27. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI26. TİCARET TİMSALİ
Bölümler 35Şu an: 26. TİCARET TİMSALİ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime · Okuduğun bölüm
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
peri padişahının kızı
Süt dökmüş kediler gibi sus pus olmuş olacakları bekliyorduk. Suçumuzun farkındaydık lakin cezasını çekmeye hazır olup olmadığımızdan emin değildim. Gerçi Kara Vezir'in adının geçtiği hiçbir noktayı ceza diye nitelendiremezdim ya orası epey ayrı bir konuydu. Ayakkabımın burnuyla yerdeki Osmanlı halısının desenini ezmeye başladım. Kara Vezir, ben ve Çağrı yan yana oturmuştuk üçlü koltuğa. Süt döken kedilerin sahibi Eren Bakırcı ise alnını ovalayarak, derin nefesler alarak, belki de dişlerini sıkarak tam karşımızda volta atıp duruyordu.
Yüzümü avuçlarımın arasına sakladım. Yukarıda yaşananların silik silueti gözkapaklarımın arkasından silinmiyordu. Her göz kırpışımda, her yutkunuşumda, her duraksayışımda ve yakınlığımızdan ötürü bedeninden bedenime yansıyan ısının aktarıldığı her bir saniyede dudaklarını hatırlıyor; onu tekrar tekrar öpüyordum zihnimde. Eren ne denli kızgınsa ben de aynı derecede mutluydum. Şapşalca sırıtmak istiyordum. İstediklerimi kovalayamıyor oluşum canımı sıkıyordu. Dünya beni kısıtlıyordu ve ara vermeden buna lanet mi okumam gerekiyordu? Ah Bakırcı dedi içimdeki küskün kıza ait olan o ses zamanlaman mükemmeldi gerçekten.
Yüzümü serbest bırakıp Kara Vezir'in oturduğu tarafa baktım. Varlığımla ilgilenmiyormuş gibi görünmesini, ağabeyinin baskı kurmuş otoritesine bağlıyordum. Sol dizini ritmikçe sallıyordu. Sanırım bu onun stres atma yöntemlerinden biriydi. Ancak dizini çok fazla salladığını düşünürsek bitmek tükenmek bilmeyen stresin emrine amade kalacak gibiydi. Ensesindeki böğürtlen karası saçlara takıldı gözlerim. Saçlarına bile isteye dokunamadığımı fark ettim. İnsanı mest eden bir renge sahipti saçları. Gökkuşağı olsaydım hiç şüphesiz ablukaya aldığı tonu kıskanırdım.
Sırtımın arkasındaki yastığı kucağıma çekip oturuşumu dikleştirdim. Hala kimse konuşmuyordu. Sessiz çığlıklar tarafından sağır ediliyorduk. Eren Bakırcı avizenin altından bir kez daha geçti. Kristal camların yansıttığı ışıklar saçlarına gölge düşürmüştü. Kafamın içinde nedensiz bir karşılaştırma sayfası açılmıştı şimdi. Kara Vezir'in saçları daha koyu. Daha dikkat çekici... Daha güzel. Daha özel, belli ki...
"Hastaneden nasıl çıktınız?" Sessizlik o kadar uzun süredir korunuyordu ki Eren'in konuşmasını garip bulmuştum. Garip. Biraz da yersiz... Konuşması yasakmış; yasağı delmiş gibi. Ancak en nihayetinde o, ev sahibiydi. Kuralları koyan kişi... Volta atmayı bırakmış tepemize geçmişti. Gözlerini kısmıştı. Hesap soran tavrı, tavize yer bırakmayacağını haykırıyordu. Gözlük camlarının arkasında kalan gözlerinde, ruhu suni teneffüs masajı yapıyordu öfkeye.
Soru bana sorulmadığı için üstüme alınmadım. Öte yandan muhatap olması gereken Kara Vezir de soruyu üstüne alınmıyordu. Çözmesi gereken cinayet vakasının ortasında tıkanmış dedektif misali usul usul yanan şöminenin üzerindeki fotoğraf çerçevelerine bakıyordu. Gerginlikle kıpırdandım. Cevaba kavuşmazsa Eren'in -ben de dâhil- güzel bir haşlama yemeğini ocağa koyacağı kesindi. Sağ yanımdaki Çağrı sağ bacağını ileri doğru uzatarak takım elbisesinin pantolonunun cebinden -yaklaşık on kiloymuş gibi duran- bir anahtar kütlesi çıkartarak orta sehpanın üzerine bırakmıştı.
Göz kırpma saniyelerimi uzatmamaya gayret ederek derin bir nefes aldım. Cevap sayılan bu hareket soruyu yanıtlamıştı. Eren kafasını iki yana sallayarak anahtarları süzdü. Kafasını geriye yatırıp bir müddet bekledikten sonra ise, "Neden çıktınız?" diye ilave katmıştı. Kendini tutuyordu. Kendine hâkim olmaya çalıştığını görebiliyordum. Sinirliydi. Kardeşinin kalbini kırmamayı yeğlerdi, elbette. Belki de bu yüzdendir ki kızgın bakışlarının hedefi tamamen Çağrı'nın kendisiydi.
"Sinirini benim üzerimden çek kasıntı," dedi Çağrı kısacık anda olayı kaparak. Ellerini teslim olurcasına havaya kaldırmış Kara Vezir'i işaret ediyordu. "Kardeşin ne dediyse onu yaptım. Ben emir kuluyum."
Eren kızgınlık dolu bir alayla güldü. Kendi çevresinde tur atmasının ardından yeniden Çağrı'dan soruyordu hesabı. "Sen mafya değil miydin?" tek kaşını açık yakalamış gibi kaldırdı. "Mafyaların emir almadığını sanırdım."
"Kes sesini Bakırcı," dedi Kara Vezir durgunca konuşarak. Kafasını eğmiş halıyı izliyordu. Aniden konuştuğu için herkes bir an için afallasa da bu, ciddi manada yalnızca bir an sürmüştü. Devamında Eren, saatli bomba gibi patlayarak psikolojinin biriktirdiklerini bizimle paylaşmaya koyulmuştu.
"Sen kes asıl," dedi hiddetle bağırarak. "Sen kes Karan." Belini eğmiş, ellerini mantık ararcasına bükmüştü. Çaresizliği atkı misali boynuna dolanıyordu sanki. Ne kadar boğulduğunu hayal etmemeye çalıştım. "Bir şeyleri düzene koyabilmek için ne kadar uğraştığımdan haberin var mı senin? Babamı girdiği çukurdan çıkarmaya uğraşıyorum. Sen bizim yanımızda olabil diye uğraşıyorum. Şirketi toplamaya çalışıyorum." Yaş birikmiş gözlerini sıktı. Haklılığı evi çınlatıyordu sanki. Tüm mutluluğum işte bundan sonra çekilmişti. Çünkü kardeşinin onu anlamasını bekleyen, çabalayan bir ağabeyin çaresizliği gelgit olayına dahi meydan okuyan bir çekim yaratabilirdi. "Geceleri uyku uyumuyorum oğlum ben. Tek yapman gereken iyileşmek lan!" Yumruğunu, sertçe, orta sehpaya geçirdi. "Ama sen gecenin bir yarısı hastaneden kaçıyorsun."
Yastığı Çağrı'ya atıp ansızın ayağa kalkmıştım. Eren'in karşısına geçip görüş açısındaki Kara Vezir'i kapattım. Sonuna kadar kabul ediyordum ve sonuna kadar haklıydı. Fakat zaten incitilmiş birini azarlamasına razı gelemezdim. "Eren," dedim. "Sakinleş."
Ona ihanet etmişim gibi baktı. "Nasıl sakinleşebilirim?" saçlarını koparırcasına çekiştirdi. Bu durum beni rahatsız etmemişti çünkü orijinal rengine tutulduğum saçlar onun değildi. "Nasıl sakinleşebilirim İlke? Ben de insanım." Pahalı tişörtünü çekiştirdi. "Kaldıramıyorum artık. Hem..." dudağını ısırarak alnına çarptı avucunu. "Ne yapıyordunuz siz o odada?"
Taş kesilmiştim. Taşların sükûnetini ayakta tebrik ettim. Öylece kalakalmak kolay değildi. Eren Bakırcı gerçekten çok iyi bir saldırı ustasıydı. Kardeşinin aksine kurbanını nereden ve nasıl vuracağını çok iyi biliyordu. Savaş meydanında, son nefesimin sınırlarında gezinirken istemsizce Kara Vezir'e bakmıştım ki zaten o da bana bakıyordu. Geldiğinden beri asık olan suratı, sevimli bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Ah, hadi ama! Karanlık sağ olsun Eren bizi görmemiş olabilirdi ama o böyle dik dik ve gülümseyerek bana bakıyorken...
"Kızı sen aldın," dedi Çağrı oturduğu yerden kalkarak. "Parmağında senin yüzüğünü taşıyor." Gözlerimi yumup yeniden yerime oturdum. Zira görünen o ki Eren'den önce Çağrı anlamıştı durumu. Durmaya da hiç niyeti yok gibiydi. "Fakat kardeşin öpüyor. Bunu çözmek senin için bile zor olmamalı." Tek hamlede orta sehpanın üzerine çıkıp Eren'e tepeden bir bakış sundu. "Bu hayatta eylemler kazanır Kasıntı. Sözler değil."
Akabinde büyük bir gürültü kopmuştu. Orta sehpanın üzerindeki Çağrı'nın boğazına yapışan Eren, onu yere çekmiş tehditler, çığlıklar ve bağrışlar eşliğinde boğmaya başlamıştı. "Eren," diye çığlık attım sol tarafımdaki tepkisizliğe nazaran. "Eren yapma." Hayır, bana âşık değildi. Eren Bakırcı bana âşık değildi. Çağrı'yı boğuyor olmasının nedeni kıskançlık olamazdı. Kardeşine yansıtması gereken siniri Çağrı'ya yansıtıyordu sadece. "Eren, çocuk boğuluyor." Kolunu tutup onu geri çekme çabam tamamen nafileydi. Çok güçlüydü. Engelleyemiyordum. Durduramıyordum. Yalnızca korkuyla bağırabiliyordum. "Eren." Ancak Çağrı'nın kurtarıcısı olma vasfına layık değildim.
"Ağabey," dedi hem tanıdık hem uzak bir ses. Az önce nasıl taş kesildiysem Eren'in kesilişine şahit oluyordum şimdi de. Aniden durmuştu. Daha doğrusu kulaklarımıza dokunan sesle hepimiz durmuştuk. Öyleki Çağrı kurtulmak için bile çabalamıyordu. Eren ellerini onun boğazından çekip kendine seslenen kişiye baktı. Kara Vezir de ayaktaydı. Karşısında. "Yapma ağabey," dedi yeniden.
Kelimelerin gücü sahiden yadsınamayacak ölçüdeydi.
Bakırcı kardeşler arasındaki gerilimli bakışma uzadıkça uzarken öksürük silsilesine tutulan Çağrı güç bela kalkabilmişti. Ayaklarıyla çiğnediği orta sehpanın üzerine oturup anahtarlarını cebe attı. Bu halde bile anahtar derdine düşmüş olması şaşırtıcıydı. Yakındaki sürahiden su doldurduğum bardağı ona uzattım. "İyi misin?" diye sorduğumda ise başını sallamakla yetinmişti.
Herkesin durulmaya, belki de bir dakikaya ihtiyacı vardı. Ancak Eren Bakırcı, o bir dakikayı bile çok görmüştü. Kardeşine arkasını dönerken cebinden telefonunu çıkarttı. "Hastaneyi arıyorum." Gözlüklerini hafifçe düzeltti. Tabii diye düşündüm içimden. Salon beyefendisi kimliğine, birini boğmak hiç yakışmıyordu. "Hemen geri dönüyorsunuz."
Bardağı bırakan Çağrı sürahiye uzanırken, "Hemen dönmemiz işine gelmez," diye yanıtladı. Sesi hırıltılı çıkıyordu. Sürahiyi ağzına dayayıp rahatlamayı umarcasına içti suyu.
"Ne diyorsun Çağrı?" diye sordu Kara Vezir. İfadesinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Kızmış mıydı ya da canı mı sıkkındı? Onu okumak öylesine güçtü ki.
"Bende hatırın büyük diyorum şizofren," dedi Çağrı yükselen bir saygıyla. Kara Vezir'e karşı güçlü bir sadakat ve güçlü bir saygı beslediği çok açıktı. Kendimi merak etmekten alı koyamadım; acaba Kara Vezir bunları kazanmak için ne yapmıştı? "İsterseniz size yardım edebilirim." Gözlerini hızlıca üzerimizde gezdirip cümlesinde hızlı bir düzeltmeye başvurdu. "Tabii, sadece senin için." Belirtmesine gerek yoktu aslında. Kara Vezir için her türlü şeyi yapabileceğini gayet iyi anlatmıştı.
"Ne tür bir yardımdan bahsediyorsun?" diye sordum. Çağrı boğazını ovuyorken cevaplamıştı, "Korkma Aracı," diye. İşaret parmağı ile Kara Vezir ve benim aramda görünmeyen bir çizgi çekti. "Sizin aranızı yapmaktan bahsetmiyorum. Ben çöpçatan değilim." Orta sehpanın üzerine yeniden tırmandı. "Ben, ticaret adamıyım."
"Ticaret ve sen," diyen Eren, olayla bariz şekilde dalga geçiyordu. Dalga geçmesini eleştiremezdim. Çünkü on yedi yaşındaki bir çocuğun sergilediği tek kişilik bu resital, absürt komedi filmlerinin saçmalığını aşan bir noktadaydı.
"Şirketini kurtarabilirim." Ceketinin düğmesini ilikledi. "Sizi kurtarabilirim diyorum kasıntı."
"Nasıl yapacakmışsın bunu?"
"Basit." Omuzlarını silkip Eren'in sorduğu soruya açıklık getirmek üzere göğsünü gururla kabartmıştı. "Sizin yapamadığınızı yapacağım." Kendini takdim etti. "Karşınızda ticaretin hakiki timsali duruyor. Ve dostlarım, şirketinizi kurtarmak için birlikte gerçek bir ticaret yapacağız. Var mısınız?"
kara vezir
İki deli olarak bir dünyada, bir tuvalin önünde iki kişiydik. Terapi saatlerinin dışında hemşireler, bizleri ortak salonda zaman geçirmeye zorluyordu. Geçirdiğimiz zaman kaliteli olsun diye de ya resim yapıyorduk ya yap-bozlarla ilgileniyorduk ya da tüm kuralların ihlal edildiği satrançta kayboluyorduk.
Bugün, Çağrı ve ben hakkımızı resimden yana kullanmıştık. Fakat beş tuvalden dördü çoktan işgal edildiği için geriye kalan tek tuvali paylaşmak mecburiyetiyle yüzleşmek hoş olmamıştı. Zira Çağrı'nın elinden gelen tek şey güzelim resmimi mahvetmekti. Boya paletine batırdığım fırçanın ucu tamamen sarıya bürünsün diye su kullanmadım. Su kullanmak koyu renge ulaşmama mani oluyordu. Açık renklere bulaşmak istemiyordum. Açık renkler tuvalimi lekeliyordu.
Fırça, boyayı tamamen emdikten sonra çöl resmi çizmek için attığım adımları tamamlamaya başladım. Kalitesiz çizgilerle oluşturduğum kum dağlarını titizlikle boyuyordum. Gözlerimi kısıp her fırça darbesiyle kendini biraz daha kaybeden beyaz yüzeye iyice yaklaştım. Amacım pürüzsüz bir kum tepesi dikebilmekti. Ayak basılmamış, el değmemiş, zihnimin aksine dokunulmamış bir kum tepesi...
"Sarıdan versene," diye buyurdu Çağrı en heyecanlı yerinde.
Nefesimi bezginlikle üfleyip yüzüne baktım. "Sarıyı kullanmak zorunda değilsin. Turuncuyu kullan."
Fırçasını sertçe yere atıp hem üzerime hem fayanslara hem de tuvalime boya damlacıkları sıçrattı. Artık balta girmiş olan mağlup kum tepeme hüzünlü bir veda sundum. "Ne halt ettiğini sanıyorsun sen?"
"Asıl sen ne halt ettiğini sanıyorsun şizofren?" kendi boya paletinde siyah renge parmağını batırmaya başladı. "Ortak salonda zaman geçirmemizin amacı bizden bir şeyleri paylaşmamızı, birbirimizle geçinmemizi istemeleri..." Gözlerini yüzüme çevirdi. "Ama sen benimle hiçbir şey paylaşmıyorsun. En canlı paleti sen aldın. Bir şey dedim mi?" cevaplamadığım sorusunu bir süre sonra bizzat cevaplamıştı. "Demedim." Siyah boyalı parmağını sertçe alnıma bastırdı. "Şu kafan paylaşımcılığı bir türlü kabul etmiyor." Elini kabaca ittirdim. "Harbi şizofrensin sen! Hiç turuncu güneş gördün mü? Görmedin. Görmezsin. Çünkü turuncu güneş diye bir şey yoktur. Güneş sarı olur. Kum tepesi ise kahverengi..." parmağında arta kalan boya ile kum tepemin üzerine büyükçe bir çarpı çekti. "Kum tepelerini sarı yapıp güneşi turuncu yapamayız. Çöl resmi çiziyorsak bu, çöle uygun bir resim olmalı."
Tüm kafa karışıklığımda elimdeki paleti Çağrı'ya verdim. "Al şunu ve Türkçe konuşmaya başla, sorunlu." Burada birbirine hakaret eden yalnızca bizdik. Tersi yönde bir anlaşma biçimine sahip olmadığımız için.
Çağrı takdire şayan hevesiyle yamuk yumuk çizdiği daire formlu güneşini sarıya boyuyorken artık resmim ile olan bağlantımı kopartmıştım. Hafif hafif sızlayan başımı ellerimin arasına aldım. Pinhan'ın öfkeli haykırışları silinmiyordu kulağımdan. İlke beni öperken kopardığı yaygarada boğulmuştu beynim. Sanki oksijensiz kalışımın acısı şimdi çıkıyordu. Bir insanın bir insanı öpmesi sahiden bu denli acı verici miydi? Keyifli değil, ıstıraptan bir alıntı gibiydi. Öyle kötü bir histi ki yaşamımın geri kalanında yeniden tecrübe etmek istediğimi sanmıyordum.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu Çağrı. İlgisi sahteydi. Uğraştığı işe tam odaklanamadığı için konuşma ihtiyacı hissediyordu. "İlke'yi mi?" daire olması gereken güneşi nasıl olduysa kare yapmış; yaptığı kareyi kalp şekline çevirmeye çalışırken boyasına ara verip bana doğru yandan bir sırıtış fırlattı. "Anlatsana nasıl bir şeydi?"
Oturduğum taburede öne doğru kaykılıp dirseklerimi dizlerime yerleştirdim. "Ne, nasıl bir şeydi?"
"Örtülü anlam nedir bilmez misin sen? İlla ki açık açık söylemek zorunda mıyım?"
"Zorunda kalmak istemiyorsan benimle konuşmamayı denersin Çağrı." Böylece -hazır Pinhan ortalarda yokken- kafa dinlemiş olurum. Tabureden kalkmaya yeltendiğimde koluma yapıştı. "Tamam. Açık olacağım." Kolumu kıskacından kurtardığımda devam etti, zevkle. "İlke'yi öpmekten bahsediyorum şizofren. Nasıl bir histi?"
Acı veren hislerimi paylaşmaktansa şaşkınlıktan bozguna uğramış hislerimin ayak işlerini yapmayı yeğlerdim kesinlikle. "Sen..." dedim şüpheci şekilde sorgularken. "Öpme olayını nereden biliyorsun?"
Boya fırçasını şakağına bastırıp cildinde tırtıklı, sarı bir renk bırakmıştı. "Kafamı çalıştırıyorum." Kafasının çalışma biçimine erdiremediğim akıl sır, bir çeşit uyuşturucu sayılsaydı eğer; muhtemelen aşırı dozdan ölmüş olurdum. "Gecenin bir yarısı, bir adam bir kızın odasına gizlice giriyorsa o kız kesinlikle öpülecektir. Artık dünyanın prensiplerini anlamalısın. Her zaman bunları söylemek için yanında olamam ki."
Bu anı birçok kez tecrübe etme fırsatına nail olmuştum. Pinhan ile başımdan geçen olmuşları sık sık konuşurduk. Genelde bana ne olduğunu, nasıl olduğunu ya da neden olduğunu sorarak başlardı. Ona anlatmak -zihnimden geçenleri gayet iyi bildiğini gayet iyi bildiğim halde- sesli bir günlük tutmak gibiydi. Şimdi, labirentin seçtiğim dönemecinde karşıma çıkan yeni -sesli- günlüğüm, konuşmakla kalmıyor tahminler yürütüyordu. Sahiden kurtarılacak bir dünya olsaydı; belki de sahiden deliler tarafından kurtarılırdı.
Kafamı iki yana salladım. Etkisine tepki alamayacağını kavrayan Çağrı neyse ne dercesine önüne dönmüş; tuvale eziyet yedirmeye kaldığı yerden devam ediyordu. Sağ taraftaki üçayaklı ahşap sehpadan başka bir fırça kapıp boştaki pembe renge saldırdım. "Hala aklım almıyor." Koyu pembe boya, hepten bulaşmıştı fırçaya. "Eren Bakırcı gibi profesyonel bir iş adamı senin ticaret teklifini nasıl oldu da kabul edebildi?" evet, inanılmazlığın bir başka boyutu da buydu ya. Çağrı ile güçlerimizi birleştirecek; şu bahsettiği gerçek ticaret olayına gerçekten girişecektik. Tabii bu süreç, bir gece hastaneden çıkmamızı gerektiriyordu. Eren Bakırcı başta kati suretle reddettiyse bile eninde sonunda Çağrı Say'a yenilmişti işte.
"Anlamayacak bir şey yok," dedi yanımdaki ve kendi tarafından olayı anlatmaya başladı. "Babası parmaklıklar ardında, kardeşi hayaletlerle konuşuyor, yüzük taktığı kız başkasını öptü, şirket desen dibi boylamış durumda..." kederle hayıflanmıştı. "Teklifimi kabul etmekten başka çaresi yoktu. Çünkü kaybedecek bir şeyi yok. Zaten kaybetmiş durumda."
Belki de timsalliğe bu şekilde layık oluyordu. İnsanların açıklarını avcı misali avlıyor ve o açıkları kendi lehine olacak şekilde satın alıyordu. "Sana güvenmesine şaşırdım."
"Bana güvenmiyor ki. Bana güvenemez. Bana güvenmesin de zaten."
"O niye?"
"Güvenli esnaflar ticaret yapamaz şizofren."
Bundan sonra, elimizi soktuğumuz taşın altından ne çıkacağını çok merak ediyordum doğrusu. "Öyleyse," dedim fırçanın iyice yuttuğu pembe boyayı kolumdaki damarlarımın üzerinden geçirirken. "Yarın gece kesin gidiyor muyuz şu senin adamın yanına... Adı neydi?"
"Kapan," dedi adamının tuhaf adını tuhafsızlıkla telaffuz ederek. Tamamen boyadığı güneşine ise memnuniyetle göz kırpmıştı. "Ama bir sorunumuz var."
"Ne gibi?" diye sordum. Katya elinde klasörüyle ortak salona girmişti. Onun hareketlerini izleyerek kolumu boyamaya devam ettim.
"Bizim camiada gerçek isimlerin geçerliliği yoktur." Kendisiyle birlikte kaydırdığı taburesiyle bana yaklaştı. "Lakap lazım." Boya fırçasının arkasına düşünceli ısırıklar kondurdu. "Kıza aracı diyoruz. Abin kasıntı. Sen de şizofrensin. Uyar mı?"
"Uyar diyelim. Sana ne diyeceğiz peki?"
Boya paletini kapatıp kaldırdı. "Çağrı."
"Ama-"
"Yapma. Gerçek adımın Çağrı olduğunu sanmıyordun değil mi?"
"Karan." Ortamdaki yüklü isim karışıklığıyla şaşkına dönüş şekilde Katya'ya çevirdim yüzümü. Klasörünü yanına gitmem için sallıyordu. "Doktor ile görüşeceksin."
Fırçayı bırakıp ayağa kalktım. "Gerçek adın ne senin?"
"Gerçek adımı söyleyecek olsaydım başta kendimi Çağrı olarak tanıtmazdım şizofren. Hadi git. Generali bekletme. Biliyorsun, geceye Foncé'u kurtarıyoruz."
*
Bölüm etkileşimi
