29. MÜREKKEP KALPLER

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 29. MÜREKKEP KALPLER
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime · Okuduğun bölüm
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

kara vezir

Bizler kimliklerimizin daimi tutsaklarıydık. Doğduğumuzda isim yalanı altında damgalanıyorduk. Ömür boyu taşımak zorunda kaldığımız damgalar bizimle birlikte gelişerek katı formlara kavuşuyordu. Gelişmenin sonu olduğu gibi isim etiketleri de bir noktadan sonra gelişmeyi durduruyor ve etiketlere kazınan şeyler kaderimiz oluyordu. Kaçamıyorduk. Saklanamıyorduk. Kimliklerimizin ağırlığını taşıyor; kimliklerimizi değiştiremiyorduk. Kurtulamıyorduk.

Hiç Kimse olduğum vakitler kimliksiz bir gezgin, esas özgürün kendiydim. Fakat sonrasında, özgürlüğün ipi boynuma dolanmış, ip beni etiketime sürüklemişti. Karan Bakırcı: Haberim olmadan bir yerlerde şekillenen sıfatın tanımı. Uğraşmaya gerek yoktu. Zira rezerve edilen, önünde sonunda yapışacaktı bana. Sarmalandığım bandın yapışkanımsı yapısını göz ardı etmeye çalışarak pencereden dışarıya baktım. Kuşlar oradaydı. Benden sonra da orada kalacaklardı. Ötecek; daha kaç kişiyi kızdıracaklardı?

Alnımda hissettiğim elin soğukluğuna hazırlıksız yakalanmıştım. Sessiz sessiz yatağımın yanına kadar giren terapiste hayırdır bakışlarımdan fırlattım. Elini çekip yatağın ucuna oturdu. "Zeliha hemşirenin abarttığını sanmıştım ama gerçekten çok ateşin varmış," dedi. Oysa ne halsizdim ne de üşüyen birisi. "Ateş düşürücü yaptılar mı?"

Fiziksel sağlığımı gerçekten umursamıyordu. Onun gözetiminde başıma bela açmamamı, onun adını lekelemememi istiyordu o kadar. Her koyun, asılma tehlikesine karşı bacağını savunmalıydı neticede. "Bilmem." Başımın altındaki pamuklu yastığı düzelttim. "Koluma sapladıkları her iğnenin reçetesini istemiyorum." Yaz yağmurunda ıslandım diye çekiyordum bu faslı. Yaz yağmuru bile şov yapmak için beni seçmişti. Ya harbiden talihliydim ya da talihsiz paratonerin teki.

"Neler olduğunu hatırlıyor musun?" diye sordu. Beni bir şeyleri anlatmaya, bir şeyleri hatırlamaya, bir şeyleri tartışmaya ve bir şeyleri değerlendirmeye teşvik etmekten başka görevi yoktu yatağıma kurulmuş kadının. Beş ayda o, beni çözdüğünü söylüyorsa ben de onun görevini çözümlediğimi söyleyebilirdim, aynı şartlarda. "Üzgünüm," dedim. Başparmağımı ve işaret parmağımı kullanarak şakağıma hayali bir kurşun sıktım. "Hafızam istifa etti."

"Öyleyse yerine birini işe almalısın," diye öneri sunuyormuşçasına bir tavra bürünmüştü. Üzüm bağında ortaçağ sohbeti yaptığı Kara Vezir'i arıyordu. "Çünkü biz insanlar, hafıza kayıtlarına muhtaç yaşarız."

Dudağımın sağ kenarını yukarı kıvırdım. Aradığı kişiye ulaşamayacaktı. Onu göndermiştim. Gönderilenin yeteneği ise dönmemekti. "Yazıp çizdiğin bir defter vardı." Terapi odasında, ben anlatıyorken desen çizdiğine emin olduğum kara kaplı defteri... "Baksana oraya illa ki bir şeyler vardır."

"Kendini dövdün Karan." Durumun ciddiyetini gözlerini büyüterek belirtmişti. "Pinhan'ı dövdüğünü düşünerek kendini dövmüşsün." Beşi bir yerde misali yüzümün belli bölgelerine ağırlık yapıp; çeken yaralara parmak uçlarımı dokundurdum. Tabii ya, sebep yazılmalıydı bunların birine bin defa. "Belki de artık Pinhan'ı konuşmanın zamanı gelmiştir."

Terapistin kendisi ile çelişkisine göz devirmeden duramadım. Hastaneye yatırıldığımdan beri beni Pinhan'ın var olmadığına ikna etmeye çalışmış; çalıştığını ise kısmen başarmışken şimdi, eski dostum hakkında sohbet davetiyesi iletiyordu şahsıma. "Olmayan biri hakkında ne konuşabilirim ki?" diye sordum. Kuşların kazandığım puanları kutladığını duyabiliyordum.

"Pinhan sözcüğünün anlamını biliyor musun?" diye sordu. Tonlaması diyordu ki bilmem gerekiyordu. Tasdik etmezce kafamı salladım. "Gizli demek," dedi. "Gizli, gizlenmiş, saklı." Beyaz önlüğünün ön cebinden mürekkepli bir kalem çıkartıp ucunu açtı. "Bu ismi nasıl seçtin Karan?"

O andan itibaren terapistin sorduğu, soracağı her bir bükülmüş ünlem işaretine tepki hazırlayacağıma ant içmiştim. Çünkü ben mürekkepli kalemini çalarken; eski dostumun gıyabında konuşmam gerekse bile dikkatinin dağılması lazımdı.

***

Kaleme doldurulan mavi mürekkep neredeyse hiç kullanılmamıştı. Demek ki sevgili terapistim kendine hava katmak için yanında gezdiriyordu bu kalemi. Aksi takdirde bileğime sürebileceğim herhangi bir boya damlası şeffaf boruda barınmamış olurdu. Sivri ucu bileğime hafifçe bastırarak kenar çizgisi titrek bir kalp çizdim. İlke'nin gözlerinin katbekat koyusu olan mürekkebin tenim ile olan uyumuna kelimenin tam anlamıyla bayılmıştım. Çizdiğim kalbin içini nazikçe boyamaya başladım. Ne çok koyu ne çok açık, tam kıvamında taze dokulu bir kalp duruyordu damarlarımın bağrında.

"İlaç saati," diye bir uyarı ile odama girdi Katya. Bazen onun robot olduğunu düşünüyordum. Etrafındaki döngüye tamamen kapalıydı. Kendince hazırladığı bir programı vardı ve programın ilerisini görmüşlüğü yoktu. İğne yapıyor, ilaç getiriyor, kahvaltı servis ediyor, emredilen düzeni özveriyle koruyordu. Eski püskü doktor terlikleri içinde yanıma kadar yürüdü. Yüzünde yorgunluk vardı. Tepesinde topladığı saçları oldukça dağılmıştı. Gözaltlarındaki mor halkalar, asırlar devirmiş ağaç halkalarına taş çıkarırdı şüphesiz. Katya kolay kolay dağılmazdı. Böylesine dağıldıysa eğer biri onu dağıtmış olmalıydı ve bu hastanede Kataya'nın disiplinini toza dumana katacak tek bir kişi vardı.

Kenardaki kumandanın yardımıyla yatağımı dik bir konuma getirdim. En ufak bir kıpırdanma dahi dağlıyordu canımın en derinini, içini, özünü. Kıpırdamamak ise mümkün değildi. Kendi düşen ağlamaz misali, ettiğimi çekecektim; sebebi tevekkeli. "Çağrı buralarda mı?" diye sordum Katya ufak ilaç bardağını bana uzatıyorken.

"Çağrı ile ilgilenecek durumda değilsin," diye yanıtladı. Ah, Çağrı ile ilgilendiğim yoktu zaten. Bunu durum değerlendirmesi yapmak için sormuştum. Çağrı'yı merak etmememi sağlamaya çalışıyordu. Belli ki mafya arkadaşıma sakinleştirici yüklemişlerdi. Yıllardır içmiyormuşum hissinden kurtulamadığım ağrı kesici açlığıma merhem olsun diye ilaç bardağını alıp Katya'nın su doldurmasını bekledim. "Katya," dedim beklerken onunla uğraşmak amacıyla. "Ruhun ölmüş sanki. Ne laf taşıyorsun ne dedikodu." Evet, Katya ile gerçekleştirdiğimiz geleneksel ritüelimiz gibi bir şeydi dedikodu yapmak. Hastaları ve doktorları çekiştiriyorduk. Tabii Katya ne zamandır ara vermişti buna. "Yalnızca ilaç getiriyorsun," diye yakınmayı sürdürdüm.

Su bardağını verdi. "Aslında bu sefer farklı bir şey daha getirmiş olabilirim."

Tek kaşımı kaldırdım. "Hayır olsun! Yoksa ilaç diye fare zehri mi getirdin bana?"

Ağırlığını bir bacağından ötekine taşıdı. "Seni öldürmem için beni kandıramazsın Karan. Yeter." Biliyordum. Beni öldüremezdi. Çünkü beni öldürecek olan kişi zaten bendim. Yine de denemekten kim ölmüştü sanki? "Hem bugün ölemezsin." İçtiğim ilacın karton bardağını avucunun içinde buruşturup cam su bardağını kaldırdı. "Çünkü güzeller güzeli kızın biri seni ziyaret etmeye geldi."

Katya cümlesini tamamlar tamamlamaz odanın kapısı açılmış; İlke Çağbağlar ve pembesi içeri girmişti. "İlke?" dedim şaşkınlıkla. Tamam, bugün gelmesini bekliyordum ancak bu kadar erken değil.

"Karan." Aynı şekilde karşılık verirken buz sarısı saç tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırmıştı.

"Gelmişsin."

"Geldim."

Gelmişti lakin odada olmaması gereken bir fazlalık rahatsız ediyordu beni. Yüzümü asarak Katya'ya, "Çıksana Katya," dedim. Ne denli yorulursa yorulsun başhemşirem dedikoducu kişiliğinden asla taviz vermiyordu. "Özel hayata saygı duy." Özel hayata saygıyı sen mi söylüyorsun dercesine bakmaya başlasa da İlke' ye gülümseyerek kapıya doğru seyretmişti. İlke gider gitmez laf almak için geri geleceğine ise yüzde yüz emindim.

Ah Katya, sorumlulukları olan bir hemşire olmasaydın kapıları dinleyebilirdin.

peri padişahının kızı

Üniversite yıllarımda çevrem romantik arkadaşlarla çevriliydi. Karakterlerine uyan, her hafta seçtikleri iç bayıltıcı romantik filmleri defalarca izlediğimi unutmam mümkün değildi. İzlediğim konulardan bana kalan ise romantik filmlerin temel mantığıydı. Başrolü oynayan kız, hasta ruhlu başrol adamı iyileştirir, düzeltir ve sonsuza dek mutlu yaşarlardı. Kara Vezir beni çatının ucundan döndürdüğünde o filmlerden birinin içine ışınlandığımı düşünmüştüm. Hasta bir adam vardı. Onu iyileştirecektim ve sonsuza dek mutlu yaşayacaktık.

Şimdi, terk edilmiş inşaatında yaşadığı günlere nazaran daha fazla yara, daha fazla hasar, daha fazla yıpranmışlıkla karşımda duruyorken sonsuzluk denilen şeyin filmlere özgü olduğunu berbat bir şekilde kavrıyordum. Kara Vezir hastaydı. Aylar geçmesine rağmen hiçbir iyileşme belirtisi göstermemişti. Beni sevdiğini sanıyordum. Beni sevmiyor muydu? Beni seviyorsa neden etkim onu iyileştiremiyordu? Ya da... İç sesimin ani tereddüdü ile bocalamıştım. Belki de ben hikâyenin başrolü olamamıştım.

Sırt çantamı refakatçi koltuğuna bırakıp yatağına yan bir şekilde oturdum. Doğruca yüzüme bakıyordu. Düşüncelerini okumayabilmeyi bitmek tükenmek bilmez bir taleple istiyorken ben onun yüzüne bakamıyordum. Teninde aşırıya kaçan yaralar, gümüşlerine odaklanmama mani oluyordu. Alnı boylu boyunca sarılmıştı. Kolları çürüklerle kaplıydı. Boynunun derisi kremlerle yatıştırılmaya çalışılmış; soyulmuş deri ile bezenmişti. Sağ bileğinde de bir sargı vardı. Azıcık kanlanmıştı. Yanakları ezik içinde, imalathaneden yeni çıkmış morlukları taşıyordu. Öyle ki yeni yeni çıkmaya başlayan sakalları dahi kapatamamıştı yaraların hiçbirini. Ağlama isteğimi bastırarak yutkundum. Konuşmamız gerekiyordu. Konuşmam gerekiyordu. Onun bana bakmasını cazip buluyor olsam da konuşmalıydık. Bu yüzden saçma sapan bir girişle, "Çağrı'nın adamlarıyla anlaştık," demiştim.

"Umurumda değil," diye fısıldadı. "Foncé Parfümeri benim değil."

Kendini soyadından dışlaması canım sıkıyordu. Yine de ses etmemiştim. Onunla tartışmayacaktım. Üzerine öylesine çektiği pikenin ucuyla oyalanmaya başladım. Oyalandığım yerde, sol bileği yatıyordu. Bakışlarım bileğine, bileğine çizdiği bozuk kalp şekline takıldı. Vereceği tepkiden çekinerek parmaklarımı kaldırdım ve kalbin üzerine koydum. Geri çekilmemişti. Beni itmemişti. Galiba bu artık çekinmeden ona dokunabileceğim anlamına geliyordu. Onun için tenindeki mürekkep kalbi doyasıya sevdim. Sıcaklığının bana işlemesine izin vermiştim. Parmaklarıma bulaşan mürekkep lekesi için ise -ondan bir iz taşıdığı için- ayrı sevinmiştim.

"Terapistten kalem çaldım," dedi bakkaldan iki ekmek almış gibi. Parmaklarımın stabil hareketini durdurdum. Bir insanın sıcaklığı saniye farkı ile üşütebilir miydi? Yazın ortasında dereceler yarıya çekilmişti sanki. Atlatılmış tüm devrimlere rağmen kendi rönesansını başlatmak istemesinin gerisinde çiçeklenen olgu neydi sahi? "Neden?" diye sordum.

Yaptığı şeyin etik olduğunu savunan bir gurur abidesi gibi, "Çünkü mürekkepli kaleme ihtiyacım vardı," demişti. İhtiyacı olan şeyleri istemeyi öğrenmeliydi. "Bize kalem vermiyorlar." Dudağının kenarındaki yaranın ıslaklığını sildi. "Yaralama aleti olarak kullanırız diye bize kalem vermiyorlar." Gözlerini içinde bulunduğu durumla alay edercesine devirdi. "Basit bir kalemle ne yapacaksam?"

Yasaklar bizim için vardı. Oysa yasak sayılanlar Kara Vezir'in yaşam tarzıydı. Neticede bileğindeki mürekkep kalbin sırrı açığa çıkmıştı. "Çağrı benimle ilgi bir deney planladığını söyledi," dedim hızlıca. Dün geceden beri aklımı kurcalayan yükten sonunda kurtulmuştum işte.

"Görüyorsun ya." Sırtını yasladığı yastığın arkasından çalıntı kalemini çıkartırken keyifsizce yüzünü buruşturmuştu. Istırabının kederi, adeta, şapkada tavşan bırakmazdı. "Çağrı ağzında bakla ıslanmayan bir mafya..." Yüzümde güller açmayacak şekilde güldüm. Gülüşümü taklit edemeyeceği kadar çok yarası vardı. "Yaklaş bakalım Peri Padişahının Kızı."

Kaleme ve beklenti içindeki ifadesine anlamazlıkla bakakalsam da üzerimdeki pası atmam uzun sürmemişti. Oturduğum yerden kalkıp ona yakın olacak şekilde yeniden oturmuştum yatağa. Elinin tekiyle çenemi kavrayıp yüzümü yüzüne çekmişti. Kalp atışlarım, koordinasyonu o zaman yitirmişti. Gözlerini kısıp kalemin ucunu sol yanağıma bastırarak -hissettiğim kadarıyla- kalp çizmeye başlamıştı. İstenç dışı nefesimi tuttum. Zira onun nefesinin bana vurması bana yetiyordu. Dışarıya verdiği karbondioksit, oksijen ihtiyacımı karşılıyordu. Boynuma demir plakalar zımbalanmış gibi kıpırdayamıyordum. Tenime yayılan mürekkep tüylerimi ürpertiyordu. Beni öpeceğini söylemesinin ardından yeniden bana yaklaşması bir gün bayılma sebebim olacaktı.

"Bitti," dedi. Bitti demeseydi gözlerimi sımsıkı yummuş halde öylece durmaya devam derdim herhalde. Aramızdaki mesafe azlığının şeytan kılığına bürünüp beni kandırmaması için geriye çekilmiştim. Öksürerek boğazımı temizlerken hava yolumu tıkayan yumrudan paçayı sıyırmak istiyordum aslında. Fakat Kara Vezir, bugün bana nefes aldırmamaya yemin etmişçesine kalemini tekrar yastık altı ederken sağ elimi yakalamıştı. Hasarlı parmaklarıyla eklemlerime dokundu usulca. Az sonra titremeye başlayarak kendimi rezil edeceğimden emindim. Tırnaklarımı sarmalayan pembe ojelerin üzerinden tek tek geçti. "Pembenin hakkını veriyorsun."

Dişlerimi sıkarak kendimi zorlamış, "Sen de kendi isminin hakkını veriyorsun," demiştim. İsim derken Karan Bakırcı'yı kast etmediğimi ikimiz de biliyorduk. Sitemli söylemimin kalem çalmasına gönderme yaptığını da biliyorduk. Ancak parmağımdaki alyanstan rahatsız olduğu gerçeği, ikimizin bilgisi dâhilinde değildi. Oje katmanlarına kat geçmeye son verdiğinde sarı alyans halkasında dolaştırmıştı dokunuşunu. "Ortaklık için soyadının Bakırcı olması illa ki şart mı?"

Nereye varacağını kestiremeyerek cevapladım. "E-evet." Duraksayarak konuşmama takılmamıştı. Dalgınlığını ilerletti. "Bana sürekli söylediğiniz bir şey var." İrisleri aheste aheste irislerime tırmandı. "Soyadı Bakırcı olan tek kişi Eren değil."

İması midemde kıpırdanmalar yaratmaya koyulmuşken; sebepsiz çıkış arayışımı şakaya vurarak karşıladım söylemini. "Faysal Amca hapiste..."

Çarpıkça sırıttı. Akabinde hemen silmişti sırıtışını. Yaralarına rağmen gülmek kelimesinin sözlük anlamını onlarca dilde karşılayabilecek kapasitede bir gülüşü vardı. "Seçeneklerini Faysal Bakırcı'dan ibaret kıldığında göre," dedi. Tek kaşını muzipçe havalandırdı. "Belki de seni yeniden öpmeliyim Peri Padişahının Kızı."

Ben kıpırdamadım. O, sırtını yastıktan ayırarak öne doğru eğilmişti. Desteğe gereksinim duyarcasına alnını alnıma yaslayarak dinlendirdi. Alnıma batan sargının sert kumaşı nevrimi attırmıştı bir nevi. Sırtımdan aşağı süzülen ter damlaları çöle göl taşırdı. Tamamen sarsılıyordum. Kendime hâkimlik diye bir şey kalmamıştı. Elimi yüzüne çıkartıp avucuma tam oturan yanağını tuttum. Başparmağım dudağının kenarındaki yarada tura çıkmıştı. "Dudağında ciddi bir yara var," dedim bariz olanı dillendirerek. "Canının acımaz mı?"

Burnunu burnuma çıldırtan bir yavaşlıkta sürttü. "Acır," derken teklememişti sesi. "Ama çektiğim en tatlı acı olur bu."

Ona kalsa bu pozisyonda dakikaları devirebilirdik. Ona bırakmamayı huy edinmiştim galiba. Dudaklarımı dudaklarına taşırken kalbimi sınıyordum açıkça. Kolunu belime sararak beni daha fazla kendine çekti. Öpüşüme verdiği karşılık asla sakin değildi, yetişeceğimiz bir otobüs varmış gibi. Yarasından taşan kanın tadını kolayca alabiliyordum. Metalik tadını yuttuğum kan tarafından heyecanlandırılmam deliliğe geçişimin göstergesi miydi peki? Yoksa onun çarpıcı arzusunu bende ikiye katlayan etken mi? Dudağımı dişlerken yaralarının kopyasını bende de açma çabasının körüklediği tutkuydu belki de onu öpmenin aşıladığı hazzın bizzat kendisi.

Ciğerlerimize giden nefes iyiden iyiye azaldığında dahi ayrılmamıştı benden. Benden ayrılmaması canıma minnetti zaten. Parmaklarımı böğürtlen karası saçlarına daldırdığımda dudaklarının üzerinden çektim oksijenleri. Farklılaşmış bir şeyler vardı. Bana dokunuşunda belirgin bir istek vardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama onun bu halinden hoşlandığımı inkâr edemezdim. O kadar mükemmeldi ki teması, dudaklarımızın dansına alevli bir keman eşlik ediyordu sanki. Paniğin atağa kaldırdığı duygularımla mücadele etmenin keyfine vardığımı sanıyorken uzun uzun öptü beni. Limitlerimi aşarak öpmüştüm masalımın talihsiz, yaralı prensini.

Sağ elimi baştan tuttuğunda oturduğum yerden kalkmış -mümkünmüşçesine- biraz daha yaklaşmıştım ona. Parmağımdaki alyansı sökercesine çıkarttığını fark ettim. Ayrılamadık bir türlü. Bilgisayar oyununa kapılmış çocuklar misali, ekran addettiğim ondan uzaklaşıp buna son vermek için birinin fişimi çekmesi gerekiyordu. Çıkarttığı alyansı odanın köşesine fırlattı. Demir halkanın yere düşerken yükselttiği çınlama sesi tarif etmişti bunu bana. Alyansın çınlaması sürdü, sürdü, sürdü. Ağıt niteliğinde çınladı. Alyans çınladı ve her bir çınlayışta daha şiddetle öptü beni. Ve bu, hayatım boyunca uğradığım en güzel şiddetti.

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

233okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.