8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime · Okuduğun bölüm
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

peri padişahının kızı

İnsan insana benzer demiş bilenler. Biliyorlarmış ki onlar olmuş diyenler. Beynim hazır giyim fabrikası misali çeşitli, sayısız, uçuk kaçık komplo teorilerini ihtimaller çerçevesinde dikiyorken belki de kanmaya dünden razıydım. Zira diyenlere, koşulsuzca, güvenmeyi seçmiştim.

Hiç Kimse defile için epey özenmişti. Öncelikle, yüzünü yıkadığı belliydi. Morlukları ve yaraları hala yerini koruyordu ancak kremlerle yatıştırmıştı hasarının belirtilerini. Ne zaman görsem gözlerini gölgeleyen, kirpiklerine dokunmayı arzu atfetmiş kömür karası, dağınık saçlarını hizaya sokmuş; taramıştı. Bol kirli kabanını da çıkartmıştı. Üzerine tam oturan mat, siyah smokiniyle karşımdaydı. Eren’e değil bana bakıyordu. Kaşları çatıktı. Anlamaya çalıştıkları varmışçasına bir arayış ifadesi takınmıştı. Geç de olsa durumu kavrayabildim. Ortalarında durduğum, iki simanın benzerliğinden sıyrıldığımda kavrayabilmiştim. Açıklama yapmak, şimdiki yükümlülüğümdü.

“Arkadaşın kim İlke?” diye soran Eren Bakırcı, kendisini tekrar etmesinin yanı sıra elini, sahiplenircesine, belime dolamıştı. Parmakları etime batıyordu. Arkadaşın kim? Şüphesiz Hiç Kimse’nin kim olduğuyla ilgileniyordu. Benzerlikleriyle değil… Hatta ikisi de birbirine olan benzerliklerini fark etmemişti. Yoksa umursamıyorlar mıydı?

“Şey…” Önüme düşen saçımı omzuma savururken yutkundum. Yalan söylemem gerekiyordu. Kim olduğunu bilmediğim yeni arkadaşımın kim olduğunu açıklarken yalan söylemem gerekiyordu yeniden. Ah, keşke bugün iki ayak üstünde kırk yalan söyleyerek yalan kotamı doldurmasaydım.

“Hanımefendi beni buraya davet etti,” dedi düşüncelerimi yarıda kesen Hiç Kimse. Tereddüdümü anlamış olmalıydı. Durum yönetim iplerine sahip çıkıyordu. Rahat bir nefes alıp konuşmasının kalanını -hitap kısmına Eren’i yazarak- yapmasını izledim. “Ancak kendisinin arkadaşı olarak davet edilmedim.” Elinin tekini pantolonunun cebine atmıştı. Çizdiği özgüven profili, hayran olunasıydı. Terk edilmiş bir inşaattan çıkıp gelmemişti sanki. “Bilirkişi olarak geldim.”

Eren ve ben, duyduklarımızın üzerine aynı hayret tonlamasında ve aynı anda atılmıştık monoloğa. “Bilirkişi mi?” Anlık bir duraksama oldu. Eren neyse de… Benim bunu sormamam gerekiyordu. “Evet,” dedim çabucak. “Kendisi bilirkişi.” Artık o ne demekse işte.

“Bilirkişi.” Eren Bakırcı şüphelenmişti. Kafasını hantalca salladı. “Moda sektöründe?” Kafasındaki taşlar yerine oturmamıştı tabii. “Pek aşina olduğumuz bir şey değil.” Siyah çerçeveli gözlüğünü yukarı ittirdi. Tırnaklarım avucuma gömüldü. Stresi tavan seviyede yaşıyordum resmen. Eren anlayacaktı. Hiç Kimse’nin elit kanunlarına uymadığını anlayacaktı. Anladığında ise hemen gider babama ispiyonlardı. Sonra kuleme kapatılırdım. Büyük, kötü ejderhanın insafına bırakılırdım. Lütfen anlamasın.

“Öyleyse işimizi iyi yapıyoruz demektir,” dedi Hiç Kimse. Yapay bir kahkaha atmıştı. Eren vakit kaybetmeden kahkahaya eşlik ettiğinde de ortada -nedendir bilinmez- gergin kahkahalar uçuşuyordu. Gösteri bitene kadar taraflar konuşmadı. “Çünkü biz bilirkişiler, tanınmamayı tercih ederiz.” Elitler suskundu. Vampir manipüle ediyordu. “Defilelere, müzayedelere, fuarlara gideriz.” Mum ışıkları vampirin taranmış saçlarında titreşti. “Şirketleri inceler ve yatırımcıları yönlendiririz.” Hiç Kimse beğeniyle balo salonunu inceledi. Beğenisi gerçek miydi? “Bugün ise Lumiére Kozmetik için buradayım.”

Bingo! Bilinçli ya da bilinçsizce, Hiç Kimse anahtar kelimeyi telaffuz etmişti eğer deyim yerindeyse. Sektör hakkında bilgisi olduğu asla aklıma gelmezdi. Konuşmasının inandırıcılığına kapılmayı asla beklemezdim. O an anladım. Yargıladığım çevreyle bütünleşerek -istemeden de olsa- küçümsemiştim onu. Dış görünüşü, benim için cahil yapmıştı onu. Öyle değilmiş. Asıl cahil benmişim; aptal pembelikte bir cahil.

Yatırım kelimesini işiten Eren Bakırcı, elini sırtımdan ayırdı. Ceketinin düğmesini ilikledi. “Ya-yatırım.” Kekeleyişi duymaya değer nitelikteydi. “Ama şey.” Otuz iki diş sırıtıyordu. “Aslında.” Parayla karşılaşmasına hazırlıksız yakalanmıştı. Hazırlığı olsaydı ruhunu torbaya koyar bedavaya dahi satardı. “Alında Lumiére Kozmetik ve Foncé Parfümeri olarak defileyi birlikte yürütüyoruz.” Kaşla göz arasında kendisine hisse koparması sinir bozucuydu. Hazırlıksız ancak bu kadar… Biraz önce arkadaşlığı sorgularken biraz sonra şirketinin ticari değerini savunan avukatlık mertebesine atlayışı rekor kırardı, eminim.

“Senin şirketin de mi sponsordu Eren?” dedim. Rahatsızlığımı kelimelerin altına gömmüştüm.

“Hayatım.” Sevgili sevimli itici, sevimliliği iticilikle çarpmayı sana kim öğretti? “Resmi sponsor sizsiniz, tamam.” Hiç Kimse’nin ilgi fırınına uzanıp simit çalarken de eklemişti. “Ama aramızda resmiyetin lafı mı olur?” Gülüşüldü. Soyut olan gerginlik yetişkinliğe yetişmiş yanımızda bitmişti. Gülüşüldü. Bıçaksız katliamın gereği buydu belki. Gülüşüldü. Gülememiştim.

“Sizin aranızı bilemem,” dedi Hiç Kimse. “Sektörde resmiyetin lafı bayağı geçiyor.” Tarih, Eren Bakırcı’nın şaşkın suskunluğunu genç kız edebiyatı yaparcasına kaleme alıyorken keyfim yerine gelmişti. Hiç Kimse, aklı karışmışçasına çenesini eğdi. “Foncé Parfümeri mi demiştiniz?”

“Eve-”

“Siz tam olarak kimdiniz?”

“Ben.” Göklerde süzülen müstakbel nişanlım yenilgiyle ceketinin düğmesini açtı. “Eren Bakırcı.” Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Benzerliklerin çekişmesine şahit olmak; entrikayı kaynatarak final yapmış heyecanlı bir pembe diziye ek sezon çekileceğini öğrenmek gibiydi.

“Eren Bakırcı, magazin gündeminden düşmeyen şu veliaht,” dedi Hiç Kimse.

Eren gururla sırtını dikleştirdi. Üste çıkacağı noktayı kendince keşfetmişti. “Demek şöhretimden haberdarsınız.”

“Şöhreti iyi-kötü şeklinde ayırmıyorsanız…” anlamın yerleşmesi için kısaca duraksadı, Hiç Kimse. “Haberdarım.”

Gülüşüldü. Gülüşülüyordu. Hava kabarcığından meydana geldiği anlaşılan kabarmış gurur, gülüyordu. Gururun gururunu kurtaran ise kel adam oldu. Nefes nefese yanımıza gelmiş, “Eren Bey,” diyerek dikkatleri üzerine çekmişti. “Babanız beyefendiler geldiler.” Gardiyan mahkûmu çağırıyordu ha?

“Tamam,” dedi mahkûm ikiletmeden. Sözde bilirkişiye dönüp samimiyetsiz özrünü diledi. “Sizi yalnız bırakacağım. Umarım kusuruma bakmazsınız. Benim varlığımı varlıktan saymayıp Hiç Kimse’yi yalnız bırakmaktan bahsetmesi gelin diyordu cinlerime. Tepesine çıkın ve inmeyin. Derin derin oksijen çektim içime.

“İlke Hanım benimleyken,” dedi Hiç Kimse. Adımı takılmadan söylemişti. Takılmadan söyleyişinde takılmıştım. “Sizin kusurunuza bakmayı düşünmem bile Eren Bey.” Sonrasında Eren Bakırcı, bakır rengine bürünüp kayıplara karıştı. Kalmıştık baş başa. Işıltılı ışıkların altında; Hiç Kimse ve ben… Şekersiz kahve misali ikisi bir arada...

Eren gider gitmez ceketinin cebinden ağrı kesici paketini çıkarttı. Yakınımızdan geçen garsonun tepsisinden kaptığı şampanyayla ağrı kesicisini içmişti. “Müstakbel nişanlın mıydı?” Kafasını Bakırcı’nın yittiği yöne yatırdı.

“Çok mu belli etti?” diye sordum imayla. Eren ile olan gülümsemesini unutturmak istercesine tatlı tatlı gülümsüyordu şimdi. Onu izleyip hareketlerini hafızama kazımak istesem de zihnimi kurcalayanlar vardı. “Moda sektörünü gerçekten biliyorsun,” demiştim devamında dâhice çıkarımımla.

Boşalttığı şampanya kadehini ters biçimde yeniden garson tepsisine gönderirken omuzlarını silkti. “Buraya gelmeden önce araştırma yaptım diyelim.”

Kirpiklerimi kırpıştırdım. Birden çok yönü olan zekâ küplerini anımsatıyordu bana. Beklemediğim şeylerin toplanma merkezi gibiydi. Yaşadığı yeri görebilseydim keşke. “Takım yakışmış.”

Öylesine üstüne baktı. “Yakışması için elimden geleni yaptım.”

“Terk edilmiş inşaatında bu tarz kıyafetlerin olduğunu asla tahmin edemezdim.”

“İlke,” dedi ahenkle. “Tahmin edemeyeceğin daha birçok şeye sahibim.”

İroniye danışmadan edememiştim işte. “Tahmin edebiliyorum.”

Aramızda fazlasıyla mesafe vardı. İnsanlarla arama koyduğum mesafemin bir yansımasıydı. Yansımayanı deneyimlemek nasıldı? İki-üç adım ilerleyerek ona birazcık yaklaşmıştım. Dişlisi kırılmış düşüncelerim dönmüyorlardı bir türlü ki akıllıca düşünebileyim. Çekingenlikle saçlarına dokunup hafifçe düzelttim. Kaşlarını hoşnutsuzlukla çatıp geri çekildiğinde parmaklarımda kalan yumuşaklık hissi ondan yayılan limon kokusuna mağlup düşmüştü. Meğer mesafeleri belirleyen her zaman elitlerden olmazmış. Boğazımı temizledim. “Eee, ortamı nasıl buldun?”

Gözlerime bakıyordu. Ta gözlerimin en içine. Niyetimi çözememiş hali irkilerek gelmişti kendine. Saçlarında dokunduğum yere bizzat dokundu. “İç…” Dokunduğu yeri silkeledi. “İç karartıcı.”

İç karartıcı mı? Peri masallarından fırlamış gibi görünsün diye dekoruna haftalar heba edilen salonu iç karartıcı mı bulmuştu? “An-anlamadım?”

“Anladın.” Dudaklarını sıkıp cümlesine yeniden başladı. “Seninle alakası yok. Burada çok fazla ışık var.” Salona defalarca bakış fırlattı. “Bir yerde ne kadar çok ışık olursa, o yer o kadar çok karanlıktır.”

“Işığın karanlık olduğunu mu söylüyorsun?”

“Söylediğimden bunu anlamadın mı zaten?” diye sordu. Haklıydı. Anlamıştım. Kast ettiği şeyi sonuna kadar anlamıştım. Haklılığı canımı yakıyordu orası başka. Işıklı hayatımın karanlığıyla mücadele etmiştim ben yıllarca. Gerçeğin yüzüme vurulmasını garipsemek yersizdi. Gerçeği yüzüme vuranı garipsemek yersizdi. Tatlı yüzüne bakıyorken kalbimin depreştiğini hissetmiştim. Hislerime yenik düşüverdim. Hislerim gafil avladılar beni. Uzandım. Uzandım ve dudaklarımı yaralı karanlığını ışıklı karanlığımla birleştirerek beni aydınlığa kavuşturan bu adamın yanağıma yumuşakça bastırdım. Dudaklarımı yanağına bastırdığım anda omuzlarımdan kavrayarak itmişti beni. Neye uğradığımı bilemeyerek açtım gözlerimi.

Sol elini öptüğüm yanağına bastırdı. “Beni öptün.”

Ne denirdi ki? “Seni öptüm,” diyerek tekrarladım.

“Neden?” diye sordu hiddetle. “Beni neden öptün?”

“İçimden geldi.”

Elini yanağından, hala, indirmemişti. Bakışlarına korku binmişti sanki. Korku ve nefret belki de. “Lavabo ne tarafta?” Dişlerinin arasından konuşuyor her bir harfi ısırıyordu.

“Be-ben…”

“Lavabonun yerini söyle!” Ricadan çok emirdi tepkisi. Nasıl bu kadar hızlı değişmişti ruh hali? Basit bir minnettarlık öpücüğü mü değiştirmişti ruh halini? “Salondan çıkınca sağ koridorda,” diyerek hızlıca açıklama yaptım. Bir kez bile yüzüme bakmadı. Eli yanağında hızlı adımlarla salondan çıkmıştı. Arkasında kaldım. Ne olduğunu, nasıl olduğunu, niye olduğunu bilemeden…

Artık biliyorsun İlke. Hiç Kimseler öpülmezmiş, sanki onlar kurbağa prensmişçesine.

“İlke Hanım, defileye son yarım saat.”

kara vezir

Yirmi beş yıllık hayatım boyunca ağrı kesicilerimin bahşettiği kolaylık sayesinde teke tek karşılaşmıştım hislerimle. Teke tek çıkmıştık ringe. Kimi zaman sesini duyurmaya çalışan acı ile ben. Kimi zaman ağrı ile ben. Kimi zaman aşk ile ben. Ama hep bir onlardan ve bir ben… Ancak çarklar dönüyor devir farklılaşıyordu. Ben aynı kalmıyordum. Aracı’ya yaklaştığımdan beri aynı değildim. Aynı olabilmeyi özlemiştim. Kabul, ringde yine tektim. Rakiplerim girift olmuş hisler bütünüydü. Elim yanağımda tuvalete girdiğimde hissettiğim nefret, acı, ağrı, aşk, kaçma arzusu aynı olamayacağımın habercisiydi maalesef.

Musluğu açtım. Plastik sabunlukta duran sabunun koruyucu kapağını kaldırıp elimi içine daldırmıştım. Kepçe misali tuttuğum sabunun fazlası taşıyordu. Suyu kullanarak yapışkanımsı sıvıyı köpürttüm. Köpüğü yanağıma; Aracı’nın öptüğü, pembe simli ruj izini bıraktığı yere sürttüm. Elimi acımasızca bastırıyordum yanağıma. Kalıntı kalmamalıydı asla. Tenim tahriş olsa da bu leke çıkacaktı her halükarda. Kaç dakika harcadığıma emin olamıyordum. Sabunladığım yeri buz gibi suda durularken yüzüm yanıyordu. Kazıyarak yıkadığım yanağım belirgin şekilde kızarmıştı. Avuçlarımı lavabo tezgâhına yaslayıp -yalnız olmanın verdiği cesaretle- aynada kendimle göz göze geldim. Kafamı kaldırdığım için su damlacıkları boynuma doğru akıyor Oğuzhan’ın smokinini ıslatıyordu. “Biliyordun,” dedim yansımama tıslarcasına. Pinhan varmış gibi karşımda, “Lanet olsun Pinhan,” hitap ettim aynaya. “Aracı’yı öptüğümde bundan nefret edeceğimi biliyordun.” Musluk başına yumruk attım. “Aracı’dan uzaklaşayım diye.” Saçlarımı yolarcasına çekiştirdim. “Beni, onu öpmeye teşvik ettin durdun.”

Yanağıma dokunan; rujla yağlanmış dudakların hayaleti pencere arkasındaydı, bir nevi. Hem var hem yokmuş misali. Sinirliydim. Sinirimi topraklama dahi geçiremezdi. Kirlenmiş hissediyordum. Belalı hislerin hepsi başka bir gün toplanamaz mıydı geri? “Ama önce davrandı.” Kapalı tuvalet kabinlerinin önünde volta atmaya başlamıştım. “Benden önce davrandı. Beni o öptü.” İnsan dudağı kadar iğrenç bir şey tanımadığımı fark etmiştim şu dünyada. İntihardan kurtardığım anda, Beyaz Atlı Prens öpücüğünü Aracı’ya vermememin nedenini yeni keşfediyordum aslında. “Ve ben bundan nefret ediyorum.” Kopardığım kâğıt havlularda yüzümü -özellikle bastırarak da yanağımı- sildim. “Aşka aşığım diyorum sana.” Pinhan henüz teşrif etmemişti. “Neden Aracı’yla olan bağlantıma nefret bulaştırmak istiyorsun ki Pinhan?” Kalıplarım yeniden tanımlanmayacaktı.

“Aracı benim arkadaşım,” dedim kendi kendime. Tavanda yanan lambalar ısıtıyordu beni. Terliyordum. Bu olmak zorunda mıydı ısının gerektirdiği? “Beni öpmedi. Beni öpmedi. Beni öpmedi.” Titreyen ellerime inat ağrı kesicileri ağzıma attım. “Beni öpmedi.” Hapları dişlediğim esnada tuvaletin kapısı açılmıştı. Böylece ilaçları çiğnemeden yutmuştum.

“Kara Vezir?”

İçeriye birisi girmişti; adımı bilen birisi. Aracı’nın öpücüğü soğumadan yeni bir sarsıntı ile çatışacaktım herhalde. Ağır ağır arkama döndüm. Kapının önünde Uygar dikiliyordu. Uygar. “Uygar,” dedim meymenetsiz bir konuşmayla.

“Kara Vezir.” Kapıdan çekilip karşımda durmuştu. “Hayırdır?” Tek gözünü kırptı. “Senin gibi birisinin böyle bir yerde ne işi olabilir?”

Teslimat yapılacak saatte değildik. Teslimat için karşıma çıkmamıştı. Teslimat yoktu. Teslimat yoksa Uygar da olmamalıydı. Teslimat yoksa ve Uygar varsa mutlaka terse giderdi yazgı. “Defileyi izlemeye geldim.” Boş ağrı kesici paketini ikiye katlamıştım vites düşüren hislerimden arta kalan tedirginlik nöbete koyulurken.

“İnanmadım. Tekrar dene,” derken yavaş yavaş konuşuyordu. “Benden habersiz teslimat mı aldın?” Az daha yaklaştı bana. “Birden modaya mı merak saldın?” Sağ elini omzuma atıp kopartırcasına sıktı. “Yoksa kız için mi buradasın?”

Orion’un hayat felsefesini benimsememiştim. Çevremde kız yoktu benim. Bir kişi hariç… Söz konusu kız… Aracı olmalıydı. Aksi durumda Uygar böyle bir bahsi niçin açardı? Kimliğime aykırı kalan smokin boğuyordu boğazımı. Papyonu gevşetmeye çalıştım. “Hangi k-kız?” Kız, Aracı’ydı. Evet, sormuştum. Değişmez miydi cevap? İnisiyatif kullansa ya ebediyet... Hani bir şeyi çok fazla isteyince olurdu. Uygar’ın Aracı meselesini çözmemesini çok fazla istememiş miydim, neden olmuyordu? Herkese standart duran evren, bana gelince kanununu mu bozuyordu?

“Hangi kızmış,” dedi Uygar dalga geçercesine. “Üç maymunu oynamaya gerek var mı Kara Vezir?” omuzumdaki elini iyice sıkılaştırdı. “Ha illa ki hatırlamayacaksan…” ton bindiriyordu bedenime. Boğuluyordum hem kıyafetlerim hem tehditkâr işverenimce. “Memnuniyetle hatırlatırım.”

Dokunmasın. Öpmesin. Ama Aracı’nın varlığı bilinmesin.

“Ağlayan gelin çiçeği tarlasında deli gibi dans ettiğin kız,” diyerek hatırlatmıştı Uygar. “Hatırladın mı?”

Başıma testere ile vurdular. Omzumdaki yük, ağrımı katlamıştı. Ağlayan gelin çiçeği tarlasından haberdardı. Gözlerimi sertçe yumdum. Açtığımda bulanık görüyordum. “Şerefsiz.” Kıskacından kurtulmak adına yaptığım hamleler beşikten çıkamadan öldüler. “Beni takip mi ediyorsun sen?”

“Seni takip etmiyorum koçum. Yüzlerce çalışanım var. Hepsini takip edebilir miyim?” kafasını iki yana sallayıp kendi onayını kendisi vermişti. “Onları.” Bedenimi sarsarken ekledi. “Ve seni takip ettiriyorum. Nerede, ne zaman, ne yaptığınız benim ve patronlarım için çok önemli. Çünkü çok tehlikeli bir iş yapıyoruz. Takdir edersin ki tehlikeli işler, sadık adamlarla çalışmayı gerektirir. Biz,” parmakları omzumu parçalıyordu resmen. “Biz iş yaptığımız adamlardan tam teşekküllü sadakat bekleriz.” Vurguladığı kelimeleri fiziksel olarak tattırıyordu bana. Astım krizine tutulmuşçasına nefeslerim yetmemeye başlamıştı bağrıma. “Sadakat, berrak bir su gibidir Kara Vezir. Eğer içine duygularını karıştırırsan su bulanır. Bulanık suyu içmek ister misin Kara Vezir?”

Dişlerimi sıkıp; zaten bulanık su içerek ömrümü idame ettirdiğimi söylemedim ona. Yaptığını yaparak kafamı iki yana sallamıştım, itaatkârca.

Keyiflendi. “Ben de öyle düşünmüştüm.”

Sonra yakamdan düşüverdi. Aramızı hızlıca açtım. Omzumu çürüttüğü yeri ovaladım. Akabinde papyonu boğazımdan koparıp lavaboda biriken köpüklerin içine doğru fırlatmıştım. “Güvenilir olduğumu biliyorsun Uygar,” dedim Aracı’nın gizini yeniden sağlamayı umarak. “Kı-kız umurumda değil.”

“Ah keşke,” dedi. “Keşke yakalanan teslimatçılardan daha başka sözler duyabilseydim. Ama maalesef hep aynı tantana.” Cep telefonunu kontrol etti. “Bilirsin seni severim. Bu yüzden sana bir şans daha vermek niyetindeyim. Madem kız umurunda değil; umurunda olmadığını kanıtlamak senin için sorun olmaz.”

“Kanıtlamak mı?” diye sordum. Aracı ile konuştuğum kanıt kavramının altında evrimleşen düşünceler hücuma geçmişti.

“Kanıtlamak.” Aynaya dönüp görünüşünü ufak darbelerle düzeltirken ise, “Defileyi batıracaksın Kara Vezir,” demişti. “Eylemlerin bedellerine inanırım ben. Bedel ödeme sırası sana geldi. Yanlış zamanda, yanlış mekânda olmanın bedelini böyle ödeyeceksin. Defileyi batıracaksın. Kızın itibarını zedeleyeceksin ve işimize devam edeceğiz.”

Suratıma korkutuculukla baktı. Onca duygunun arasında, hissedemediğim korkutuculukla. “İşime devam etmek benim için önemli,” dedim duraksamadan. Önemliydi. Daha doğrusu önemli olan ağrı kesicilerdi. Ağrı kesiciler teslimatlarımın mükâfatı olduğu müddetçe Eros misali kör kütük aşkın peşinden gidecek değildim. Parmaklarımı şakaklarıma bastırdım. Dokunmasın. Öpmesin. Ama Aracı beni terk etmesin. Defileyi batırmakta şu an epey kararlıydım. Hem ilaçlar için hem Aracı’yı kaybetmemek için.

“Güzel,” dedi Uygar. Arkasını döndü. Çıkacak sanmıştım. Tuvaletten çıkacak ve beni bir başıma bırakacak. Çıkmadı. “Bu arada,” derken üstüme dikkatle baktı. “Sanki bir yerlerden gözüm ısırıyor. O takımı nereden buldun sen?”

“Gözüne söyle,” dedim sertçe. “Her önüne geleni ısırmasın.” Tuvaletin kapısını açtım. “İyi eğlenceler dostum.” O beni yalnız bırakmamıştı. Onu yalnız bırakandım. Metal levhalarla işaretlenmiş; podyuma uzanan merdivenleri inmeye koyuldum.

Bedel ödemek çorap söküğüne benzer. Çektikçe sökülür gider. Çünkü Kara Vezir, yanlış zamanda yanlış mekândaydın ama sen hep yanlış zamandasın, yanlış mekânda.

peri padişahının kızı

Lavaboya diye gitmiş dönmemişti. Ne kadar endişelenirsem endişeleneyim boştu. Öpmemeliydim. Erkendi, ikimiz için de. Ancak tutamamıştım kendimi. İçimden gelmişti bir kere. Aynı olan hayatımın aynısını değiştirendi Hiç Kimse. Giderse aynıma dönerdim. Aynıya dönmeyi özlemiyordum bile. Ya küsmüştü ya kaçmıştı. Beni bulmak isteyinceye değin bulamayacaktım onu. Bir bendim yine. Elitlerin içindeki yüzsüz patroniçe…

Kafam allak bullak; backstage bölmesine daldım öylece. Karanlığımın karanlığından öteye geçemiyordum. Dış etkenler girmişti devreye. Bölmenin halini gördüğümde ne öpücük umurumdaydı ne de hiçbir yerden Hiç Kimse.

Cam, ruj şişeleri kırılmıştı. Parfüm kutuları bin bir parçaydı. Far paletleriyle duvar boyanmıştı. Malzeme sandıkları parçalanmış; Lumiére Kozmetik afişleri talan edilmişti. Askılar saçılmış; kostümler delik deşikti. Yolunu şaşıran hortum, burada yaşayan büyükannesini bir sepet kurabiyeyle ziyarete gelmiş yatıya kalmaya karar vermiş gibiydi. Sabote etmişti birileri defilemi. Başarılıydı, yel götürmezdi gerçeği.

Yıkılan dünyamın enkazı altındaydım. Kim çekip çıkartacaktı şimdi beni?

kara vezir

Geceyi ağaç tepesinde geçirdim; Aracı’nın yatak odasının penceresini bekleyen çınar ağacın tepesinde. Eserime doymaya gelmiştim. Yaptığımın bedelini Aracı çekiyorken Aracı’yı dinlemeye gelmiştim. Sonuçta eser heyelana uğradığında eser sahibinin nerede olduğu sorulurdu ilk başta.

Aracı gece boyunca ağladı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Kendini parçalayarak ağladı. Odasını dağıttı. Ağladı. Hüznün boyunduruğunda ağladı. Babası ile kavga kıyamet tartışırken de ağlamıştı. Bıkmayıp usanmadan ağladı. Tükenmeden ağladı. Yenilgiyle ağlamıştı. O ağladı. Ben ağaçta oturdum. O ağladı. Ben kafamı ağaç dalına yasladım. O ağladı. Kronik baş ağrılarımdan birisini çekiyorken o, ağladı. Ve ben onu dinledim.

BÖLÜM SONU

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

237okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.