikalık fotoğraflarına dakikalarca rötuş yapıyorken bu önemli müşterinin tek bir rötuşa dahi ihtiyacı yoktu.
Birden, bu müşteri ile ilgili her şeyi öğrenme isteği ile dolmuştum. Mekanik hareketlerle not defterine baktım. Adı İlke'ymiş. İlke Çağbağlar, keklerimden sonra dikkatimi çeken ikinci, yeni gerçek.
Bundan Altı Yıl Kadar Sonra: Günümüz
"Vesikalığı altı yıl boyunca yanında mı taşıdın?" diye sordu terapist. İnanamıyordu.
Gözlerimi açıp kirli tavana baktım. "Artık taşımıyorum."
"Neden? Seni bundan vazgeçiren ne oldu?"
"Çünkü Aracı'yı yakmaya karar vermiştim. O yandıktan sonra fotoğrafını ne yapacaktım ki?
***
Terapist Hanım beni azat ettikten sonra, Katya beni odama bırakmak için dönmeden evvel yalnızca beş dakikam vardı. Kafamı eğip mermer kaplı koridoru hızla kat ettim. Yanından geçtiğim hasta bakıcıların dikkati anlık olarak üzerime dönse bile nereye gittiğimi biliyormuş profili çizdiğim için sorgulamamışlardı. Eh, yalan da değildi. Nereye gittiğimi sahiden biliyordum. Ortak salona...
Ortak salona girdim. Salon, deli doluydu. Kimisi bir köşede oyun oynuyor, kimisi boş boş duvarları izliyor, kimisi akvaryumdaki balıklarla ya da kendi ile konuşuyordu. Tıpkı su sebilinin yanında oturan on yedi yaşındaki çocuk gibi. "Çağrı," dedim karşısına geldiğimde.
Akvaryuma yüz çevirip siyah, puslu gözlerini üzerimde gezdirdi. "N'aber şizofren?" dedi.
Kafalarımızı tokuşturarak selamlaştık. Onunla konuşma sebeplerimden birisi buydu. Bana çekinmeden şizofren demesi değil de her halükarda açık sözlülüğünü koruyor oluşuydu. İkincisi ise istediğim şeyi temin edebilecek tek deli oydu. "Şu terapist canımı sıkıyor," dedim. "Akrabalarını öldürürken zorluk çekmemişsin benim içinde bir terapist öldürebilir misin?"
Başparmağıyla dudağının kenarını sildi. Kendini mafya babası sanıyor emrinde yüzlerce adamın çalıştığına inanıyordu. Oysa on yedi yaşında, yetişkin bile değildi. "Doktorluk kutsal bir meslek. Doktorlara el kaldırmam. Şansına küs."
"Mantıklı bir delisin öyle değil mi?" Çevreyi kolaçan ettim. Görünürde -Katya da dâhil- hasta bakıcı yoktu. "Mal sende mi?"
Eğilip çorabının içinden bir şeyler çıkardı. "Ne istedin de ikilettim şizofren?" çorabının içinden çıkardığı ufak, plastik poşeti avucuma sıkıştırdı. "Git ve eğlenmene bak şizofren." Arkasını dönüp diğer delilerin arasına karıştı.
Sırıttım. Bana böyle arkadaşlar lazımdı.
***
Katya saat başı beni kontrol etmeye geliyordu. Saat başını üç geçtiğine göre yakın zamanda, eğer olağanüstü bir hal olmazsa -ki herkesi uyuttukları için pek fazla olağanüstü hale rastlanmıyordu- uğramazdı odama.
Yastığımı elimle kabartıp yatak başlığına yerleştirdim. Sırtımı rahatça yasladıktan sonra Çağrı'dan gelen plastik poşeti açmaya koyuldum. Yeni doğmuş bebek misali kundaklamıştı poşeti. Yapıştırdığı bantları açmaya çalışıyorken tırnaklarımı kırmanın eşiğinden dönüp durmuştum. Nihayetinde ağrı kesicilerim avuçlarımdaydı. Bir tanesini dişlerimin arasına sıkıştırıp huzurla çiğnemeye başladım. Diğer yandan da televizyonu açmıştım.
Öğleden sonradaydık, öğleden sonra favori magazin programım başlıyordu. Buraya geldiğimden beri hiçbir bölümünü kaçırmadığım magazin programının tekrar bölümlerini dahi tekrar tekrar izlemiştim. Ağrı kesiciden sonra en iyi zaman geçirme yöntemiydi çünkü. Dördüncü ağrı kesicimi çiğnediğimde jenerik bitti ve neşeli bir sunucu ekranda göründü. Geçen haftanın özetini, kliplerle, geçiyordu. Cümlesini kaçırmamaya özen göstererek takip ettim özetleri. Ancak kırmızı boya ile vurgulanmış altyazıya kayan gözlerim, beni sunucunun sözlerinden koparmıştı.
Foncé Parfüm ve Lumiére Kozmetik resmen ortaklık imzaladı. Ortaklığı evlilik ile taçlandıracak olan veliahtların nişanı ise bu akşam yapılacak.
*
Bölüm etkileşimi
