5. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ
Bölümler 35Şu an: 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
Elimizde olanın hayatımızda kapladığı yeri elimizde olanı kaybedince anlıyorduk. Elimde baş ağrısı vardı. Aracı bana dokunarak alı koymuştu başımın ağrısını. Kahve Durağı’ nda, hesabı ona ödetmek için çekip gittiğim andan itibaren ise alı konulan, kırmıştı zincirlerini. Başım fena halde ağrıyordu şimdi. Ağrının varlığını anlamıştım ancak istemiyordum kıymetsiz değerini. Dönüp gelenin sonsuza kadar sürgün edilmesini istiyordum topraklarımdan. Keşke sürgünün kanunlarını Peri Padişahının Kızı yazmasaydı, o zaman.
“Ne yaptınız?” diye sorunca Pinhan, irkilerek, kaçık ruhumu bedenime vurmuştum. Lumiére Billboardu’nu izlemeye tüpsüz daldığımdan ötürü arkadaşımın yanımda olduğunu unutmuştum. Kaldırımda geriye gidip sırtımı sokak lambasına yasladım. Billboard buradan daha net izleniyordu. “Falıma baktı.”
Pinhan iple bağlıymışız gibi yanıma geldikten sonra, “Sen fala inanmazsın ki,” dedi.
Billboard’a Aracı’nın fotoğrafı basılmıştı. Piyasaya yeni sürülen Lumiére rujlarının yüzü olarak seçmişlerdi Lumiére yöneticisinin kızını. Reklam yüzü sıradan mankenlerden olsaydı hiçbir kuvvet beni reklam panosunun dibine bağlayamazdı. Lakin Aracı ne sıradandı ne de sıradana kaçan. “Falda ne çıktığını sormayacak mısın?” dedim başkası tarafından seslendiriliyormuşum gibi.
“E ben de fala inanmam.” Pinhan ayrı teldeydi tabii ben apayrı bir telde. Ortaya çıkan müziğin notaları filarmoni orkestrasını hüzne boğardı neticede. Senkronizasyon dağılmış; karmaşık notalar hepten karmaşık da değildi. Karmaşık notalar zihnimde bir ampulü ışıldatmıştı Billboard ile daha dikkatli ilgilenmeye başladım. İlke gülümsüyordu, gülümsemesi onu korkunç gösteriyordu. Kahve içerken karşımda gülümsemişti. Karşımda gülümserken ondan alamamıştım gözlerimi. Takıldım İlke’nin gülümsemesine. Takılmıştım İlke’nin gülümsemesine. İlke’nin gülümsemesinden bana neyse…
Kaldırımdan insanlar gelip geçti. “Bana ne oluyor Pinhan?” diye sordum kuru kuru. Kafamdaki ağrı sinirlerime batıyor Aracı’nın sarsıcı gerçekliği, zamanı aleyhime kullandırıyordu. Daha kaç ağrı kesiciye ihtiyaç duyacağımın merakıyla bir tablet ağrı kesiciyi sakin sakin yutmuştum o esnada.
“Ne gibi?” sevgili arkadaşımın çakmağı meydandaydı. Alevin üstünden elini geçirip ısıyı denetliyordu.
“Aşkı düşünmek zor geliyor.” İtirafıma yabancıydım. Zaten kural da bu değil miydi? Hiç bilmediklerimizden ziyade bilip de sesli itiraf etmediklerimize yabancıydık her birimiz. “Aracıya kapılmak daha kolay geliyor. Ondan uzak durmaya katlanamıyorum.” Kâğıt dahi en fazla yedi kere katlanabiliyordu bir yerde. Aktif ağrı dağının eteklerinde tenimi dağlayan lavlara nasıl katlanabilirdim ki ben? “Bana ne oluyor Pinhan?”
“Bilmem.” Çakmağını suratıma yaklaştırdı. Sıcaklık yalamamıştı suratımı. Çakmaklar nasıl olur da ısı yaymazlardı? “Belki de insan oluyorsundur.”
“Sağ ol,” dedim billboard’u kollayan tarafım davayı sonuçlandırmıştı. Lumiére rujları Lumiére markasının yöneticisi olan adamın kızında eğreti duruyordu. “Dostluğun çok yardımcı oluyor!”
“Kara Vezir, Kara Vezir, Kara Vezir… Biz dost değiliz.” Cümlesinin akabinde sol yanıma dönmüştüm. Pinhan yoktu. Gitmişti. Sırra kadem basmakta ustaydı bir nevi. “Sen düzeldiğinde gidecek olan yolcuyum ben.”
Boşluğa doğru alçak sesle itiraz ettim. “Gitmene izin vermem.” O giderse ne olurdum ben?
“Öyle bir dünya yok,” dedi Pinhan kimliği kayıp boşluktan. “Zamanı geldiğinde aldığın nefesi geri verdiğin gibi her şeyi geri vermek zorundasın. Her şeyi bırakmak zorundasın Kara Vezir.”
Omzuma birisi dokundu. Yerimden sıçrayarak ayrılmıştım benden desteğini esirgemeyen sokak lambasının gövdesinden. Lumiére billboard’una kara bulutların gölgesi çöreklendi. Hareket ediyormuşçasına kafatasıma çarpan beynim, dengemi titretti. Gözlerimi iyice yumup beş saniye bekledikten sonra omzuma dokunan kişi ile ancak yüzleşebilmiştim. Büyük patronların kanatsız yardımcısı Uygar ve peşinden sürüklediği sigara dumanı gelmişlerdi. “Teslimata çıkıyorsun,” dedi.
Paketi aldım. Ağrı kesici içtim. Teslimata çıktım. Direktifleri yazarlardı. Ben direktiflere uyandım.
peri padişahının kızı
Biri beni izliyor. Biri beni takip ediyor. Biri, biri ama kim?
Ekosistemin işleyişine eşlik ettiğimiz her bir günün tekrarında yanımızda olan insanlar ikiye ayrılıyordu; yakınlarımız ve yabancı kaldıklarımız. Burada, yakınlarımız güvenilirdi. Yabancı kaldıklarımıza güven emanet edilmezdi. Karşılaştığımız engellerin üstünden atlamak için ihtiyaç duyduğumuz destekti yakınlarımız. Yabancı kaldıklarımız bir varmış bir yokmuş… Hatalarımızı kendi doğrularına dönüştüren dönüştürücülerdi yakınlarımız. Yabancı kaldıklarımız ise yalnızca insafa gelirlerse ve hatalarımıza kendi dönemeçlerinde rastlarlarsa yardım etmeyi teklif eder, üstelemezlerdi.
Ben hata yapmıştım. Ölmeyi deneyerek hata yapmıştım. Yabancı kaldığım adam teklifsizce almıştı beni uçurumun kıyısından. Yakınlarım, en az Sağır Sultan’ın samimiyeti kadar müdahildi olaya. Yiten cesaretimin kırıntılarını toplayıp yeni bir pasta yapıp dilimleri paylamayı düşünüyordu derinlerde bir parçam. Tatlı krema kaplı acı bir pasta… Derinlerde bir parçam hala ölmeyi istiyordu. Fakat yakınlarım yabancı kalsın; yalnızca yabancı kaldığım çıkarabilirmiş gibi geliyordu beni düştüğüm çamurdan. Onun etkisinin kalkanım olması gerektiği kanısına kapılmıştım bir şekilde, o kadar. Biz yeniden rastlaşıncaya değin tesellim fişti; kahve durağında içtiğimiz kahvelerin fiyatını belirten fiş. Fişe bakıyordum. Çetelesini tutmadığım dakikalar kaybedişime yuvarlanıyordu. Kaybedişim.
Lavande Tekstil ile buluşmama engel olan Hiç Kimse, sırf kahve içip bana hesabı ödetebilsin diye zaten kaçırmış olduğum ertelenmiş buluşma saatini bir ertesine, bugüne kaydırmak zorunda kalmıştım. Ve hala arabamın şoför koltuğunda -Lavande Tekstil şubelerinden birinin önünde olmama rağmen- oturmuş hesap fişine bakıyor; kaybediyordum. Saçmalık! Fişi katlayıp cüzdanımın içine yerleştirdim. Yağmurun puslandırdığı araba camından caddeyi kolaçan ederken kaşlarımı çatmış ürpertime bir anlam vermeye çalışıyordum.
Soyutluğu kavrayamasak da üzerimize ansızın düşen bakışların ağırlığını yok sayamayız. Arabamdayım. Dışarıda birden çok kişi var ama özellikle biri var. Biri beni izliyor. Biri beni takip ediyor.
Kuruntularımdan silkinerek kurtulup arabadan indim. Oysa kurtulduğumu sandıklarım halının altına süpürülmüş tozlardı. Orada birikecek, büyüyecek, yaşam alanımı kirletecekti. Caddedekilerle göz teması kurmamaya özellikle dikkat ederek -sanki beni takip edeni görmezsem beni takip etmeyi bırakacaktı beni takip eden- arabanın bagajını açtım. Lavande Tekstil’e gönderdiğimiz bir kutu tester ürününü aldıktan sonra arabamı kilitleyip sağ yanımdaki mağazanın barok tarzda dekora edilmiş girişinden geçtim. Tabii barok tarzın yansımaları girişi geçmeyle bitmiyordu. Beni karşılayan büyükçe bir alan vardı. Karşılama alanı kıvrımlı duvarlara sahip cephelerle çerçevelenmişti. Mitolojik figürlerin yer aldığı tablolar duvar kıvrımlarına monte edilmiş; bu tablolar, yüksek tavanı boyayan ürkütücü fresklerle kalıba kavuşturulmuştu. Işığın dramatik kullanımıyla yaratılan güçlü gölge etkisinin altında bekleyen lobi görevlisine yaklaştım. Heykellerin içinde bir heykel gibi görünüyordu kendisi. İçeri girmemle yüzüme bakması bir olmuştu lakin gölgeler keskin bakışlarını yumuşattığından çabucak çekememişti ilgimi. Dağılan ilgimle birlikte cam giriş kapısının ötesindeki caddeyi yeniden kontrol etme gereksinimi duydum.
Dışarıdaki biri beni takip ediyor. Tamam. Peki, içeriye girdiğimde neden izlenme hissi sıyrılmadı tenimden? Hayalet takipçinin hayalet gözleri nerede? Hayalet gözler gerçekten bir yerde mi? O yer nerede?
“İlke Hanım?” Heykellere özenen, lobideki sekreter kızın adımı seslenişiyle kopmuştu irislerim tek damla leke bulundurmayan Lavande markasının giriş kapısından. Olur olmaz yerlerde bana kodlanmış programın yazılımını bozmaktan nefret ediyordum. Buraya kadar geldiysem beni takip ettiğini düşündüğüm hayalete takılı kalamazdım. Kenan Çağbağlar’ın kızı rolünde Lumiére’i savunmalıydım.
Programını bozma İlke. Lobi masasına yaklaşıp tester kutusunu sertçe koydum. “Bunlar ne?”Görevlinin ifadesi kutu ile benim aramda mekik dokudu. “Bize gönderdiğiniz testerlar,” dedi.
Dişlerimi sıktım. “Size gönderdiğimiz testerları neden bize gönderiyorsunuz?” Onlara gönderdiysek ürünler onlarda kalmalıydı. Tekstil-kozmetik defilelerinde -anlaşma gereğince- böyle yürütüyorduk işlerimizi. Kozmetik markaları defilelerinde sponsorluk yapmak istediği tekstil firmalarına ilk olarak tester ürünlerini gönderirdi. Farklı markalardan gelen testerları inceleyen tekstil firmaları yapılan görüşmelerden sonra anlaşma imzalayacağı kozmetik markasında karar kılardı. Biz testerlarımızı göndererek adımımızı atmıştık. Lavande, testerları iade ederek geri adım atmış; adımımızı geçersizlikle damgalamıştı. Bunun tek bir anlamı; Lavande, Lumiére harici bir kozmetik markasıyla anlaşmış olabilirdi.
Lobi sekreteri açıkladı. “Ürünlerinize gerek kalmadı. O yüzden gönderdik.
Hesap sorarcasına kaşlarımı kaldırmıştım. “Ne demek gerek kalmadı?” Rahatmışım gibi davranmaya çalışıyorum ama biliyorum. Biri beni takip ediyor.
Görevli kızın hatlarına sürme misali çekilmiş ukala tavrı katılaşmıştı sanki. İçinde bulunduğum ikilemden habersizce, “Başka bir marka ile anlaştık,” dedi açıklamasını geçerli kabul edecekmişim gibi.
Bu kez de çene kemiğimin takatini sınarcasına sıkmıştım dişlerimi. “Bizimle görüşmeden mi?”
Görevli kız bariz olanı tespit eden tavrıyla dudaklarını bükmüş, “Görüşmeye gelmediniz,” diyerek üste çıkmaktan da taviz vermemişti.
Gerginlikle saçlarımı çekiştirdim. Dinmeyen yağmurdan ötürü caddeye nüfuz eden karanlığın boğuculuğu -barok mimarinin gölgeleri dolayısıyla- katlanarak artıyordu lobide. “Yöneticiyle konuşmuştum,” dedim. “Görüşmeyi erteledik.” Ağırlığımı bir bacağımdan öbürüne verirken ayakkabımın topukları cilalı fayansı yoklamıştı. “Anlaşmıştık.”
“Üzgünüm İlke Hanım.” Tonlaması üzgünlükten mahrum yetişmiş gaddar bir ziyaretçiydi. “Bu konu hakkında bir bilgim yok.”
Kızı işin dışında bırakmalarına şaşırmamıştım. Eğer benim çalışanım olsaydı -ki en başta böyle birini işe almazdım- ben de onu dışarıda bırakırdım zira bulunduğu yere ait olmadığı barizdi. “Yöneticinizle görüşmek istiyorum.” Duruşum ise, epeyce, kararlı. Hatta şu an babam görse benimle gurur duyabilirdi. “Bakın İlke Hanım,” dedi kız başa saracağını anladığımda lafını kesmiştim ustaca. “Açıklama yapma. Bana yöneticini çağır.”
Sıkıntıyla nefesini veren sekreter sıkıntıyla konuşuyordu sürekli. “Yöneticimiz burada değil. Merkez binada.”
Beni geldiğim gibi göndermek isteyen sekreter, vakayı yokuşa sürüyor olsa bile pes edecek değildim. “Başka bir yetkili var mı?” diyerek direttim.
“Koreografımız var. Açelya Hanım.”
“Açelya Hanım nerede?” diye sordum. “Koreografınız!”
“Buradayım,” demişti bir kadının sesi. Sekreterden dönüp gölgeler içinde eriyen kapılardan birinden çıkmış koreografa baktım. Badem kahvesi saçlarını sımsıkı bir atkuyruğu yapmış yüzünde müşterilerini kandırmaya yetecek sahte neşesiyle, “Buyurun,” diyerek çıktığı kapıyı eliyle işaret etti. “Odama geçelim.” Tester kutusunu kaptığımla koreografın odasına geçmem bir oldu. Biri beni takip ediyor.
***
Muazzam fresklerin alıcılığı koreograf Açelya Hanım’ın odasına kadar uzanmıştı. Yukarıya bakmayı bilerek istemiyordum. Zira ortamdaki basıklıkla birleşen freskler ölmek isteyen beni korkutuyordu. Üstelik takip ediliyorken tedirginliği güçlendirmenin âlemi yoktu.
Açelya Hanım, destek ayakları bilerek yarım bırakılmış -tamamlanmamış- gibi duran sütunlardan meydana getirilip üzerine altın kaplama bir plaka bırakılmış masasının deri koltuğuna rahatlıkla yerleşti. “Ne içersiniz?”
Bana oturmamı önermeden içeceğim şeyi sormasını kaba davranış olarak algılamamıştım çünkü oturmayı gerekli görmüyordum. Misafirperverliği gözlerimi yaşartacaktı neredeyse. Tester sandığını sıkı sıkıya kavramış, kapının yanından kıpırdamadım, Misafirperverlik kabul edeceğim son şey dahi değildi, şu anda. “Önümü döndüğümde görüşmeyi erteledik diyorsunuz. Arkamı döner dönmez başka bir firmayla anlaşıyorsunuz,” dedim tek solukta. “Ne demek oluyor bu Açelya Hanım?”
Süslü koreograf kolyesinin ucundaki kuyruklu A sembolü ile oynarken kendi kendine mırıldandı. Anlayamadım. İyi de olmuştu. Eğer mırıltısını anlasaydım büyükçe bir kavga patlak verirdi burada. “Sizi bekledik İlke Hanım.” Dalgalı, çarpıcı badem kahvesi rengindeki atkuyruğu saçlarını yana düşürürken de sürdürdü. “Ama görüşmeyi ertelediniz. İkinci kez hem de. İkinci kez görüşmeyi ertelediniz.” Pekiştirmesine tepki vermeyeyim diye tırnaklarımı avucuma gömdüm. “Kusura bakmayın. Belirlediğimiz programın gerisinde kalamazdık. Dört gün sonra defilemiz var. Provaların başlaması gerekiyordu.”
O esnada şimşek çakınca koreografın kapatılmamış penceresinden sıcak sayılabilecek odasına zıplayan yağmur kümlerine odaklandım. Dışarıda. Yağmurda. Biri beni takip ediyor. Takip ediliyormuşluk hissi kendimden geçiriyordu beni. Odaklanmakta zorlanıyordum. Kendimde kalmakta zorlanıyordum hani. “Yılbaşında, sizinle çalışmamız için peşimizden koşuyordunuz.”
Kibirle sırıttı. Sırıtışı tiksindiriyordu. Piyasanın yamyamlarıyla karşı karşıya gelmek zaten her daim tiksindirmişti beni. “Artık bizim peşimizden koşuyorlar.”
Lumiére Kozmetik’in haklarından çok babamın gazabından çekindiğim için gelmiştim Lavande Tekstil’in ayağına. Kapıyı açacak içeri girecek anlaşmayı lehimize çevirecektim. Kapıyı açmıştım. Sorun yok. Ancak kapının ardında beni bekleyen şey kocaman bir kayaydı. Kayayı kıracak balyoza sahip olayım diye kartlarımı açık oynamam gerekiyordu. Saldıramazdım. Saldıracak malzemem yoktu. Açelya Hamın saldıracaktı. Bense direnecektim. “Lumiére Kozmetik ile çalışırsanız gelecek beş defilenizde sizden malzeme ücreti talep etmeyiz.”
Sandalyesine yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudağının kenarında memnuniyete elli kalmış bir gülümseme oynaşıyordu. Sırıtmasının değişen varyasyonuydu. “Başka?”
Tırnaklarım avucumu delerken yutkundum. Boynumu dikleştirdim ve artı kazanmak uğruna eksi kazanmaya devam ettim. “Ajansı bırakın. Defilelere bizim mankenler çıksın. Mankenlere de ücret ödemezsiniz.”
“Başka?” diye sordu. Yetmiyordu. Yetmezdi. Yüz verilirse astar illa ki istenirdi. Yamyamların tarzı sabitliğe borçluydu kötü şöhretini. Yazılı olmayan kurallar. Çatlak toprak gibi, ne kadar su dökersem dökeyim zemin ıslanmıyordu. Oysa dışarıda kıyamet raddesinde yağmur yağıyordu. “Backstage kamera röportajlarını sizin kıyafetlerinizle veririm. Mankenlere makyaj yapıp markanızı,” dedikten sonra yanlışımı fark edip kelimeyi düzeltmiştim hızlıca. “Markalarımızı överim.”
Kolyesinin ipini boğazını sararcasına çekiştirdi. İçimdeki kana aç vahşi İlke, o kolye ipini Açelya’nın boğazına sarmak istemişti ansızın. “Lumiére Kozmetik yöneticisinin kızı makyaj yapıp Lavande’yi mi övecek?”
“Evet,” deyip kadının kullandığı imayı hiç kullanılmamış farz ettim. Böylesi ikimiz için de en güvenlisiydi. “Tam bir skandal,” dese de elini uzatmıştı. El sıkıştık. Anlaşmıştık. Tarzım olmayan şeyleri Lumiére uğruna yapacaktım. Öte yandan, anlaşmayı fazlasıyla istese dahi yerine getirmemiz gereken maddeleri duyduğunda babam tüm şirkete kalp krizi geçirtebilirdi. Anlaşmayı duymasın. Özetle yalnızdım. Işıklar kapandığında maddeleri yalnız başıma yerine getirmek durumundaydım. Artık kamera karşısında da ne kadar yalnız olabilirsem…
Koreografın odasından çıkmaya yeltendiğim esnada itici sekreter kapıyı benden önce açmış “Paketiniz geldi Açelya Hanım,” derken kese kâğıdına sarılmış ufak bir kutuyu masaya bırakmıştı.
Ayakkabılarıma tutkal sürülmüşçesine durdum orada. Pakete bakıyordum anlamazca. Hala gitmediğimi gören koreograf, “İyi günler İlke Hanım,” teşvikiyle, nazikçe (!), kovmasaydı beni pakete bakmaya devam da ederdim. Sanırım. Kabanımın cebindeki cüzdanıma dokundum. Aslında cüzdana değil hesap fişine dokunuyordum. Arabama yeniden bininceye değin fişin desteğine tutundum.
Biri beni takip ediyor.
kara vezir
Nefret bir yaşam belirtisiyse eğer ben dolu dolu yaşıyordum taslağa çizilmiş detayları. Nefret ettiklerimin listesi defalarca turlardı dünyayı. Fakat hiçbir nefretim midemi bulandırmamıştı, bu pembenin tonu kadar. Pembeden de nefret ettiğime karar verdiğimde; Aracı’nın odası dipten köşeye pembeydi. Odaya giriş kapısı -kapının üzerine ‘içeri girerken çığlık atma’ notunu yerleştirmiştim- pembe motifler kazınmış ahşaptandı. Kıyafet dolabı ve yanında duran üçayaklı aynası pembe cilalı, değerli pembe taşlarla kaplıydı. Halı, avize, komodinler, cam önündeki püsküllü tül perde… Pembenin ton sür tonuna destan karalardı. Makyaj masası, çaprazındaki puf, duvar kâğıdı ve guguklu saat pembeydi. Pembe. Oda buram buram pamuk şeker kokuyordu. Pamuk şeker ülkesine tıkılmışım gibi hissediyordum sürekli. Aracının yatağına uzanmış kafamı, inci pembesi yastığına koymuş tavana bakıyordum, karanlıkta parlamaya endeksli ay-yıldız çıkartmalarının yapıştırıldığı tavana bakıyordum. Buraya gelişimizden beri abajur kapanmamıştı. İki gündür aralıksız yağan yağmurun emaresi şimşekler, tekrar tekrar çakıp abajurun soluk sarı ışığına arka çıktı.
“Ne işimiz var bizim burada?” diye sordu Pinhan. Pencere sekisine oturmuş püsküllü tül perdeyi kendi üzerine çekmiş bahçeye çarparken çimleri sulayan yağmuru seyrediyordu. Sanki sinemadaydı da aldığı biletin hakkını vermeye çalışıyordu; yağmura öylesine bir dikkat sunuyordu.
Yastığın altına, çoktan, istiflemiş olduğum ağrı kesicimi tüm zamanlar bana aitmişçesine yuttum. “Aracı’yı bekliyoruz.” Yatak, olanca pembeliğine rağmen olanca rahattı. “Açık değil mi?” Kaloriferin saçtığı ısı mayışmaya sevk ediyordu beni. Uyuma Kara Vezir.
Arkadaşım derin derin of çekti. Şimşek, çığlığını örtü altına itinceye değin de konuşmadan beklemişti. “Neden bekliyoruz?”
Düşündüm. Hayatın utangaç, düşünceli tavırlarını… Düşündüm. Ansızın posta kutuma atılan pullanmış her bir mektuptan Aracı’nın çıkıyor oluşunu düşündüm. “Aracı ile yeni bir buluşma ayarlayacağım Pinhan.”
“E buluşmayı kızı takip ettiğinde ayarlasaydın ya!”
Loş odada titrek titrek yanan ay-yıldız çıkartmalarının tereddüdü eşliğinde kaşlarım çatılmıştı. “Aracı’yı takip ettiğimi de nereden çıkardın?”
“Bilemiyorum,” dedi Pinhan. Burnunun ucunu püsküllü tül perdenin kenarından gösterirken, “Tabela arkalarında saklanmandan olabilir. Otobüse binip öndeki arabayı takip edin demenden olabilir. Hımm… Lavande Tekstil’e gidişinden olabilir,” dedi. Omuzlarını silkti. “Sence bunlardan hangileri takip etme kategorisine girer Kara Vezir?” Kısacık susup elini cama vurdu. “Hepsi!”
Cümlelerinden çok cama geçen elinin lekesini yargılamıştım. “Tiyatron bitti mi?” kafasını iki yana sallayınca yan yatıp elimi yastığın altına, ağrı kesicilerimin yanına koydum. “Lavande’ye isteyerek gitmedim. Uygar’ın verdiği paketi götürmek için gittim.”
“Şansa bak ki kız da o sırada Lavande’ye gidiyormuş.” Masalsı anlatım…
“Şans olamaz,” diye mırıldandım bana asla inanmayacak olan en yakın arkadaşım Pinhan’a. Şans olamazdı zira. Şans yoktu çünkü. Sadece belirli amaca hizmet eden kurgular vardı. Ama nasıl amaçlara? “Şans olamayacağı için yeni bir buluşmaya ihtiyacım var ya zaten. Hayat benden bir şeyler istiyor. Hayatın istediği şeyi bulmalıyım Pinhan. Bu… Bu aracı ile ilgili değilmiş.”
“Bir gün kızı neden düşündüğünü bulmak için buluşma ayarlıyorsun. Ertesi gün de hayatın istediğini bulmak için.” Pencereyi aralayıp yüzünü yağmurun serinliğine tuttu. “Hep bulmaya çalışıyorsun.” Aniden kafasını çevirip benimle iletişimini güçlendirdiğinde ise kötü emellerine erişmiş kötü kahraman sırıtışını takınmıştı. “Ya dedektif olmak istiyorsun ya da kıza iyiden iyiye bağlanıyorsun Kara Vezir.”
Yanağımı yastığın pamuklu kumaşına sürterken gözlerimi kapattım. “İnsanlar ne için yaşar Pinhan?”
“İnsanlar ne için yaşar Kara Vezir?”
Açık camdan odaya dolan ıslak soğukluğun tesiriyle irdeliyordu beynim bağlanmanın nereye dayandığını bilmediğim ilkelerini. İrdelememin meyvesi ise çürüktü. Dalda asılı durup sağlıklı meyve taklidi yapan çürüklerden… “Cevaplar bulmak için. Sorgulamak için.” Baş ağrımın kelimelerime sızmasına izin vermiştim sonrasında. Nihayetinde deneyimli şefler imza yemeklerine sos sızdırmadan menüye ekletmezlerdi. “Bir şeyleri sorguluyorum; bir şeylere cevap bulmaya çalışıyorum diye Aracı’ya bağlanıyor olmam.”
“Daha önce hiç bu kadar saçma bir bahane duymamıştım,” diyen Pinhan’ın oturduğu sekide kıpırdanıp çaresizce nefes verdiğini işittim. “Kandırma kendini Kara Vezir. Sen aşka değil…” Çakmağını çıkardı. Çakmak metalinin parıltısı şimşeğin aydınlığıyla gözkapağıma yansımıştı. “Sen basbayağı kıza âşıksın.” Çakmağını çaktı. “Kızın yanına bir defa gittin. Bir defa buluşma ayarladın. Artık onun yanından ayrılamıyorsun. Sonumuz ne olacak çok merak ediyorum.”
Bundan sonra ne olacak? Sonumuz ne olacak? Belki de asıl derdim buydu. “Uyuma Kara Vezir,” dedi iç sesim Pinhan’ın kullandığı vurgudan. Defalarca… “Uyuma Kara Vezir.” Zaman-mekân algım yavaş yavaş silikleşiyorken Aracı’nın yatağında uyuya kalmıştım ben.
peri padişahının kızı
Korku. Bariz korku. Hissettiğim ilk şey buydu. Gün içinde takip ediliyormuşum fikrinden kurtulamayışım yetmiyormuş gibi evime gelip odama girdiğimde yüreğime serpilen korku, şovdan ibaretti kesinlikle. Odamda kimse yoktu fakat odam, bir kimsenin izleriyle doluydu. Çıkardığım kabanımı transtaymışım gibi makyaj pufuna bıraktım. Ruhum, titreşime alınmış bir telefondu sanki. Soğuk soğuk terlemek hangi ara kaplıcalarda saatler geçirmeye eş değer olmuştu?
Yüzümü sıvazladım. “Buraya biri girmiş.” Fısıltımı ben dahi duyamamıştım. Olağanüstü güvelik ekipmanlarıyla modifiye edilmiş sarayımıza, odama biri girmişti. Kapıda yazan notu okuyarak çığlık atmamıştım ama odama biri girmişti. Yatak örtüm kırış kırıştı. Kapattığımdan emin olduğum cam açık; püsküllü tül çıldırmışçasına dört yana saldırıyordu. İçeri damlayan yağmur, pahalı İtalyan yapımı halımı ıslatıyordu. Abajurumun ışığı aralıklarda göz kırpıyordu. Sonra şimşek çaktı. Çığlık atarak yerimden sıçradım. Nota uymak da bir yere kadar. İyi değilim ben.
Bacaklarımın tutmadığını fark ettiğimde güç bela yürümeyi başarıp yatağıma oturdum. Ayakkabılarımı çıkarmadan da uzanmıştım yorganın üstüne. Koşmamama rağmen kilometreleri tüketmişti kalbim. Kafam yastığıma değdi. Kafam yastığıma değdiği anda bir kez daha yerimden sıçramıştım. Şimşek çaktı. Telaşla doğrulup yastığımı yatağımdan kaldırdım. Tabii ki karşılaştığım şey bir küp dolusu altın değildi. Yastığıma yapışan yoğun kir kokusunu es geçersem… Bulduğum şey; ilaç paketleri ve uçları yırtık reçete kâğıdına karalanmış bir başka not, kurallara uyarak yaşadığım sakin hayatımın dönüm evresiydi bir nevi.
Notu aldım. Yırtılmıştan ziyade not, kenarları ısırılmış bir enkaza benziyordu. Gözlerimi kısıp mürekkep olarak kömür kullanıldığından şüphelendiğim notu okumaya koyuldum. “Yarın saat dörtte ağlayan gelin çiçeği tarlasına gel.” Neydi şimdi bu? Yoksa Hiç Kimse’den hiçbir değeri olmayan bir not mu? Neyse ne! Ağlayan gelin çiçeği tarlasına asla gitmeyecektim neticede.
kara vezir
Yabancı bir yerdeydim, bana çok yabancı bir yerde. Hislerime uyan ayaklarımın beni götürdüğü yerdeydim işte. Burada. Bir telefon dükkânında, marka marka model model dizilmiş telefonları saklayan cam haznenin ardındaydım. Yarım görüşümle telefonları inceliyordum. Sağımdan solumdan müşteriler geçiyordu. Ellerimi kabanımın ceplerine yerleştirdim. Görevlilerin uğrak noktasında durmuyordum galiba. Benimle ilgilenen yoktu. Cebimdeki ellerim müsaadesizce kabanımı yoklamaya başladı. Telefon dükkânına ölçüsüzce döşenmiş parlak flüoresanlar retinama Çin işkencesi uyguluyordu adeta. Yoklayışım bitince alnımı kırıştırarak Pinhan’a döndüm. Dirseklerini cam hazneye yaslamış telefon dedikleri dikdörtgen makinelerin özellik kartlarını okuyordu. “Fotoğraf burada da… Ağrı kesicilerim nerede?”
“Ne bileyim ben,” diyerek azarladı. Telefon özellik kartlarından bir türlü kopamamıştı. “Sonuçta kızın odasında uyuyakalan sensin.” Yüksek perdeden atılan sesine karşın birilerinin dikkatini çektik mi diye etrafıma bakındım. Ağzına kadar müşteri dolu dükkânda hala görünmezdik.
Kızın odasında uyuyakalan… Bu benim suçum muydu sahi? Rahatlığa direnememek suçsa tabii… Hazırdı bileklerim. Pragları getirebilirlerdi. Ensemi kaşıdım. Manyetik alana karşı koyamayan çivi parçası gibi uykunun çekimine kapılmadan dakikalar önce dört tane ağrı kesici içmiştim. Sonra… Yarım yamalak not karaladığım reçetenin bitişiğinde… Ağrı kesicilerimi Aracı’nın yastığının himayesine terk etmiştim. Kahretsin! İnşaata ulaşana kadar; kafatasımın ağrısını tüm bedenimde çekmekle görevlendirecektim. “Orada unuttum,” diyerekten sayıkladım. Derimin hemen altında karıncalar safariye çıkmıştı. “Ağrı kesicilerimi Aracı’nın odasında unuttum.”
Pinhan öfkeliydi. Öfkesinin kulaklarından fışkırmasına hülya denemezdi. Yumruğunu cam hazneye geçirdi. Gariptir ki cam hiç ses çıkartmamıştı. Ya vurulmaya, hırpalanmaya alışıktı ya da Pinhan aslında vurmamıştı. Ayırt edemiyordum. Bunca ışığın ve ağrının kölesiyken adımı ayırt edebilmem dahi sözelcilerin integral çözmesine denkti. “Not yazmayı unutmadın ama Kara Vezir.”
“Asıl gidiş amacımı unutmam senin için bile fazla imkânsız olmaz mıydı Pinhan?”
“Hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olalım?”
Arkadaşımla açık oturum meydanına atılmışken görevlilerden birinin dikkat ağına sinek misali takılmak planlarım arasında yoktu. Yönümü dönüp ağrılı ifademi satış sorumlusuyla karşılaştırdım. Her an yardıma hazır cankurtaranların havasından esiyordu. Gülümsüyor ve muhtemelen bin bir çeşit pazarlama tekniğiyle beni manipüle etmek için sabırsızlanıyordu. “Ben,” derken Pinhan’ı aradım. Işınlanmışçasına silinmişti gerçekliğimden. “Ben telefon alacaktım.”
“Telefon mu alacaksın?” Pinhan’ı duydum ama Pinhan’ı göremedim.
“Tabii.” Satış sorumlusu cam hazneye vurdu. Bu defa cam, ses çıkartmaktan yana harcamıştı susma hakkını. “Özellikle istediğiniz bir model var mı? Onlardan bakalım.”
Telefon isteğimi hayalimle birleştirip ellerimle canlandırmaya çalışarak anlattım görevliye. “Böyle kapaklı olanlardan istiyorum.” Sol elimi, avucum yukarı bakacak şekilde açmış sağ elimde olmayan şeyin kapağını açar gibi yapmıştım. “Tuşları var. Ama ekran üzerinde tuşları yok. Ayrı. Yani tuşlar ekrandan ayrı. Basmalı telefonlardan.”
“Basmalı telefonlardan mı?”
“Aynen. Basmalı telefonlardan.”
***
Adaptasyon, her canlı türünün başına gelen zelzelenin hafifletilmiş sürümüydü adaptasyon. Kaçış yolu yoktu. Aslında kurtuluş çoktu. Kurtulacaklar uyum sağlamalıydı. Ne olursa olsun. Hayatta kalmanın kuralı buydu. Ve ben de sabit düzenin dişlisi olduğuma göre… Yeniliğe, telefonuma uyum sağlayacaktım. Hiçbir yerde yaşayan Hiç Kimse ulaşılabilirliğe uygundu artık. Telefon dükkânından çıkar çıkmaz dükkânın dış duvarına sırtımı vermiş satın aldığım makineyi inceliyordum. Paramın yetebildiği tek makineyi… Gri, kenarında ufak anteni olan, kapaklı, kameralı ve tuşlu telefonumu inceledim. Telefonum.
“Senin telefonla ne işin olur ki?” Kafamı kaldırdım. Karşıdan karşıya geçerken bağırarak soru soran Pinhan arabalara aldırış etmeden yürüyordu.
Telefonumu kaldırıp arkadaşımın yüzüne doğru salladım. “Aracı ile iletişim kurmak için bu makinelerden gerekiyor.” Kafamı bükerek eklemiştim de. “Gerekmiyor mu?”
“Gerekiyor ama…”
Konuşturmadım onu. “Yani,” diyerek onayımı sergiliyordum. “Her seferinde Aracı’nın odasına giremem herhalde”
“Giremezsin. Doğru. Peki. Sana ne oluyor Kara Vezir?”
Zaten bakıyorken Pinhan’ın yüzüne bakmayı katlayarak büyüttüm. Bakışıma naklettiği karşılık telefonumu kırıp atmam gerektiğinin sinyallerini veriyordu. Silkelen Kara Vezir. Telefon, telefon ve ben… Pinhan yine yeni yeniden haklıydı sanırım. Bana bir şeyler oluyordu. Bana ne oluyordu? Telefona ilgim neydi? Neydi bu alakamın sebebi? Bozulanlar vardı. Kimyam. Kimyamı ne bozuyordu? Aniden hayatını kurtardığım Aracı mı?
Dikkat et Kara Vezir. Hiç Kimse birisine dönüşmesin!
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
