11. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK
Bölümler 35Şu an: 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
Elitlerin kimyası, uzaydan toplanan materyallerle donatılmıştı sanki. Hayatlarındaki her olayı kutlama gerekliliği hissediyorlardı parayla yeşermiş zengin bünyelerinde. Büyük küçük demeden; önemli önemsiz ayırt etmeden kutlamaya odaklanıyorlardı ele güne nispeten. Aracı da elit kervanının en elit şahsı olduğundan dolayı şirketinin kurtuluşunu kutluyordu babasıyla, Eren Bakırcı’yla ve Eren Bakırcı’nın babası Faysal Bakırcı ile… Şirketi kurtaran çözümü -Pinhan ’ın işbirlikçiliğiyle- ben öne sürmüştüm oysa. Onlar sıcak evlerinin yemek masasında oturuyorlarken dışarıda, çalıların arasında -dibimdeki Pinhan’la- izlemekle yetiniyordum, onları, yalnızca. İliğini kemiğini kurutarak kemirdiğim ağrı kesicilerden beş tanesini daha doldurdum ağzıma. “Aracı’nın büyük problemleri var.”
“Ne gibi?” diye sordu arkadaşım. Evi gözetlemekten yorulduğu için sırtını çalıya yaslamış; uyuklama pozisyonuna geçmişti.
İç içe geçmiş çalının yapraklarını çokça ayırıp kutlama masasına gözlerimi dikmişken açıklamaya koyuldum kendimce hazırladığım teoriyi. “Benden uzak duramıyor. Ya dokunuyor ya öpüyor ya da…” duraksadım. Masadakiler Eren Bakırcı’nın anlattığı bir şeye gülüyordu.
“Ya da?” Pinhan ne içeridekilerle ne de masadakilerle ilgileniyordu tabii.
“Ya da.” İş hanında; boynuma dolanan kolların sahibinin beline sarılmış olduğum gerçeği, sergilediği ufakça kurtuluş harbine yedi düveli buyur ediyordu. “Ya da sarılıyor,” dedim.
“Kız normal insan davranışları sergiliyor,” demişti Pinhan kutlama masasında çorba, yerini ana yemek servisine bırakıyorken. “Üzgünüm ama.” Elinin tersiyle bana işaret attı. “Şekil A’da görüldüğü üzere asıl büyük problemleri olan kişi sensin.”
“Çok yardımcı oluyorsun Pinhan.” Gözetlemeyi kesip sırtımı -arkadaşımı taklit edercesine- çalıya yasladım. Aracı’nın evinin bulunduğu sokağın karşısına sıralanmış çöp konteynırlarını mercek altına almıştım. Bir yeni planım var.
“Öyleyse biraz da sen bana yardımcı ol.” Kıpırdayarak oturuşunu değiştirdi. “İnşaatta kalmayı özledim resmen. Her gece başka yerde sürünüyoruz. Neden sürünüyoruz? Biz burada ne yapıyoruz Kara Vezir? Sana söyleyeyim; deveyi kiraladık ama yanlış kullanıyorsun.”
“Bana sarıldı.” Pinhan’ın tek harfini dahi dinlememiştim. Çekiliyormuşçasına çöp konteynırlarını merkeze koymuş; merkeze ulaşmak adına yola koyulmuştum. “Aracı, sevindiği için bana sarıldı Pinhan. Sevinç gösterisiydi sarılışı.” Adımlarıma yardakçı olan Pinhan, peşime takılıverdi. “Şimdi de evlerinde kutlama yapıyorlar.” Konteynırların tepesine geldik. Bana en yakın olanını seçtim. “Aracı ve sözde ailesi, şirketlerini kurtardığımız için sevindiler ve bunu kutluyorlar. Ama böyle olmaz.” Konteynırın içine eğilip siyah çöp poşetlerini -sert cisim var mı diye- yoklamaya başlamıştım. “Kutlama böyle yapılmaz. Sevinç böyle yaşanmaz.” Sert cisme yahut cisimlere rastlamamıştım. Tam istediğim, tam istediğimiz gibi dostum.
“Sen drama kraliçesisin Kara Vezir,” dedi Pinhan. “Sen sevinçten ne anlarsın ki? Kıza sevinç dersi mi vereceksin?” şeklinde aklımı okuyarak da final karalamıştı sözlerime.
“Mahsuru mu var?” diye çıkıştım. Kafamı çöpten kaldırmadığım için sesim boğuk olarak yayılmıştı.
“Hiç olur mu!” dedi. Hobisiydi sanki. Beni, tüm konularda yetersiz sıfatıyla damgalamak hobisiydi.
Umursamamıştım. Umursamamak da benim hobimdi, ne yapalım. “Bir zahmet tut ucundan da şu çöpü Aracı’nın evine taşıyalım.” Bir zahmet tutmuştu ucundan. Neyse ki direnenlerden değildi.
peri padişahının kızı
Genel gerçeklerden bahsedecek olursak; bazen, iyi şeyler yapabilmek için kötü şeyler yapmak gerekirdi. Daha iyi bir insan olmanın yolu, kötü insanlar durağında -en az bir kere- inmiş olmaktan geçerdi. Nereye gittiğini bilmediğim tek kişilik otobüsümde; inmiştim işte karanlık duraklardan birinde. Normal şartlar altında şantaj denilen satırın boynuma inmesi kâbusumdu. Kâbusumu gerçekliğe taşımış; Hiç Kimse’den devraldığım o satırı başka bir adamın boynuna indirmiştim. Kanlı ellerim hezimetle müjdelenmiş defilenin şirketimi uğrattığı zararı yok etmişti. Yatırımcı Lumiére’i boğacak; yatırımcı, Lumiére’i paraya boğarak kurtaracaktı. Öte yandan başarısızlığımdan yakınan babam, para kaynağı bulduğum için kına yakacak kıvama gelmişti. Kutlama yapmamız gerektiğini savunaraksa Bakırcılar’a Haber yollamış sarayımızda küçük çaplı bir akşam yemeği tertip ettirmişti. Bu tarz ritüeller sıkıyordu beni. Ne yazık ki zenginlik, sıktığında çıkarıp atabileceğim bir kemer değildi. Zenginliğin modası geçmezdi. İstemeye istemeye, kutlama yemeğinin ana davetlisiydi uyumsuz karakterim.
Seher Abla boşalan çorba kâselerini Eren Bakırcı’nın yaptığı son espri ile birlikte tepsiye doldurmuş; ana yemek servisi için servis kaşıklarını hazırlıyordu. Servis sürecinde ise konuklarımızla porselen heykeller olarak bekliyorduk işte. Babam masanın başındaydı. Hemen sağındaki sandalye bana ayrılmıştı. Tam bir veliaht yeri! Karşımda Eren Bakırcı ve sinir bozucu gülümsemesi yer alıyordu. Onun yanında da Faysal Bakırcı hoşnutsuzlukla oksijen yiyordu. Muhtemelen, oğlunun Foncé ’a bağlayamadığı yatırımcıyı Lumiére’e bağladığım için kızgındı. Kızgınlığını yansıtmamaya çabalıyordu. Çabası yetersizdi o bunu anlayamıyordu ki hale bakılırsa; anlayabilenler müessesesinde adım ilk ve tek olma şerefine layıktı.
Seher Abla et sote servisini tamamlar tamamlamaz Tazmanya Canavarı misali uçmuştu salondan. Çatalımı, gönülsüzce, ete yayılmış sosta gezdirdim.
“Yatırımcı imzayı ne zaman atacakmış?” diye sordu babam garantici kişiliğini ortaya çıkartarak.
Tabağımla bakışmayı bitirmeyerek, “Pazartesi şirkete uğrayacakmış,” dedim.
Faysal Bey araya girdi. “Bugün İlke bize güzel bir haber verdi. Ne dersin Kenan, biz de İlke’ye güzel bir haber verelim mi?”
İmalı ton, beni tabaktan ayırmaya yetmişti. “Ne haberi?” Eren’in sırıtması genişledi. Babasının kaçık keyfi, kestirmeden dönmüştü geri. Benim babam ise ellerini kavuşturdu birbirine. Ciddiyet maskesini geçirdiğinde yüzüne, kutlamamamız bitmişti. Oysa saat daha on iki değildi bu enlemde.
“Biliyorsun İlke. Faysal Amcan ve ben uzun süredir arkadaşız. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi hiç. Yeri geldi birbirimize destek olduk. Yeri geldi birbirimizi ileri taşımak için dişimizi tırnağımıza takıp çalıştık.” Faysal Bakırcı babamın anlattıklarını -her harf değişiminde- başını sallayarak onaylıyordu. “Ayrı şirketleri bir şirket gibi yönettik. Şimdi ise sizler varsınız.” Babam, sağ eliyle benim elimi sol eliyle de Eren’in elini tutup; güç vermek istercesine sıkmıştı. “Eren ve sen.” Yavaş yavaş yerlerine oturttuğum eksiklerin resmi, sonraki sözlerle netleşti. “Koltuklarımızın gelecekteki sahiplerisiniz.”
Eren övgü toplayan komşu çocuğu olmaktan mutluydu.
“İnsan başına neyin geleceğini önceden bilemez kızım. Yarın ne olacağı meçhul. Çalıştığımız sektör çok acımasız. Güvencen olmadan ilerleyemezsin.” Kollarımızı çekiştirerek elimi, Eren’in elinin üstüne bırakmıştı. Midemin bulandığını duyumsadım. “Onun için Lumiére Kozmetik ile Foncé Parfümeri’yi birleştirmek istiyoruz. Ama bu birleşme yalnızca kâğıt üzerinde kalmamalı. Birleşme, evlilikle taçlanmalı. Kabul eder misin böyle bir şeyi?” Kabul eder miydim? Sahiden kabullenilir miydi böyle bir şey? Soru, kabul edip etmememi önemsiyor muydu? Elimi Eren’in elinden çekip bir bardak soğuk su içtim. Kenan Çağbağlar teklif yaptığına göre; evlilik lafta değilmiş. Hakiki değeri varmış meğer.
“Baba,” dedim çatlak sesimle. İş hanında bana sarılan Hiç Kimse’nin kolları sanki hala belimi tutmaktaydı. “İlerlemek için başkasına ihtiyacımız olmadığını bugün göstermedim mi sana?”
“Mevzu bundan ibaret değil İlke,” diye başladı babam da gerisini dinleyememiştim. Karşı çıkıp itirazlardan kalma paravanı çekememiştim sofraya. Çünkü Eren’in oturduğu sandalyenin arkasında -yerden tavana kadar uzanan- bahçeye açılan bir kapı vardı ki; Hiç Kimse, o kapının ardında duruyordu. Ne? Ara ara yudumladığım su genzime kaçtı. Masadakiler telaşa kapılmıştı. Babam ikna çabasını duraklattı. Müstakbel, centilmen kocam yerinden kalkıp sırtıma vurmaya başladı. “İyiyim ben,” deyivermiştim çabucak. Bakırcı’nın oğlu sırtıma vurmaya devam ederse camın ardındaki -bilirkişi sandığı- kişiyi görmesi an meselesiydi. “İyiyim.” Sandalyemi itip ilgili bakışların gözcülüğünde ayağa kalkmıştım. “Biraz hava almam gerekiyor.” Koşarcasına çıktım salondan. Geride kalanlar duramazdı, şimdi, tevekkeli konuşmadan.
***
“Çıkın dışarı.”
“Bir sorun mu var İlke Hanım?”
“Seher Abla.” Sabırlı kalamayarak burnumun kemiğini sıktım. “Çıkın dışarı. Lütfen!” Seher Abla bıçağını tezgâha koyup mimikleriyle komut verdiği diğer çalışanları önüne katarak saniyeler içinde ayrılmıştı mutfaktan. Adımlarım dolaşıyordu. Telaş, Eren’in kurdele keserek açılışını yaptığı mide bulantımın başına müşteri çağırıyordu. Mutfaktan arka bahçeye açılan tahta kapıyı aşıp dışarıya geçmiştim. Onu aramam yahut onu bulmak için bahçeyi talan etmem gerekmediği için memnundum. Zira Hiç Kimse omzunu evin duvarına yaslamış öylece kalmıştı. Gelen giden var mı diye içeriyi kontrol ettikten sonra yanına yaklaştım. “Keşke arasaydın,” dedim. Rüzgârın üfürdüğü saçlarım kirpiklerimi paspaslıyordu. “Mesaj falan atsaydın. Geleceğini neden söylemedin? Bir gören olabilirdi.” Bir gören olsaydı zaten hapı yutmuş olurdum ben. Elit mahallesinde bulunan sokak sakinlerinin varlığı, yargıya taşınma sebebi sayılırdı. “Bak, yakalanır-”
“Şşt,” diye mırıldanan Hiç Kimse işaret parmağını dudağıma bastırmıştı. Buzdan hançere saplanmışçasına kalakaldım. Devam etti. “Geleceğimi haber verseydim sürpriz yapabilir miydim sana?” Sarhoş gibi çıkıyordu sesinin tonu. Bedenime yaklaşan hareketleri, tutarsızlık örneği sergiliyordu. Eski püskü botlarının ucu ayakkabılarıma değdi.
“N-ne sürprizi?” diyebilmiştim güç bela. Parmağı yerini sevmişti belli ki. Serbest bırakmıyordu dudağımı. Baskılanan konuşmamı sürdürdüm; çarpan yüreğimin gönülsüz izniyle. “Se-sen kendinde mi-misin? Bir şey m-mi içtin?” Gözlerimi sertçe yumup açtım. Botları değmeyi geçmiş ayakkabılarımı eziyordu ağırlığıyla. Ayaklarımı eziyor; canımı yakıyordu. Alnını sertçe alnıma çarptığında, “Allah’ım,” diye mırıldanmıştım. Her an biri gelebilirdi. Eren’in merakı, meraklıların dilindeydi. “Buraya neden geldin?”
“Sana esas kutlamayı getirmek için geldim,” dedi. Kendini tanıtmayı reddeden o kişiyle uzaktan yakından alakası yoktu.
“Git.” Geri çekilmeyi denediysem de kolumu kavrayıp engelledi. “Gerçekten.” Parmağını çekmiyordu. “Babam burada senin gibi biri olduğunu öğrenir-”
“Ne?” Çaprazımızdan vuran sokak lambasının cılız ışığı, tam yüzüne düşüyordu. “Benim gibi birini, onun gibi biri kulaklarından tavana mı asar?” Parıl parıl yanan som gözlerindeki dengesizlik ürkütüyordu beni. “Sus İlke,” diyerek yalvarırcasına eklemişti. “Yapmak üzere olduğum şey için bana bir dakika ver.”
“N-ne zamanı? N-ne yapacaksı-n?” diye sordum. Yakınlığı başımı döndürüyordu. Kan hücrelerim velvele koparıyordu. Güzel yüzüne bakıyorken içeridekileri düşünmek iki ile ikiyi toplamaktan beter kalıyordu. Öte yandan sorumu cevaplamamıştı. Alnını, ritmikçe, alnıma vurmaya koyulduğunda parmağını yürürlükten kaldırmış; iki kolumu da sıkı sıkıya tutmaya başlamıştı. Dişlerini kenetlediğini fark edebiliyordum. Teninde biriken ter damlacıkları -kafasını her vurduğunda- tenime saçılıyordu. Ortamı kasvet gölüne dönüştürmeyi arzulayan esinti, saçlarımı epeyce dağıtmış; etrafımıza sarı saç tellerinden kuş kafesi geçirmişti. Hiç Kimse iyi değildi. Hiç Kimse bana bu denli yakınken ben de iyi değildim.
“Deveye bindim,” dedi kendince kendine. Sanki alnı çekiçti. Duvar bildiği alnıma çivi çakıyormuşçasına vurmaktan vazgeçmiyordu. “Devenin üstünde kalabilmek için deveye uyum sağlamalıyım. Çok zor.” Gerginliğimi somutlaştıran tırnaklarım, yine, avuçlarımı anavatan seçmişti. Şahsi telkinleri mantığa aykırı. Kafama vurmayı birden bıraktı. “Yoksa deve, beni yere atacak.” Kollarımdan iterek yönlendirdiği bedenimle bedeni arasına milimlik bir mesafe kattı. “Çöle düşen penguenlere ne olduğunu biliyor musun İlke?”
“Korkutuyorsun beni. İyi değilsin sen. İyi misin sen?”
“Evet bende,” dedi alakasızca. “Ben de çöle düşen penguenlere ne olduğunu bilmiyorum.” Ve yapmıştı. Beni kendine çekerek bana sarılmıştı. “Şimdi bizi çatıya çıkartırsan; uslu bir çocuk olacağıma söz veriyorum Peri Padişahının Kızı.”
kara vezir
Atlamak istemişti değil mi? İlk buluşmamızın arefe gününde çatıdan aşağı atlamak istemişti. Canına kıymak istemişti. Dünyadan kaçmak ve beni bir başıma bırakmak istemişti. Şimdilerde, bakışlarında okuduğum ölüm ile evlenme isteğini az buçuk törpülemiş olsa bile bir insana kutlamayla eşdeğer nitelikte bir sürpriz yapılacaksa; o insanın isteği şeyin ya da olayın gerçekleştirilmesi lazımdı. Aracı’ya nasıl sevinileceğini, nasıl kutlama yapılacağını ona istediği şeyi vererek öğretecektim.
peri padişahının kızı
İsteklerim istikrarlı değildi ki, durağan durağan sürsün gitsin. Ölmek istediğim için çatıya çıkmıştım ben. Zevk için çatıya çıkıldığı görülmüş müydü yani? Atlamaktan bahsediyordu. Birlikte, çatıdan atlamaktan bahsediyordu. Gökyüzüne atlamaktan bahsettiği, çatıdan aşağı atlamaktı. Bir defa ölümün karısı olmayı düşlediysem eğer bir defa da sahte ölümle kozlarımı paylaşmalıymışım meğer.
kara vezir
Cimri bir insandım ben. Maziden öğrenmiştim bunu. Sağ kalacaksan cimri olmalısın. Kedini düşünen benciller kazanır, derdi Pinhan. Yetiştirme yurdunda yaşadığımız olaylardan çıkardığı dersler sonucunda demişti bunu. Ancak daima eşit kütlelerde kalamıyordu çift kollu terazinin kefeleri. Sırf Aracı aşağı atlama konusunda güçlük çekmesin diye paylaşmak çıkmıştı tarot falımdan meydana. Ağrı kesicilerimi onunla paylaşırsam zorluk çıkarmazdı. Aynen, zorluk da çekmezdi. Atlardı benimle. Atlardık birlikte, gerçek kutlamanın göbeğine.
peri padişahının kızı
Ağrı kesici içersem daha kolay olurmuş. Hani gerçeklikten kaçmak da istemiştim ya hayallerden ziyada ağrı kesici gerçeklikten daha kolay kaçırırmış benliğimi. Belirsizliğe bağlanan bağlarla aşağı atladığımı fark etmezmişim bile. Hayır. Önüme uzattığı yirmi tabletlik ağrı kesiciyi içersem çatıya çıkamazdım. Yüksek ihtimalle komalık olurdum.
kara vezir
Gereksiz yere evhamlanıyordu. Ömrümü ağrı kesici içmeye adamıştım ben. Komaya girmişlik yoktu sicilimde. Terk edilmiş canıma bir şey olmadıysa onun da zarif canının pembe incilerine bir şey olmazdı yani. En fazla bayılırdı. Bayılması ayılmaya çıkardı. Ne vardı?
peri padişahının kızı
Bir şeye ne kadar çok değer verirsen o şey o kadar çok hasar alırdı. Canına çok değer veriyordum. Onu ölümle sınamıştım. Bir hasar alınmıştı. Şimdi Hiç Kimse yine aynı küfeye canımı yeniden eklememi talep ediyordu. Hasar alıp almamaksa şansın insafına kalıyordu.
kara vezir
İnanamıyorum! Ciddi ciddi değer vermeyi konu yapmış tartışıyorduk. Şatafatlı, değerli canı... Bilemezdim ya böyle bir şeyi. Hiç eşyam olmamıştı ki; değer verebileceğim bir şeyler olsun. Canımda değer yoktu ki değerlerimizi konuşturacağımız bir ortam olsun. Aracı, divan edebiyatı ozanlarındanken ben halk edebiyatı ezgilerini mırıldanan vasıfsız bir kavalcıydım işin aslı.
peri padişahının kızı
Korkuyordum. Ancak güçle savunuyordu sebeplerini. Güçsüzlükle diz çöküyordu bahanelerimin hepsi. Galiba bir kereliğine karartacaktım gözümü. Kendimi onun yerine koyacak; duygudaşlık yapacak ve karartacaktım gözümü. Yemekte yükselen konuşmalar bir bir çarpınca zihnime vuruluvermiştim ilaçsızlığa. Pekâlâ. Onunla birlikte aşağı atlayacaktım ama ilaç içmeyecektim. İlaçları içmeyecektim. İçmeyeceğimi ona da söylemiştim. Aşağı atlarsam içmememde sorun yokmuş. Yine de benim için ayırdığı yirmi paket ağrı kesiciyi almıştım. Yine de.
kara vezir
Ne derse desin ikna etmiştim hanımefendiyi. İlaçların tamamını olmasa da -kaçak oynamayı daha güvenilir bulduğu için tamamını içmemişti, emniyet şeridinden çıkmıyordu kendisi- üç kutuyu içmişti. Tabii zorlanmıştı. Üç paketi içerken zorlanmıştı. Onun aksine zorlanmadan içmiştim kendi payıma kalanları. Düşüncelerim bulanıklığa teslim oldu saniyesinde. Düşünceleri bulanıklığa teslim etmekten güzeli var mıydı galakside?
peri padişahının kızı
Yokmuş; düşünceleri bulanıklığa teslim etmekten güzeli yokmuş galakside. Elimi tutmasından daha güzel bir his de yokmuş ülke sınırları içerisinde. Bulanmıştı kafam. Dalgalanmıştı fikirlerim. Bulanıklık ile atladık. Atladık; çatıdan çöp konteynırlarına atladık. Gökyüzüne atladık.
kara vezir
Atladık. Bu kadar basitti işte. Varsayılanın aksine… Yukarıdan aşağıya; tavandan tabana, zeminden göğe atladık birlikte.
peri padişahının kız
Özgür hissetmiştim gerçek manada. Kutlamanın âlâsı yerdeydi, işte benden bir ileti; maksadı yerde özgürlük aramak olanlara…
kara vezir
Kısıtlandırılmış dünyada asıl hile, hislere direnmemekmiş meğer. Bundan sonra, o ringi yerle bir ederler.
peri padişahının kızı
Hislerin peşinden gitmekmiş şart, her koşulda. Hissedileni yaşayabilmek mükâfatmış insanoğluna.
kara vezir
“Hissedileni yaşa. Bravo Kara Vezir! Hissettiğini yaşa. Git kendi yoluna. Zaten bir bu eksikti,” dedi Pinhan. “Bir bu eksikti dertsiz başımızda.”
peri padişahının kızı
Belki de eksik olan buydu. Belki değil de… Asıl eksik olan buydu. Bir bu eksikmiş benim hayatımda. Bir bu eksikmiş, anladım, dertsiz başımda.
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
