23. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK
Bölümler 35Şu an: 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
peri padişahının kızı
Odada bulunan klima sisteminin hiçbir şeyi değiştirmediği gibi, pembe tüylü yelpazemi yüzüme doğru hareket ettirmem de hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Ruh halini ilkbahara çeviren hava, yazın bunaltıcı sıcağını iyiden iyiye hissettirmekte epey ustaydı.
Kaşımdaki avangart koltukta oturmuş, gergince bacağını sallayıp sağ yüzük parmağındaki -henüz kurdelesi dahi çıkartılmamış- nişan yüzüğüyle oynayan Eren'e baktım. Aynı zamanda spot ışıklarından vuran parlaklık Eren'in yüzüğünün eşini taşıyan parmağımı da görüş açıma girmeye teşvik edip duruyordu. İkimiz de gergindik. Dışarıda bizim için düzenlenen nişan töreni kutlaması hız kesmeden devam ediyorken dinlenme odasında oturmuş zihnimizi kemiren sıkıntılarla boğuşmakla meşguldük.
Kapı tıklatıldı. Eren'in konuşmayacağını bildiğim için, "Girin," demek bana düşmüştü. Komutumu duyan görevli iki saniyenin ardından kucağındaki tepsiyle birlikte içeri girdi. Yüzüne sahici, asla düşmeyecekmiş gibi duran, hammaddesi gülümseme olan bir maske takmıştı. Taşıdığı tepsinin içindeki gümüş tabakları orta sehpanın üzerine -hemen karşılarımıza- bıraktı. "Afiyet olsun," dileğini sunduktan sonra odadan çıkmıştı.
Yelpazeyi kenara koyup içinde enfes kokulu çilekli pasta diliminin durduğu gümüş tabağı aldım elime. Bu bizim nişan pastamızdı fakat pasta benim için nişan pastası olmaktan fazlasıydı. Koyu pembe rengi, çilek çekirdeklerinden hazırlanmış jölemsi sosu ve tüm tüm görünen çilekleriyle pasta bana Kara Vezir'i çağrıştırıyordu. Onu ne zaman düşünsem göz pınarlarımda birikmeye dünden hevesli olan yaşları kovdum. Tabak gibi gümüş olan çatalı pastaya saplayıp büyükçe bir lokmayı çiğniyorken kendimi tutamamış birazcık fazla sesli gülmüştüm. Gülmekle ağlamak...
Buruk gülüşüm Eren Bakırcı'nın dikkatinden kaçmadı. Bacağını sallamayı bırakıp saçlarını çekiştirirken, "Ne oldu?" diye sordu. Kafamı pasta tabağından kaldırıp gözlerine baktım. Kara Vezir'in som gümüşü gözlerinin bir ton koyusuydu onun gözleri. Pişmanlıkla puslanmıştı ifadesi. Böğürtlen karası saçlarından hüzün akıyordu çehresine, sanki. Tutamadığım birkaç damla yaş yanaklarımdan boynuma süzüldü. Ona bu kadar benzemek zorunda mıydı? "Hiç," derken omuzlarımı silktim. "Bir keresinde Karan..." asıl ismini telaffuz etmek taş kaldırmaktan ağır geliyordu bünyeme. "Çileğe alerjisi olduğunu söylemişti."
Sırtını tamamen koltuğa yaslayıp kollarını göğsünde bağladı. Klasik ve spor karışımı tarzda olan ayakkabısını orta sehpaya yasladı. Uyguladığı güçle ayakkabısının katlanışını izliyorken şu beş ay içinde ne kadar çok değiştiğini göz ardı edemeyeceğimi fark ettim. İlk tanıdığımda soğuktu. İnsancıl değildi. Çıkarlarını açık açık belli etmekten çekinmiyordu. Uğrunda her şeyini feda edebileceği bir hırsa efendilik yapıyordu. Ta ki saklı bir kardeşi olduğunu öğrenene kadar... Kara Vezir için ağabeyinin olması hiçbir şeyi değiştirmezken Eren Bakırcı için bir kardeşinin olması, buzul adasına doğan yakıcı bir güneşti. Güneş acımasız buzulları eritmiş geriye ise sel altında kalmış bir ada bırakmıştı. Neyse ki Eren yüzmeyi biliyordu. Yönünü bulabilirse adadan kurtulacağından emindim. Yönünü bulması için elimden geleni ardıma koymayacaktım. Zaten bu nişan da en basitinden bir parçaydı. İhtiyacımız olan pusulayı yapmamız için gerekli olan bir parça, zorunluluğun sağladığı bir parça.
"Onu benden daha iyi tanıyorsun." Hayır tanımıyorum. Sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum. Tespiti, çatalı tabağa düşürmeme sebep olmuştu. Ayakkabısından kopardığı bakışlarını bana çevirdi. Çaresizliğin elli tonunu ifşa ediyordu gözleri. Eğer bir sanatçı onun gözlerine hâkim olan tonlara vakıf olsaydı kartelaya yeni renkler kazandırır, boyamada çığır açardı. "Onun hakkında başka ne biliyorsun?" Hiçbir şey.
Kara Vezir'e o diye hitap ediyordu. Gerçek adını ya da onun kendince uydurduğu takma adı oldukça nadir kullanıyordu. Eren'i bunun için suçlayamazdım. Sonuçta; negatif yönde gelişen olaylara uyum sağlamak hepimiz için zorken, iç sesimle baş başa kaldığımda onu ben de gerçek adıyla anamıyordum. "Öncelikle," dedim boğazımı suyla temizleyerek. Buhranlı havaya neşe getirmekti amacım. Kara Vezir'i, sanılanın aksine, süper tanımıyordum lakin onun hakkında en iyi bildiğim şeyi ağabeyi ile paylaşma fikri içimi ısıtmıştı. "Doğum günü on sekiz şubatmış."
Dudağının kenarını kıvırıp çarpıkça gülümsedi. "On sekiz şubat..." ezberlemek istercesine tekrar etmişti. "Benim doğum günüm de on sekiz şubat." Fısıltıdan farksızdı sesi. Ama yüreğime dokunuyordu bir şekilde. "Biliyor musun İlke, doğum günlerimin hepsini kalabalıkla kutladım. Sayısız arkadaş vardı çevremde. Her defasında, sayısız insan kutluyordu yeni yaşımı. Beni şımartıyorlardı. İtiraf etmeliyim ki şımartılmak hoşuma gidiyordu." Bacaklarını yakınına çekip öne doğru eğildi. Parmağındaki alyansı döndürmeye koyuldu. "Yüzlerce hediye aldım." Kafasını öfkeyle iki yana sallamıştı sonra Eren, balta girmemiş orman sıfatındaki amacımı draması ile katletti. "Takvim on sekiz şubatı gösterdiğinde o ne yapıyordu? Hediye nedir bilmeden o aptal terk edilmiş inşaatında oturup hayali arkadaşı ile mi konuşuyordu?" hızla ayağa kalkıp cam kenarına yürüdü. Cam kenarındaki vazoyu iki eliyle kavrayıp karşı duvara çarptı. İstemsizce irkilmiştim. "Neden lan? Neden?"
Tereddütle koltuktan kalkıp Eren'in karşısına geçmiştim. Dişlerini sıkıyor; gözlerini kapatmış yardım bekliyordu. Kara Vezir ile birlikteyken umuda inanmaya çalışıyordum ancak Eren Bakırcı buradayken umuda uzanan dalların dahi kırıldığı kanısından kurtulamıyordum. Topuklu ayakkabılarıma rağmen arazımda ciddi bir boy farkı vardı. Bu nedenle kollarımı boynuna dolamam için parmak uçlarımda yükselmem gerekmişti. "Her şey düzelecek," dedim mırıldanırcasına. "Her şeyi düzelteceğiz."
Sarılışıma karşılık vermemeye yelteniyordu ki ona daha çok sarılarak beni savuşturmasını engelledim. Öfkeyle soludu. "Babam hapishanede kardeşim akıl hastanesindeyken ben gelmiş burada nişan partisi veriyorum." Son sözlerine doğru sesi kırılmış belime sarılarak istediğim karşılığı boynu bükük bırakmamıştı. "Hiçbir şeyin düzeleceği yok, İlke. Çıkmaz sokaktayız artık."
Çenemi omzuna bastırdım. Yüzünü, yaşadığı gerçeklerden saklanmayı dilercesine saçlarımın arasına gömmüştü. Gözyaşlarının boynuma süzülüşüne içerlememek elde değildi. Babası hapishanede olan biri için fazla bile dirençliydi.
Evet, Faysal Bakırcı hapse atılmıştı. Bunun, Eren'in kasasında bulduğumuz kese kâğıdına sarılı paketlerle büyük bir ilgisi vardı. Zira rakip firmalardan çaldıkları parfüm tariflerini kara pazarda satıyor, kendi şirketlerine haksız kazanç getirmeye çalışıyorlardı. Aslında kurdukları sistem uzun yıllar boyunca sorunsuz ilerlemişti. Kara Vezir'in de aralarında olduğu teslimatçı ağı ile yurtiçi-yurtdışı her yere satabilmişlerdi çalıntı parfüm tariflerini. Ancak yedi ay önce Eren'e teslim edilmesi gerekirken kaybolan bir teslimat paketi sistemi çökermiş, Bakırcılar'ın sahtekârlıklarını açığa çıkartmıştı. Faysal Bakırcı, tüm babalık içgüdüsü ile suçun tamamını üstlenip Eren'i kurtarırken şirketini iflasın eşiğine getirmekten kurtaramamıştı maalesef. Bu yüzden, ortaklık işini hızlandırmış Foncé Parfümeri'yi düze çıkartmak için beş aydır uğraşıyorduk. Kara Vezir akıl hastanesine sevk edildiğinden beri...
"Eren," dedim sarılmaya ara vermeyerek. "Kabul ediyorum çıkmaz sokaktayız ancak kazma kürek bizim elimizde."
Gözyaşlarını saçlarımla dindirmeye çalıştı. "Kazma kürek mi?"
Hafifçe kıkırdadım. Kara Vezir burada olsa aynen böyle konuşurdu. Garip. Garip konuşuyordu, garip konuşurdu. "Kazma kürek," diyerek onayladım. Sanırım onun küçük kardeşine benzemeye başlamıştım. "Çıkmaz sokağa tünel kazabiliriz."
kara vezir
Bu defa terapi sandalyesine uzanmamıştım. Aslında, bana kalsa oraya yatar ve ruhum bedenimi terk edinceye değin de kalkmazdım ancak Terapist Hanım izin vermemişti. Beş aydır yüzümü görmeden yaptığı terapilere bundan sonrası için yüzümü görerek devam etmek istediğini söylemişti. İstediğine karşı çıkmak benim için başarılması güç bir eylem olmazdı ancak sözlerine uyum sağlarken bulmuştum kendimi. Zira masasında çelik gövdeli bir kum saati vardı ve kum saati bir şekilde dikkatimi çekmişti. Saati yerinden kaldırıp ters çevirdim. Kumlar diğer tarafa dökülmeye başladığında belimi kamburlaştırmış, ellerimi masaya çenemi ise ellerimin üzerine bırakıp kumların ahenkli salınışını izlemeye koyulmuştum.
Kaleminin ucunu açtı kapattı. Çıkan çıt sesi sinirlerime batıyor olsa da kumların aşıladığı dinginliğe teslim olmuştum çoktan. "Kum saatlerini seviyor musun?" diye sordu. Meraklı değildi. Yalnızca bilmesi önemliymişçesine bir algı yaratmıştı.
Kum saatini bırakın saha önce hiç -Oğuzhan'dan çaldıklarım meclis dışı- kol saatim bile olmamıştı. Sahip olmadığım şeyleri sevip sevmediğimi bilemezdim ki ama saatlerin kendisini sevdiğim gerçeğinin pabucunu da dama atamazdım. Orada, gelecekte ya da geçmişte anda ve yaz ötesinde vakti geçiren bir şeyleri seviyordum işte, şartsızca koşulsuzca. "Seviyorum," dedim düşüncelerimin arasından cımbızla çektiğim kelimeyi sunarak. "Zamanı geçiriyorlar." Ve sen onların zaman geçirme kabiliyetine hayransın.
"Zamanı geçirmek," dedi. Söylediklerimin bir kısmını tekrar etmişti. Bazen Terapist Hanım'ın papağan yutmuş olabileceği olasılığını ciddi ciddi irdelemiyor değildim. Çünkü konuşmalarımızda benim söylediklerimi tekrar etmesi yazısız vazifesiydi sanki. "Zamanı geçirmek senin için önemli mi?"
Son kum tanesi de diğerlerine düştüğünde saati yeniden ters çevirdim. Masasındaki eşyalarına dokunmama kızmıyordu. Terapi bitinceye değin onun yüzüne bakmaktansa kızmadığı şeyin izlerinden ilerlemekten yana kullanırdım bana tanınan hakkı. "Evet." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "İnsan başka ne için yaşar ki?"
"Bilmem." Yaslandığında geriye giden koltuğuna kelimenin tam anlamıyla gömülüp kara kaplı defterinin beyaz sayfasını araladığını göz ucuyla gördüm. "Sen söyle, bir fikrin var mı?" kalem, beyaz sayfayı hoyratça kirletiyorken kum tanelerini izlediğim kanalın sinyali kesilmişti. Allah aşkına, sorunun cevabını bilmiyorsa nasıl mezun olmuş, karşıma geçmişti.
"Eskiden vardı," dedim geçiştirmek için. Anteni oynayıp sinyali tekrar kazanır kazanmaz Terapist Hanım'ı kalemi ile kendimi ise kumlarla baş başa bırakmıştım.
"Gözlerime bak Karan," dedi. Demek ki buraya kadardı. İlgi manyağı bir insan olarak ilgiyi arsızca talep etme safhasına kaymıştı.
Talebini su balonu misali havasa asılı bıraktım. Canımı sıkan başka bir şey gömülüydü harflerinde. "Bana Karan deme." Karan demek; bir laneti telaffuz etmekten farksızdı bana göre.
Kaleminin arkasını kum saatinin tepesine vurduğunda irkilmiştim. Mecburen geriye çekildim. "Senin adının Karan olduğunu söylediler."
Kirpiklerimin üzerinden baktığım yüzünde açıkça meydan okuyordu sabrıma. "Benim adımın Karan olduğunu mu söylediler?" diye sordum. Selamete kavuşmanın mümkünatı yoktu sanki. Terapist Hanım... Deniyordu beni. Bu denemenin sonu, benden çok onu bitirecekti. Üçüncü şahısların bana hitap üretme çabasına kızıyordum. Benim yerime karar vermeye çalışmalarına, hayatımı yönetme yetkisini açık açık sahiplenmelerine kızıyordum işte. "Adımı neden başkalarından öğreniyorsun Terapist?" masanın önündeki sandalyedeydim ya tıpkı onun gibi yaslanmıştım ben de. Ayaklarımı ortadaki ufak sehpaya uzatıp dudaklarımı sıktım dehşetle. "Adımı öğrenmek için adımı bana sorman gerekmez miydi?" kafamı sola doğru yatırıp gözlerimi kıstım onu aslaya sayarcasına. "Ben, sana adımın Karan olduğunu söyledim mi hiç?"
"Adın ne?" diye sordu ifadesizce. Kullanmaktan çekinmediği ifadesizlik onun sınırları içindeki ipte cambazlık yaptığımı yineliyordu bana. Gerginlik, kum saatinin üzerine bacak bacak üstüne atarak oturmuştu hiç yoktan. Hiçliğine tutunarak yanıtladım. "Kara Vezir." Onun ifadesizliğini paylaşmıştım. Zira onda ifadesizlik varsa bende de ifadesizliğin âlâsı vardı. Onunki kadar çakma olmayan bir âlâ...
Başını onaylamazca salladı. Cevabım Terapist Hanım'ı memnun etmemişti anlaşılan. Kalemini düşünceli düşünceli dişledi. "Bu gerçek bir isim değil."
Kum saatini tepetaklak çevirdim. "Söyle bana terapist," demiştim emredercesine. "Sahte bir dünyada gerçek isimlere neden ihtiyaç duyulur ki?"
Bilmiş bilmiş gülümsedi ve ben neyi bildiğini merak ettim. "Sahtelikle alay etmek için," derken tek kaşını kaldırmıştı. Merakım tuzlanan buzdan arttırmaya çıktı. Benim kurallarıma göre oynayacağını açık etmişti az önce.
"İroni gibi mi?" ayağımı yasladığım sehpayı -ses çıkartmasına özen göstererek- taş zemin boyunca kaydırdım.
"İroni gibi." Nefret ettiğimi bile bile kalemini, kara kaplı defterinin yaprağına sürtüyordu. Çivi ile çivi mi sökmeye çalışıyorsun Terapist Hanım? "Sahtelikle alay etmek ister misin?"
"Sanırım," dedim geveleyerek.
"Öyleyse sana Karan diyebilir miyiz?" bana Karan demek için can atanlar topluluğunun temsilcisi olarak konuşmuştu.
Gerçeklikle alay etme fikri hoşuma gitse bile Terapist Hanım'ın saf balıkmışım gibi beni keskin ağına düşürmesini kolay kolay kabullenmeyecektim. "Benden kendime Karan dememi bekleyemezsin."
"Sen deme," dedi ortamıza karşıtlık heykeli dikmeyerek. "Ama başkalarını da engelleme." Kalemi ve defteri kenara atıp masaya, bana, yaklaşmıştı. "Bunu yapabilir misin?"
Yutkundum. Benim denizimden çıkmıştık. Okyanusa açılıyorduk. Yüzme kabiliyetime güveniyordum ancak okyanusla baş edemeyebilirdim. Can simidine ihtiyacım vardı. Bindiği teknesinin tepesinden bana bakan Terapist Hanım'ın koruyuculuğunu üstlendiği can simidine ihtiyacım vardı benim. "Çok fazla şey istiyorsun terapist."
"Senin yaptığın çok fazlalığın karşılığını veriyorumdur belki," dedi yoğun ima kokan bir tonlamayla.
Anlamamıştım. Konu genellikten nasıl olup da öznelliğe inerek bana dönmüştü, anlamamıştım. Ayaklarımı sehpadan çekip oturuşumu dikleştirdim. Ciddileşiyorsak ciddileşmeliydim. "Benim yaptığım çok fazlalık mı?"
Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Çağrı'yı kullanarak kendine ağrı kesici siparişi vermen çok fazla, Karan."
"Sen..." biraz duraksadım. "Nasıl?"
"Burası benim mekânım," diyerek sözümü kesti. Ve ben biliyordum ki onun mekânında olduğum sürece tek başıma okyanusta yüzebilmeyi öğrenmeliydim. Çünkü can simidini asla vermeyecekti. "Burada, uçan kuşatan haberim olur."
"Pekâlâ," dedim tıslayarak. "Bir sonraki seferde kuşları yürütürüm." Gereğinden çok çatışıyorduk. Bir hasta ve bir doktor bu denli çok çatışmalı mıydı, emin değildim.
"Başa dönelim," dedi. "İnsan ne için yaşar'a dönelim." Kendini geri çekiyordu. Rahat bir nefes alabilirdim. "Bu soru için eskiden kullandığın cevap neydi?"
Kumlar tamamen döküldüğünde saatin dünyasını tekrar altüst etmeye yeltenmemiştim. Zihnim yeteri kadar meşgulken, meşguliyetimin yarısını kumlara harcamam akıllıca olmazdı. Pinhan'ı düşündüm. Gözlerimi art arda kırptım ve Pinhan ile terk edilmiş inşaatımızda, soğuğun şarkısını dinlerken konuştuklarımızı düşündüm. Orada farklıydı burada farklı. Orada farklı konuşuyorduk; burada ise daha farklı. Ah! Burada mevsim bile farklıydı. "İnsan âşık olduğu şeyleri elde etmek içi yaşar," diyerek eskimle yanıtladım Terapist Hanım'ı.
"Sana bunu Pinhan mı söyledi?"
Bu kadın ya büyücüydü ya da zihin okuma sanatında ustalaşmıştı. Her ne ise... Zaten konunun Pinhan ile alakası yoktu. "Tamamen kendi cevabım."
"Peki." Dudağındaki ruju planlarcasına yaladı. Gözlerini üzerime dikmişti. O böyle keskin ve sert bakıyorken her şeye isyan eden ben, gardımın çürüdüğünü; savunmasızlıkla lekelendiğimi düşünüyordum. "Âşık olduğun şey ne?"
Bildiklerini sorma Terapist Hanım. Beş aydır ne konuşuyoruz biz? Başımı ovuşturdum. Ağrı yokluyordu yine. "Âşık olduğum bir şey yok."
"Anlıyorum." Sandalyesinden kalkıp biraz önce iteklediğim sehpayı bana yaklaştırmış, yakınıma oturmuştu. Ellerini kavuşturup kafasını eğerek yere kilitlediğim bakışları görmeye çalıştı. "Öyleyse âşık olduğun şey neydi mi diye sormalıyım?"
"Aşk," dedim. Sıklaşan nefeslerim kement vuruyordu konuşmama. "Aş-aşka âşıktım." Boğazımdaki yumruya direnilmiyordu.
"İlke Çağbağlar, seni aşka ulaştırmak için bir köprüydü değil mi?"
Yumruk yaptığım elimi masaya geçirdim. Katlanan ağrı az sonra gözlerimi yerinden oyacaktı sanki. "Dersine çok iyi çalışmışsın terapist." Dalgacı bir alkış tutturdum lakin aksine, yerimde zor duruyordum. "Etkilendim."
Nefesini dışarı üfledi. "Seni aşık olduğun aşka götürecek olan köprüyü yakmaya çalıştığını duyduğumda ben de etkilenmiştim."
Üstüme geliyordu. Neden yasal yollardan oynamıyordu. Dişlerimi kırmak istercesine sıktım. Başımdaki ağrı çenemde nüksetti. Ensemi ovalamaya başladım. Ter içinde kalmıştım. Sıklaşan soluklarım tekliyordu. Gözlerimi sıktım. Sıktığım gözlerimi istemeye istemeye açtım. Terapist Hanım'ın yüzü bulanıktı. Kalp atışlarım birden hızlandı. Ovaladığım ensemi kaşıdım. Kaşıdım. Tırnaklarımı derimin altına geçirircesine kaşıdım. Oturduğum yerde kıpırdandım. Başım öldüresiye bir ağrının pençesindeydi. Sonra, kaşıdığım ensemin kanadığını hissettim ve parmaklarıma bulaşan ıslaklık beni durulttu. "Terapi işi hep böyle mi yürüyecek?" demiştim çabucak. Kanlı parmaklarımı hastane eşofmanına kuruladım. Bu, Terapist Hanım'ın gözünden kaçmadı.
"Orada oturacaksın ve beni mi yargılayacaksın." Hızla yağa kalktım. Yankında oturduğu için hızım onu hem korkutmuş hem afallatmıştı. Onu korkutabildiğimi görmek güzeldi. "Eğer öyleyse gerek yok." Ensemi yeniden kaşıdım. Daha çok kaşıdım. "Buna gerek yok. Bu terapi saçmalığına gerek yok." Sesim yükselmişti. "Senin yaptığın şeyi Pinhan yapıyor zaten."
"Karan," dedi sabırla. O da ayaktaydı. Bana dokunmaya çalıştıysa da geriye çekildiğim için hareketi yarıda kalmıştı. "Sen bir insanı yakmaya çalıştın." Lanet olsun, beş aydır aynı mavalı okuyordu bana. "Söz konusu olan bir insanın hayatı..."
"Benim hayatım niye hiç söz konusu olamıyor terapist?" dedim bağırarak. Öyle ki kontrolsüz bağırmak başımı döndürmüştü. Kapının koluna tutarak dengemi kazanmayı bekledim. "Ben, insan değil miyim?" en cezalı olanından... Dengemi sağladığımda kapıyı açtım. Odasından çıkmadan evvel son bir kez suratına bakmıştım. Bir kafa hareketiyle masanın üzerindeki kum saatini işaret ettim. "Kumları benim için harcama. Çünkü ben çıkmaz sokaktayım artık. Ve sen," işaret parmağımı tehditkârca salladım. "Ve sen terapist, çıkmaz sokağa tünel kazamazsın." Hışımla odasından çıkıp; kapıyı çarparak kapattım.
Koridoru adımlamaya başladığımda tanıdık kan damlalarının sırtımdan aşağı süzülüşünü hissedebiliyordum. Süzülen kanlar hastane tişörtünü ıslatıyor olmalıydı ki çevremden geçenler bana seri katilmişim gibi bakıyorlardı. Yumruklarımı sıktım. Gerçekten, seri katil olmama az kalmıştı. Hasta olduğumu iddia ediyorlardı, bu yerde kalmaya devam edersem iddiaları ikiye katlanacaktı şüphesiz.
"Karan."
Arkamı dönüp seslenen kişiye bakmadım.
"Karan."
Bu seslenişi nerede olsa ayırt edebilirdim. Bakmam gerekmiyordu. "Sonra Katya," dedim geçiştirircesine haykırarak. Nasıl yaptığını çözememiştim fakat o kilolu yapısına rağmen koşup bana yetişti ve kolumu tutarak beni kendisine bakmaya zorladı. "Ziyaretçilerin var Karan."
***
Katya ile birlikte bahçeye çıktık. Onunla birlikte çıkmıştım çünkü ziyaret saatlerinde değildik ve beni ziyaretçilerime bizzat götürmesi gerektiğini anlatıp durmuştu. En nihayetinde koluma girmesini kabullenmiştim. Çimlerle örülü yolu geçtik. Yoğunlukla birbirine sarılmış ağaçların oluşturduğu gölgeliğin altındaki banklara eriştik. Eriştiğimiz anda ziyaretçilerim, beş aydır dokuzuncu kez gördüğüm ziyaretçilerim bana baktı.
İlke Çağbağlar ve Eren Bakırcı bana baktı. İlke Çağbağlar'a ve Eren Bakırcı'ya baktım.
"Hoş gelmeyen ziyaretçiler," dedi Pinhan. Onunla tekrar etmiştim. "Hoş gelmeyen ziyaretçiler."
*
Bölüm etkileşimi
