21. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI20. RÜYALARDA BULUŞURUZ
Bölümler 35Şu an: 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
peri padişahının kızı
Kara Vezir, onu en son bıraktığım gibi değildi. Doğum günümde beni aşağı düşmekten son anda kurtaran o adam gibi değildi. Bir insan nasıl olurda birkaç saat içinde kendini üç yüz altmış beş derece döndürebilirdi? Zihnime kendi elleriyle yerleştirdiği kalıpları bu gece tek tek yıkmaya yemin etmiş gibi bir hali vardı. Bana daima yumuşak bakan gözleri, güneşte fazla kalıp suyunu tamamen yitirmiş reçelmişçesine katılaşmıştı. Hareketleri, en az yağlanmamış bir menteşe kadar rahattı. Onu sıkan bir şeyler olduğunu görebiliyordum. Kafasında kurguladıklarının nefes alışına şahit olmak güç değildi.
Yan yana moloz yığınlarıyla kaplı yolu adımlamaya başladık. Hayalimde büyüttüğüm terk edilmiş inşaat görüntüsünün karşılaştığım görüntü ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ayakkabılarımın topuklarına batan, dengemi sürekli şaşırtan taşlar bunun sahici kanıtıydı. Eğer gerçekçi hayaller kurabilme kabiliyetine sahip olsaydım kesinlikle topuklu ayakkabı giymezdim. Muhtemelen pencere olması tasarlanmış fakat camı takılmamış dikdörtgen açıklıktan geçtik. İnşaatın içi, dışına kıyasla daha düz bir zemine sahipti. Adımlarım zorluk çıkartmıyordu şimdi. Mümkünmüş gibi mantoma fazlaca sokuldum. Dört tarafı açık yapı, ayaz istilasına uğramıştı. Aşırı derecede bir soğuk vardı. Seher Abla'nın ıhlamur çayının etkisinin yittiğini hissedebiliyordum. Kara Vezir soğuğu hissediyor muydu? Hissediyorsa nasıl tepki vermeyebiliyordu? Belki de soğuğu hissetmiyordur.
Oturma odası tarzındaki genişlikte duraksadık. Masa kurmuş, masanın altına halı sermişti. Masanın üstündekiler ise onun kalitesiz yaşamına zıt olacak şekilde kaliteli ve şık duruyordu. Şaşırmadan edememiştim. "Tüm bunları nereden buldun?" diye sordum.
Rüzgârın üfleyip söndürdüğü iki mumu yeniden yakarken, "Meslek sırrı," diye mırıldandı. Mesleğinin teslimatçılık olduğunu biliyordum. Peki, teslimatçılığın sırrı alın teri mi yoksa hırsızlık mıydı? Başlarda heyecanla titreyen yüreğime korku dokunuyorken ikincisi olmamasını diledim. Zira ikincisi, bendeki profiline aykırıydı. Bu saatten sonra onun bana aykırı olmasını kabullenemezdim.
"Uygar'dan aldığın işte çok fazla sır olmalı," şeklinde yaptığım çıkarımı politik olarak yanıtlamaya meyilli olduğu anlaşılıyordu. Azıcık gülümsedi. Mumları yaktıktan sonra dikdörtgen masanın çevresini turlayıp tam karşımda durmuştu. "Sırlarımı öğrenmek mi istiyorsun Peri Padişahının Kızı?" diye sordu.
Çok yakınımda duruyordu. Dudaklarımı sıktım. Som gümüş rengindeki gözlerinde dans eden mum alevleri olduğundan ürkütücü görünmesine olanak sağlıyorken boğazım, olağanın dışında, kuruyordu. Çenemi dikleştirerek yanıtladım. "Öğrenmek istediğimi söylesem, sırlarının hepsini söyleyecek misin?"
Sağ eliyle kolumu tutup beni iki adım uzaklaştırmıştı. Başında durduğumuz sandalyeyi centilmence çekip oturmam için kafasıyla işaret etti. İşaretini tek taraflı bırakmayarak mantomun uçuşan eteklerini düzelttim ve sandalyeye oturdum. Sorumu yanıtlamaması canımı sıkmıştı ancak sıkıntımı göz ardı etmeye çalıştım. Bu gece konuşacak çok şey vardı. Sıkıntılarla boğuşarak bir yere varamazdım.
İnsanlardan ayrı geçirdiği hayatı onun misafirperver tavırlarından hiçbir şey alıp götürmemişti. Oldukça misafirperverdi. Büyük çorba kâsesini karıştırıp sıcak çorbayı bana servis ederken nezaketen takım elbisesinin düğmesini iliklemişti. Saçlarını savurup ara sıra görüşünü kapatan rüzgâra da müdahale etmiyordu. Sanki rüzgârı benimle birlikte ağırlıyordu. Sanki burada hem rüzgâr vardı hem ben vardım. Ya şu meşhur arkadaşı Pinhan? O neredeydi sahi? Sürekli burada kalmıyor muydu yoksa ben geleceğim için mi gitmişti? Kara Vezir'in onun kimse ile tanışmadığını söylediğini hatırladım birden. Utangaçlığın kaçıncı evresiydi bu?
Çorba servisini tamamladığında ceketinin düğmesini -rahat oturmak için- açıp tam karşımdaki sandalyeye yerleşmişti. Metali acı soğukla örtülü kaşığı kavrayıp çorbadan bir yudum aldım. Yoğun bir domates kokusu vardı ve epey lezzetliydi. "Önce makyaj yaptın." Masadaki yüksek mumların el verdiğince gözleriyle temas kurmaya çalışıyordum. "Şimdi yemek yapmışsın." Keyifli bir kaşık daha içtim sıcak, turuncu sıvıdan. "Daha kaç tane yeteneğin var?"
Cebinden çıkardığı ağrı kesicileri çorbanın içine boca etti. "Yeteneklerimin hesabını tutmaya matematik yetmez. Ama yemek yapmak bunlardan biri değil." Ağrı kesiciler erisin diye çorbayı karıştırışını hayretler içinde seyrettim.
Tek kaşımı sorgular edada havalandırmıştım. "Bu yemekleri yaptırmak için aşçı tuttun öyleyse?"
Omuzlarını silkip çorbasını içmeye koyuldu. "Hazır çorbayı suya karıştırıp kaynatmak için aşçıya gerek duyulmaz, Peri Padişahının Kızı."
Geçen dakikaların çetelesini tutmamıştım fakat bayağı uzun bir zaman geçtiği açıktı. Birbirimizle konuşmuyorduk. Çorbalarımızı bitirmiş ana yemek niyetine konserve fasulye yerken de konuşmamıştık. Oysa onunla konuşmayı canla başla arzuluyordum. Duygularını, düşündüklerini, aklından geçirdiklerini benimle paylaşmasını, yalnızlığına ortak olmayı istiyordum. Yardıma ihtiyacı vardı. Ailesi ile birlikte ona yardım edersem daha rahat hissedecektim. Hayır, bu vicdanımı rahatlatmakla ilgili değildi. Bu, ona değer veriyor oluşumla ilgiliydi. Aniden girdiği hayatımda büyük bir yer edinmiş olmasıyla ilgiliydi. Yanında kendimi mutlu hissediyordum. Dünyadan kopmuş gibi oluyordum. Her şey daha kolay geliyordu. Pembemin tonunu o kırıyordu. Kendine eziyet ederek harap olmasına göz yumamazdım. Ömrümün sonuna dek benimle kalmasını istediğim bu kırılmış adamı, kaderin insafsız kollarına terk edemezdim. "Nasılsın?" diye dayanamayarak sordum. Bir yerden başlanılması gerekiyordu. Sakız misali uzayıp giden sessizliğe katlanmak gittikçe zorlaşıyordu çünkü.
Çatal dokundurmağı fasulyeden çıkan buhara avucunu tutmaktan vazgeçip dirseklerini masaya yasladı. "Nasıl olduğumu bilmiyorum." Dudağının kenarını bir şey hatırlatmak istercesine yukarı kıvırdı.
Tebessüm ettim. İma ettiği şeyi hatırlamamanın mümkünatı yoktu. Ona gerçeklikten kaçmayı istediğimi söylediğimde -Orion'un efsanesini anlattığı zamanda- kendisine yönelttiğim cevabı bana yöneltiyordu. Değişen rollere geçici uyum sağlayarak, "Bu iyi bir şey," diye fısıldadım. Belli belirsiz fısıltım yüzünü soldurmuştu. Yakışıklı yüzünün asılması en neşeli insanların dahi moralini bozabilirdi. "Olanlar hakkında ne düşünüyorsun?"
Şakaklarını ovuşturdu. Bomboş bakıyordu. Düşünmekten kaçıyordu. Cesur olduğunu sanmıştım. Meğer cesur kabuğunun altında savaşmaktan kaçan zayıf bir karakter besliyormuş. "Düşünmüyorum Peri Padişahının Kızı," dedi tek seferde. İster istemez beni doğrulamıştı işte. Şeker ısırır gibi kıtır kıtır yediği ağrı kesicilerini ümitsizlikle sayıyordum ben de. "Düşünmek yaşlandırıyor."
Bir paketine dahi katlanamadığım ağrı kesicilerin yüzlerce paketine katlanıyor olması resmen mucizeydi. "Sizi yan yana ilk gördüğümde," dedim yavaşça. Defile günündeki karşılaşmayı sahneliyordu iç sesim. "Garip gelmişti ama şimdi mantıklı geliyor." Tırnaklarımı masaya vurarak dikkatini üzerime çektim. "Gerçekten Eren'e benziyorsun."
"O kasıntının adını söyleme," dedi nefretle. Ondan ne ara bu denli şiddetle nefret eder olmuştu?
"Biliyor musun?" sorum meydan okuma içeriyordu. "Gerçekleri görmezden gelmek de yaşlandırır Kara Vezir." Kendine taktığı saçma sapan isme fazladan vurgu yapmıştım. Masaya serdiği beyaz örtüyü yumruğu arasında sıkarak kırıştırdı. Hareketine hitaben üsteledim. "Sana soy adalarını vermek istiyorlar."
"Kes sesini," dedi dişlerinin arasından.
Aptal ben, kesmedim sesimi. Kesememiştim ki sesimi. "Neden karşı çıkıyorsun? Anlıyorum. Alıştığın şeylerin birden değişiyor olmasını kabullenemiyorsun ama-"
"Sana kes sesini dedim." Yumruğunu masaya geçirmesiyle aynı anda bardaklara doldurulmuş su taşmış beyaz örtüyü ıslatmıştı. "Kalk ayağa." Komutu banaydı. Benden önce ayağa kalktı. "Ayağa kalk." İrkilerek ayağa kalkmıştım.
Fırtına gibi geçti yanımdan. İnşaatın derinliklerine doğru ilerledi. Peşinden gitmekle gitmemek arasında kalarak olduğum yerde kalakalmıştım. O an ile eğlenen rüzgâr ise Kara Vezir'i takip etmek yerine ensemde oyalandı.
kara vezir
Ellerim titriyor başıma kerpetenle vuruluyordu. "Vakit geldi mi?" diye sordu Pinhan. Tam solumda benimle aynı anda aynı hareketleri yapıyordu. "Vakit geçiyor bile," diye kabaca yanıtlamıştım.
Aracı'nın bilmiş konuşmaları sabrımı taşıran son damlaydı. Hem benim için hem dünya için miadını doldurmuş bir üründü o artık. Kullanılamazdı. Âşık olduğum aşktan uzaklaşalı çok oluyordu. Şu sıralar neye âşık olduğumu dahi çözemezken yoğun bir amaçsızlıkla kuşatılmıştım. Tıkıldığım kafesin demirini eritecek olan Aracı'ydı. Aracı yanacak külleri demire dağılarak kafesi yağmalayacak ve beni özgür bırakacaktı.
Gözümden akan iğrenç sıvıyı silip banyodaki sandalyeyi aldım. İpi boynuma dolamış taşımayı kolaylaştırmıştım. Benzin bidonunu da sandalyenin üzerine koyup yemek masasını kurduğum oturma odasına doğru hızlı hızlı ilerlemeye başladım. Gözüm dönmüştü. Aklımı kaybetmiştim bir kere. Saklayacak bir şey yoktu. Benzin bidonunu görerek kendi sonunu anlasa ne olurdu...
Sandalyeyi masadaki mumlarla aynı hizada kalacak şekilde oturma odasının betonuna bıraktım. Benzin bidonunu alıp aracının oturacağı alanı açtım. "N-ne yapıyorsun?" diye yarım yamalak bir soru sordu.
"Otur," dedim bıkkınlıkla. Yorulmuştum. Başım felaket ağrıyor gözlerim kararıyordu. İskeletimi meydana getiren kemiklerin hepsi tek tek kırılsaydı bile çektiğim acıyı somut olarak tarif edemezdim galiba. "Otursana kızım."
Hızlı hızlı ağlıyordu. Çok fazla ağlıyordu? Neden ağlıyordu ya da hangi zaman aralıklarında ağlamaya başlıyordu -yıllardır onu takip ediyor olsam da- bilemiyordum. Dediğimi yapmadı. Kafasını histerikçe iki yana sallarken oturmayı reddettiğini dolaysızca anlatmıştı. Öfkeyle dişlerimi sıktım. Pinhan, "İşleri yokuşa sürmekten zevk alıyor," diye mırıldandı. Sesi, sinir hücrelerimi kanatıyordu adeta.
İki adımda yanına yaklaşıp Aracı'nın kolunu kırarcasına tuttum. Ufak çaplı bir çığlık atsa da onu sürükleyişime direnememişti. Kuvvetimin etkisiyle ahşap sandalyeye yığılırcasına oturdu. "N- ne yapacaksın?" ağlaması artarken ipin bedenine dolayıp onu sandalyeye bağlamıştım. "Neden bunu yapıyorsun Karan?"
Bana o uğursuz isimle seslendiğinde şalterim atmıştı sanki. Hızla geri çekilip çenesini elimle sıkıştırdım. "Bana Karan deme. Benim adım Karan değil."
Sert tutuşuma aldırmadı. Gözyaşları elimi ıslatırken çırpınıyor, direniyordu. "Doğru. Senin adın Kara Vezir'di. Hiçbir yere ait olamayan Hiç Kimse'nin adı."
Çenesini hükmüm altından çıkardım. Sinirlerimi bozuyordu. Bu işi bir an önce bitirmek istiyordum. Benzin bidonunun kapağını titreyen ellerime inat açmaya koyuldum. Ona yapacağım şeyi çoktan anlamıştı. "Beni yakacaksın? Beni yakacaksın öyle mi? Ben yandığımda her şey çözülecek mi peki? Mutlu mu olacaksın? Hayatın daha mı iyi olacak?" her zamanki İlke Çağbağlar çizgisinden çıkarak burnunu çekti. "İzin ver sana yardım edelim."
Açtığım kapağı gelişigüzel fırlattım. "Bana kimse yardım edemez."
"Sen kendine yardım edebilirsin," dedi Pinhan. Kollarını göğsünde kavuşturmuş tam yanımda duruyor Aracı'ya bakıyordu. Kuralını bozmasına şaşırdım. Aracı'nın bulunduğu ortama girmesine şaşırdım. Ama şaşkınlığımı ikisine de yansıtmadım. "Yardım bekleyenler önce kendilerine yardım etmelidirler. Önce kendine yardım et."
Pinhan'a döndüm. "Aracı'yı yakarsam yardıma layık biri olacağım. Değil mi?"
"Yardıma layık biri olacaksın," dedi. Çakmağını ateşlemişti.
Aracı gözlerini hızlı hızlı kırpıştırmıştı. "Aracı mı dedin, Aracı da kim?"
"Anlat ona." Pinhan beni, sırlarımı açıklamaya teşvik ederken teşvikini geçiştirmedim. "Aracı sensin," dedim. "Devamını da getirmeli miyim?" sorum ise can dostumaydı.
Sorgulamadı. Ona neden Aracı dediğimin üzerinde durmadı. Hayran olduğum çelik mavisi gözlerini taşıyan makyajı karışmış yüzünde ıslık çalarak volta atan bir korku varken titreyen sesiyle, "Kiminle konuşuyorsun sen?" demişti.
Kiminle konuşuyorsun sen? Kiminle konuşuyorum ben? "Pinhan'la konuşuyorum."
Ağlaması hafiften kesilir gibi oldu. Bağlı olduğu ipleri çekiştirmeyi ihmal etmiyordu. "Yanında kimse yok ki. Boşlukla konuşuyorsun. Pinhan boşluk mu?" kaşlarını karışmışlıkla çattı. "Pinhan'ı hayal mi ediyorsun sen?"
"Söyle ona," dedi Pinhan beni tercüman olarak kullanırken. "Beni göremiyorsa bu, var olmadığım anlamına gelmez. Onun yetersiz olduğu anlamına gelir."
"Yetersizsin," dedim arkadaşımı tekrar ederek. Bidondaki benzini Aracı'nın üzerine dökmeye başlamıştım. "Senin gibi yetersiz birini Aracı olarak seçtim çünkü her şeyin bir nedeni vardır."
Devamını Pinhan tamamladı. "Onu seçmenin nedeni, hayatın seni cici babana ve cici ağabeyine ulaştırmak istemesiydi. Hayatın kurduğu oyunu sürdürecek misin Kara Vezir?"
"Hayatın kurduğu oyunu bitireceğim. Ha belki şanslıysak; seninle rüyalarda buluşuruz Peri Padişahının Kızı. Zaten senin pembeliğine en çok rüyalar yakışır."
Aracı şiddetle ağladı. Çırpındı. Çığlık attı. Üzerine döktüğüm benzinden kaçmaya çalıştı fakat başaramadı. Baştan sona benzinle ıslanmıştı. Bağırışlarını duyabilseydim eğer sağır olacağım kesindi. Neyse ki bağırışlarını duyamıyordum. Sadece ağzını kıpırdattığını görebiliyordum. Bir şeyler söylüyordu. Anlayamıyordum çünkü dudak okuyamıyordum. Güzel yüzü kızardı. Boynundaki damarın şiştiğine şahit oldum. Çığlık atmaktan harap olduğuna şüphe yoktu. Sol avucumu havaya doğru açtım. Konuşmama gerek kalmadan Pinhan çakmağını avucuma bıraktı. Ezelden beri istediğim çakmağı avucumda tutuyor olmak mutlu hissettirmişti beni. İşte ben bu şekilde mutlu olurdum. Bakırcılar ile mutlu olmak da nereden çıkmıştı?
"Hastasın sen."
Sandalyenin etrafına, beton zemine de azıcık benzin döktükten sonra geri çekildim.
"Tedavi olmaya ihtiyacın var."
Çakmağı ateşledim kısa süreliğine, sağa sola sallanan alevi seyrettim. Nereye gittiğini çözemediğim Pinhan yeniden kaybolmuştu.
"Bırak beni. Yalvarırım bırak beni. Bu şekilde işleri düzene sokamazsın. Her zaman başka bir yol vardır. O yolu göstermemize izin ver. Yalvarırım Karan. Yalvarırım."
Bağdaş kurdum. Tam sandalyenin karşısına, yere, oturmuştum. Ateşi hazır çakmağı Aracı'ya doğru fırlattım. Birden alev aldı. Sandalyenin çevresinde alevden bir çember oluşmuştu. Çemberin ısısı yüzümü şifaymışçasına yalarken gülümsedim. Sıcaklığın iliklerime işlemesini bekledim. Yuvam dediğim inşaatı güzeller güzeli bir turunculuk kaplamıştı. Ateşin turunculuğuydu bu; ateşin güzelliğiydi, ateşin destanı.
Sonra garip bir şey oldu. Turunculuğa kırmızılık; kırmızılığa ise mavilik karıştı. Mavi ve kırmızı ışığın yanıp yanıp sönmesi inşaata yansıdı. Arkamı dönmeyi denedim. Arkamı dönmeyi ve kırmızı-mavinin kaynağına vakıf olmayı denedim. Fakat olmadı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan bir çift el bileklerimi yakalamış; sırtımda kelepçelemişti.
Zorla ayağa kaldırıldım. Resmi giyimli insanların Aracı'nın oturduğu sandalyedeki yangına müdahale ettiğini gördüm. Etrafımı aniden onlarca adam sarmıştı. Hepsinin üstünde ise polis kıyafeti vardı. Beni sürükleye sürükleye inşaattan çıkardılar. Ağrısı benliğimi sınayan başım, onların da konuşmalarını duymamı engelliyordu. Konuşuyorlardı. Duyamıyordum. Konuşuyorlardı. Ben cevap veremiyor, boş boş bakıyordum.
İnşaat sahasından tamamen çıkmıştık. Bileğimi tutan kelepçelerin soğukluğu tenimi çizdi sanki. Bir polis arabasına bindirildim. Binerken kafam arabanın kapısına çarpmış ancak kimse bunu umursamamıştı. Araca, iki polisin ortasına öylece oturtuldum. Şoför koltuğuna ve şoför koltuğunun yanındaki yolcu koltuğuna da polislerin binmesinin ardından araç hareket etmeye başladı. Yağmur bastırdı. Araç yağmurun altında, asfalt yolda kaldı.
Başıma gelenlerden ziyada dikiz aynasına takıldı gözlerim. Dikiz aynasına Pinhan'ın görüntüsü yansımıştı. Düşünmeden kafamı çevirip; arka camdan, geçip giden yola baktım. Pinhan oradaydı. Yolun ortasındaydı. Kocaman gülümsüyor, bana asker selamı veriyordu. Biz uzaklaştık. O, geride kaldı. Asker selamı vererek geride kaldı.
*
Bölüm etkileşimi
