16. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI15. GEREKSİZSE SÖNDÜR
Bölümler 35Şu an: 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
peri padişahının kızı
"Sesiniz iyi gelmiyor. Hasta mısınız İlke Hanım?" diye sordu telefondaki kadın. Yapay ilgisinin sahteliği eminim ki on kilometre öteden tespit edilebilirdi. "Geçmiş olsun."
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp öksürmemin ardından, "İyiyim ben," dedim geçiştirircesine. Aslında iyi değildim. Yağmurlu gece bana nur topu gibi bir hastalık kazandırmıştı ancak geçiştirmezsem sekreterim hastalığımı kopyalar babama aynen iletirdi. İletinin doğru olacağı ise epey şüpheliydi. "Sen neden aradın?"
"Programdaki değişikliği bildirmek istemiştim. Alışveriş merkezine gelecek hafta değil bugün gidiyoruz. Kenan Bey stantta sizin durmanızı istiyor." Kenan Bey stantta senin durmanı istiyormuş. Bu işle böyle yürürdü zaten. Kenan Bey isterdi; birileri isteği yerine getirdi. Şansıma isteği yerine getirme işi, bu sefer, düşmüştü bana. Gerçi konu alışveriş merkezi olduğunda görevi alan başkası da olmuyordu. Marka tanıtımı için insanlara boya sürecek başka elemanımız yoktu.
"Saat kaçta gidilecek?" diye sorarken allık fırçasını yüzümden uzaklaştırıp aynaya baktım. Sanki cildim süngerdi de allığın rengini saniyesinde emiyordu. Ah, cildim solgunluk sloganları atıyor hastalığımı haykırıyordu adeta.
"Alışveriş merkezi bir saat sonra açılacak. Saha ekibi standı hazırladıktan sonra saat on-on bir civarında gidebilirsiniz efendim."
"Tamam," dedim. Sekreterin karşılık vermesine olanak sunmayarak da aramayı sonlandırmıştım. Ellerimi lavabonun kenarına koydum ve uzun uzun yüzüme baktım. Hissettiğim yorgunluk yüz hatlarımda vuku bulmuştu resmen. Üzerime tonlarca ağırlık yüklenmiş gibiydi. Bitkinliği en ince ayrıntısına kadar tadıyordum şimdi. Kızarmış gözlerimi düzeltecek tek formül uyumaktı. Uyumam zaman alırdı. Savaş baltalarımı kuşanıp tüm kırıklığımla günün getirilerine direnmek mecburiyetindeydim. Banyodan çıktım. Merdivenlere atılmış aşağı kata iniyorken üç kez, hapşırmak için durmam gerekmişti. Belki de bu yüzdendir ki mutfağa girdiğimde sesim engel atlayamayan sakat bir atın çevikliğiyle dahi yarışamayacak güçteydi. "Günaydın Seher Abla!"
"İlke Hanım?" dedi Seher Abla. Alarm moduna geçmişti. Yanıma galip elinin tersini alnıma bastırdı. "Hasta mı oldunuz siz? Hasta olmuşsunuz siz. Olmaz böyle. Odanıza dönüp dinlenin. Ben hemen bir ıhlamur kaynatır-"
"Seher Abla," diye uyararak konuşmasını bölmüştüm. Aksi takdirde anneliğini akşama kadar konuşturma potansiyelini bire bir test ettirecekti. Yüzümü inceleyen endişeli ifadesine hitaben ekledim. "Birazcık üşütmüşüm o kadar. Abartılacak bir şey yok."
"Nasıl abartılacak bir şey yok?" diyerek vahlandı. "İlke Hanım yanıyorsunuz..."
Elini ellerimin arasına aldım. İlgisi hoşuma gitmişti. Fakat ilgisini sömüremezdim. "İyiyim ben. Gerçekten. Tabii akşama bir tarhana çorbanı içerim, yaparsan."
"Yapmam mı? Tabii ki yaparım. Siz..." Kararsızlıkla duraksadı. "İyi olduğunuza emin misiniz?"
"Eminim," dediğimde ses tonum aksimi söylüyordu; ses tonumun eksiğini kapatmak bana bırakılıyordu. "Aslında." Dudağımı hafifçe ısırdım. "Eğer birlikte yaş pasta yapabilirsek daha da iyi hissedebilirim."
Garipseyerek kaşlarını bükmüştü. "Yaş pasta mı?"
"Hı-hım." Mırıldanarak onayladım. Hediye seçmek konusunda berbattım ancak Kara Vezir'in doğum gününün kuru kuruya geçiştirilmesini kabullenemiyordum. Göl kenarında sarılırken benden pasta isteyişi içimde bir şeyleri tetiklemişti ve ben bugün alışveriş merkezindeki görevimden yakayı sıyırır sıyırmaz onun buluşma ayarlayıp doğum günü pastasını yemesini sağlayacaktım.
Seher Abla'nın bu durumu garipseyişi minik bir tebessümle ikiye katlanmıştı. "Tamam. Pasta yapalım." Kolumu sıvazladı. "Birlikte pasta yapalım. Dolapta dondurulmuş çilek olacaktı."
"Hayır," dedim aniden karşı çıkarak. "Çilek olmaz."
"E siz çileği çok seversiniz."
Pastanın benim için olmadığını pastayı götüreceğim kişinin çileğe alerjisi olduğunu vurgulayamayarak bahanemi kılıfından çıkarttım. "Bu kez kivili istiyorum."
"Kivili mi?" diye sordu. Saçlarımı bileğimdeki lastik tokaya geçirip buzdolabına doğru yürürken, "Evet," demiştim. "Belki biraz muz da koyarız."
Seher Abla peşimdeydi. "Kremşantiyi çıkartıyorum o zaman," dedi. Kremşantiyi çıkarttı. Kivileri soydum. Muzları doğradım ve bendeki önemini bileğinin hakkıyla kazanmış olan Kara Vezir için bileğimin hakkıyla -aldığım en az yardımla- doğum günü pastası yapmaya başladım. Hem kivili hem muzlu; asla çilekli değil.
kara vezir
Kimsesiz hayatı sürmenin belki de en cezbedici yanı uykunuza karışacak kimseciklerin olmamasıydı. Ne zaman uyuduğunuzla ne zaman uyandığınızla ya da kaç saati uykuya harcadığınızla ilgilenecek kimse bulunmazdı. Uyanmaya zorlanmazdınız. Özellikle benim gibi, kaçmak için uyuyorsanız uyanmamayı külçe altınlarla takas dahi etmezdiniz. İşte, yakın bir zamana kadar uykusuna karışılmayan o değerli kimsesizlerden olduğumu sanıyordum. Çok büyük yanılgıdaymışım. Çünkü geçen çeyrek yüzyıl boyunca, daima, uyandırıldığım gibi çeyrek yüzyılı bir gün geçe yine uyandırılıyordum sebepsiz yere. Birisinin ayakkabısı kaburgalarımı dürttü. Ayakkabıdan kaçınmak için yönümü değiştirmiştim. Ayakkabı, ondan kaçamayacağımı kanıtlarcasına yeniden çarptı kaburgalarıma. Dürtmeler arttı; ritmik hale geldiğinde ise iki-üç kez yumup açtığım gözlerimi tamamen aralamıştım.
Bana günaydın diyen ayan günü güzelleştiremeyen şey Uygar'ın yüzü oldu. Elindeki ekmeği homurtularla yiyorken beni toz bezi ilan etmiş; ayakkabısını kıyafetlerimde temizliyordu resmen. Bacağını, sertçe, kenara itip buzdolabı kartonunun üzerinde doğruldum. Sırtım pütürlü kolona yaslandı, ben alnımı ovuşturdum. "Hep kapıma kadar geliyorsun." Uyanalı beş dakika dahi olmadığı için sesim sanki beni başkası seslendiriyormuş gibi yayılıyordu etrafa. "Teslimatçılarının içinde kapısına kadar geldiğin tek teslimatçı benim." Gözlerimi kısıp Uygar'a baktım. "Hayırdır, yoksa bana âşık mısın Uygar?"
Pinhan'ın zihnime dokuduğu âşık adam tamlamasını istemsizce kullanmış olmam Uygar'ın hoşuna gitmemişti tabii. Ekmeğini sardığı kâğıda ağzını sildikten sonra kâğıdı yüzüme fırlattı. Ani göz kırpışım ve reflektifçe geri çekilişim arasında geçen sürede konuşmaya başlamıştı. "Dünyanın aşk rezervini sen bitiriyorken bize fırsat mı kalıyor?"
Aşka âşıklığımı geçmiş yıllarımızda ona açtığım doğruydu. Açtıklarımı dürüm yapıp bana nakledeceğini bilseydim hiç açmazdım herhalde, emin değilim ki şu an saldırı mühimmatını kuşanmış haldeydim. "Aslına bakarsan karabasanlar geceleri yoklar diye biliyordum," dedim ve kendimi tutamayarak güldüm. "Kendi aşk payının gasp edildiğini düşünen karabasanlar gündüz de geliyormuş meğer."
"Ne saçmalıyorsun sen?" diye bağırdı. Eee damarın üzerinden bir atlanırdı iki atlanırdı üçüncüsünde illa ki, damara, basılırdı. Fakat ben özeldim. Benim atlayışım ikiye bile uzanamıyordu. "Ayağa kalk," diyen işverenimin sert komutunu hemen yerine getirememiştim. "Ayağa kalk Kara Vezir," diyerek bastırdığında beynim olaya gecikmeli olarak uyum sağlamıştı. Ayağa kalktım. Ben ayağa kalkar kalkmaz kabanımın yakalarına yapıştı. "Seni kumda oynamaya götürmek için burada değilim." Kısık vurgusuyla nasıl oluyor da haykırıyormuş gibi konuşabiliyordu anlam veremiyordum. Çenemi kırmayı arzularcasına tutup delici bakışlarıyla gözlerime baktı, öfkeli öfkeli. "Belli ki yine uçmuşsun." Yakalarımı aniden bıraktığında sendelemiştim. "Teslimat günlerinden önce sana uçuş yasağı vermem şart oldu desene."
Hiçbir şey demedim. Boş boş durmakla yetiniyordum. Uygar ceplerini -çileden çıkmışçasına- karıştırdı. "Al şu paketi." Cebinden çıkartıp bana fırlattığı paketi zemine düşmesine yakınken yakalamıştım. Ufak kutuyu çevirerek inceledim. Önceki teslimat ürünlerinden, asla, farkı yoktu. "Merkezdeki büyük alışveriş merkezine gideceksin," dedi Uygar talimatı parça parça sunarken. "Anladın mı?" işaret parmağını tehditkârca salladı. "Merkezdeki büyük alışveriş merkezine gideceksin. Paketi pembe ceketli bir kadına vereceksin. Saat on-on bir gibi alışveriş merkezinde olacak." Sözsüzce anladığımı belirttim. Ardından devam etti. "En ufak bir hata dahi istemiyorum. Duydun mu?" diye sorarken azıcık duraksamıştı. Cümlesinin etki oranını yükseltmek adına, tercihli, bir duraksayıştı bu. "İşleri batırma. Anladın mı? Eğer batırırsan seni battığın yere gömerim Kara Vezir. Anladın mı?"
Anlayıp anlamadığımı ölçme çabasını bu defa karşılıksız bırakmayarak "Anladım," diye mırıldandım.
"Güzel," dedi. Memnun memnun kafa salladı. "Anlamada bir problemin yok." Akabinde kendisine hitap ediyordu. "Anladığını uygulama problemini de çözersek senden dört dörtlük bir teslimatçı olur."
İçsel çekişmesine daha fazla maruz kalmak istemeyerek, "Bitirdin mi Uygar?" diye sordum.
"Bitirdim," dedi dalgaya vurarak.
"İyi." Ona arkamı dönüp inşaatın çıkışına doğru adımlamaya koyulduğumda seslenmişti. "Nereye?"
Duraksamadım. Yüzüne bakmadım. "Görev beklemez," diyerek bana bağırdığı gibi ona bağırmıştım yalnızca. "Böyle öğretmedin mi?" Böyle öğrettin Uygar. Böyle.
peri padişahının kızı
Arkama sıralanmış çok fazla insan vardı. Bu çok fazlalığın yarısını Lumiére çalışanları oluşturuyorken diğer yarısını alışveriş yapmaya gelenler oluşturuyordu. Ayrıca, izleyicilerimin hepsi kadındı. Beni ve önümdeki sandalyede -ürünlerimizi tanıtmak adına- makyajını yaptığım pembe ceketli genç kızı izliyorlardı. Öte yandan, Lumiére Kozmetik standı büyük merkezin tam ortasına kurulmuştu. Böylelikle hem girenler hem çıkanlar dikkatini bize verebiliyordu.
Saat on buçuktan beri makyajını yaptığım on beşinci kişinin işlemini bitirmiş sayılırdım. Tabii üşütmemiş olsaydım daha seri çalışır markamızın tanıtımına tam da babamın istediği şekilde katkıda bulunabilirdim ancak olmuşla ölmüşe çare bulunmamıştı, henüz. Başım ağrıyordu. Cildim yanıyordu. Makyaj malzemelerinin yanına bıraktığım karton bardaktaki çay hiçbir işe yaramıyordu. Hafifçe sulanan gözlerim görüşüme bulanıklık karıştırıyordu. Ben ise arabamın bagajında bekleyen kivili ve muzlu pastanın akıbetini düşünerek dayanmaya çalışıyordum.
Geri çekilip hem akan burnumu kuruladım hem de soğumaya yüz tutmuş ıhlamur çayından bir yudum aldım. Keşke Seher Abla'yı reddetmeseydin de şu çayı evde içseydin. Atkuyruğu şekliden topladığım saçlarım rahat çalışmama olanak veriyordu neyse ki; kâküllerim olanağı baltalamak uğruna varını yoğunu ortaya koyuyorken. Mankenmişçesine oturan genç kıza doğru hapşırmamaya özen göstererek hapşırdım. Çalışanlar 'çok yaşayın İlke Hanım' mırıltılarını yağcılık tabanlı söylüyorken ise elime far bazını almıştım. Suya dayanıklılık özelliğini kanıtladığımız far bazı fırçalı tüpteydi. Fırçalı tüp parmaklarımın arasında titremekteydi. Sonrasında, far bazı ansızın elimde yoktu. Benden çekilmişti. Bazı alanı görmek için arkama döndüm. Dün gece kendisiyle dans ettiğim adamdı. Dün gece, dans etmeyi bilmediğini savunmuş, benimle dans eden adamdı.
Kara Vezir beni kenara iterek manken kızın karşısına geçti. Benim tersime durumu garipsemeyen kız, kafasını geriye yatırıp gözlerini kapattı. Çevreye bakındım. Toplanan kalabalık katlanarak çoğalıyordu. Burada ne yapıyorsun Kara Vezir? Şaşkınlığıma hendek atlatamıyordum. Yakın zamanda da atlatabilecek gibi değildim. Onun için olaya şaşkınlığımla birlikte adapte olmayı denedim. Onun, far bazının fırçasını mankenin göz kapaklarına eşit miktarda dokundurmasını seyrettim. Fırça darbesiyle geride kalan kremsi boyayı minik bir sünger yardımıyla -gözkapağı boyunca- yaymaya başladı. Mankenin üzerine eğilmişti. Eğilişi, dizginsiz saçlarını alnına serpiştirdi. Yaptığı şey belki de ilk kez kamufle ediyordu özensiz kıyafetlerini. Bazı yayma işlemi iki dakikalık kısalıkta tamamlandı. Far paletini ele geçirip mankenin gri-pembe ağırlıklı giyimini şöyle bir süzmüştü. Aynı esnada fotoğraf makinelerinin kör edici flaşları yüzünde patlıyordu. Olağanüstü, dumanlı makyajını yapabilmesi için bekledik. Makyaj yapmayı nasıl öğrenmiş olabileceğine kafa yormak hastalığımı kırbaçlıyordu sanki.
Tüm bu tantana bittiğinde ise Lumiére standında karşılıklı duruyorduk işte. Hipnotize modda burnumu -tekrar tekrar- sildim. "Makyaj yaptın."
Stanttaki boyaları inceliyorken, "Makyaj yaptım," diyerek yanıtlamıştı.
Kafamda netlikten çok allak bullaklık dolaşıyordu. "Nasıl yaptın?"
Omuzlarını silkti. "Uzun hikâye."
Esasında Kara Vezir baştan sona uzun bir hikâyeydi; matruşka bebekler misali. Açıldı sanılan yerde yeni bir bebekle görünüyordu. Öyle ki ne kadar açarsam açayım bebeklerin sonuncusuna ulaşamayacağımın -bir şekilde- bilincindeydim. Yine de son bebeği merak etmemek mümteni idi. "Sen..." diyerek farklı bir konuşmaya giriştim. "Alışveriş yapmak için mi buradasın?"
Başıyla az önce makyaj koltuğundan kalkan mankenin selfie çekindiği noktayı işaret etmişti. "İş için buradayım."
"Peki." Paket teslim etmiş. Ağırlığımı taşıyamayan bacaklarıma hürmeten makyaj koltuğuna oturdum. "Peki, hallettin mi işini?"
"Hallettim." Botlarının ucunda yaylanıyorken stanttan kaptığı ruju havaya atıp tuttu. "Gitmek üzereyken de seni gördüm." Tırnağının ucu far bazına değdi. "Çaresiz seni."
Gülümsedim. "Çaresiz beni mi?"
"Evet. Far bazıyla başın dertte gibiydi."
"Ve sen de beni derdimden kurtarmak istedin öyle mi?"
"Öyle," dedi. Yere bakıp ensesini kaşımıştı. "Şu an... Bana ayıracak kadar zamanın var mı İlke?" diye sordu çekinerek. Ona ayıracak zamanım yoktu. Ona zaman ayırmazdım. Benim için o kadar hızlı değerlenmişti ki; ben ona özel olarak zaman adardım. Ona özel olarak.
***
Sahile inmiştik. Bağdaş kurmuş; soğuk kumların üzerine karşılıklı oturmuştuk. Mükemmel ötesi bir deniz manzarası vardı. Kara Vezir manzaraya karşı onun için yaptığım pastayı iştahla yiyorken -yemeden önce pastaya ağrı kesici kırmıştı- ben küsmüşçesine arkama aldığım manzarayı önemsemiyor, onu izliyordum. Zira onu izlemeyi manzara izlemekten keyifli buluyordum.
"Çok güzel," dedi. Plastik çatalı kek hamuruna saplayıp büyükçe bir lokma yutmuştu. "Daha önce hiç pasta yememiştim." Lokmalarının arasında söylediği itirafı canımı sıkmıştı. Gerçi onun tarzı genel olarak sıkıyordu ya benim canımı.
İnsan kendi fırsatını kendi yaratır derlerdi. Kendini alçaltanın da kendini yüceltenin de yine insanın ta kendisi olduğu bilinirdi. Kara Vezir tüm zamanların bilinenlerine zıt yaşamakta bir dünya markasıydı. Hiç fırsatı olmadığını düşünüyordu. Hayatını değiştirmesine olanaksız gözüyle bakıyordu. Çakıldığı kanısındaydı. Oysa tek yapması gereken masanın altına eğilmekti. Masanın altına eğilirse bizzat sakladığı fırsatları tutup çıkartabilirdi. Hayatını değiştirmek onun elindeydi. Geçmişi idam edilmişti, tamam. Geleceğini süründürmemeliydi. "Neden bu şekilde yaşıyorsun?" diye sordum.
Heyecanla pasta yiyorken çatalı havada lokması ağzında kaldı. Duraksamıştı. Gözlerimi araştırdı. Araştırması sonuç vermemiş olacak ki pastayı iştahla çiğnemeye kaldığı yerden devam ediyorken, "Yaşama şeklimde ne varmış?" dedi. Bir tablet ağrı kesiciyi daha kattı pastaya.
Hata bu kısımda mıydı yoksa? Tamamen normal yaşadığını düşünüyordu. Tamamen normal yaşadığını düşünmesi miydi sorunu? Parmaklarımı kumlara daldırdım ve tanelerin parmaklarımın arasından süzülüşünü seyrettim usulca. "Kendini cezalandırdığını düşünüyorum," dedim açıkça. "Kendini cezalandırarak yaşıyorsun Kara Vezir. Zekisin, yeteneklisin..." ifadesine odaklandım. "Daha düzgün bir iş bulabilirsin. Daha sağlıklı bir yaşam sürdürebilirsin. Kendini cezalandırmak zorunda değilsin."
"Kendimi cezalandırmıyorum," dedi. Seher Abla ile didinerek paketlediğimiz pastayı kenara koyup dirseklerini dizlerine yaslamıştı. "Ben zaten cezalıyım." Ortada olanı özümseyeyim diye ellerini iki yana açtı. "Sen de cezalısın. Diğer herkes de cezalı." Dudağının kenarında kalan kremşantiyi başparmağının tersiyle temizledi.
"Anlamadım?"
"Diyorum ki; insan olmak zaten başlı başına bir ceza, İlke."
Başlarda hayranlık duyduğum, dünyaya, bakış açısı şimdilerde çatırdıyordu. Sahiden umutsuz vaka mısın Kara Vezir? Birden aklıma gelen fikir ile kaşlarımı çatmıştım. Göl kenarında söylediklerini baştan uca tarttım. Matematiğin kesinliği, tarttığım sonucun değişmeyeceğini haykırıyorken, gerçekten, tartmamın sonucu değişmemişti. "Bunları sana Pinhan mı söylüyor?"
"Pin-" diye başlayacak gibi olsa da susmuş; nefesini, belirgince, dışarı üflemesinin ardından konuşmuştu. "Pinhan'dan nefret ettiğini hissediyorum." Kafasını iki yana salladı.
Zıddına giderek kafamı aşağı-yukarı sallamıştım. "Sana böyle davranmanı gerektirecek şeyler söylüyorsa evet, Pinhan'dan nefret ediyorum." Çünkü ister istemez etkilenirdik. Olandan, bitenden, çevremizden, kulağımıza fısıldanan sözlerden, büyüdüğümüz kültürden, akrabalarımızdan, hatta belki de içinde bulunduğumuz coğrafyadan... Kara Vezir'in yedi yirmi dört varlığıyla kaldığı saklı arkadaşından etkileniyor olması pekâlâ mümkündü.
Pantolonundaki kumları silkelerken güldü. Hatırladığı bir şey vardı sanki. "Pinhan'ı sevmeni sağlayabilirim."
"Hiç tanışmadığım birini sevmemi sağlayamazsın."
"Tanışmanın gerekli olmadığını hala öğrenemedin mi İlke?" Kumlardan kaptığı destekle sırtını bana dönüvermişti. "Arkanı dön," diyerek ekledi.
Yaptığı şeyi anlamayarak, "Ne? Neden?" diye sordum.
Israrcıydı beyefendi. "Dön arkanı, İlke." Uydum. Onun yaptığı gibi arkamı dönmüştüm. Sırtını sırtıma, kafasının arkasını kafamın arkasına yasladı. Sonra kollarını iki yana açtı. "Ellerini ver." Kollarımı iki yana açarak ellerini tuttum. "İşte böyle." Avuçlarımız birbirine yapışmış haldeydi. Temas takıntısına veda ettiği için -ya da veda etmiş gibi davrandığı için- mutluydum. "Gözlerini kapat," diye mırıldandı. Gözlerimi kapatmıştım çoktan. Sahilin ortasında, sırt sırta vermiş oturmaktaydık kumlarda. Kafam kafasında, kollarımız art arda, elimi tutuyordu ve elini tutuyordum görenlere ne âlâ. Mışıl mışıl bir rüzgâr cildimi tırmaladığında konum almışçasına "Eksiden," dedi. "Eskiden..."
Aniden sustu. Sustuğu için sormuştum. "Çok çok eskiden mi?"
"Çok çok eskiden..." Ciğerlerine yüksek miktarda oksijen kabul ettiğini işittim. "Bir inanış varmış. Rüzgârı okumasını bilenlerin -tabii canları isterse- hiç görmedikleri denizin tuzunu bile tadabileceğini düşünüyorlarmış." Ondan sonra rüzgârın tınısına kapılmıştım. "Etrafımızdaki gereksizlikleri söndüreceğiz İlke. Şehrin gürültüsünü, martıların çığlığını, zihnini meşgul eden olayları, kaygıları... Gereksizse söndür Peri Padişahının Kızı."
Dediklerini harfiyen yaptım. Ruhumu esintiye bırakmıştım. Anda, o ve ben vardık bir anlığına. Lumiére' i unuttum. Babamı ve çıkardığı sorunları unuttum. Hastalığımın terletici etkisini unuttum. Başka diyarlara doğru yola koyuldum. Sahilde köpüren denizin tuzunu yüzüme taşıyan rüzgâr sahiden bir şeyler servis etmeye, servis ettirdiklerini tattırmaya çalışıyordu sanki. Etrafı soyutlamak mükemmel bir şeydi. Etrafı soyutlamamı sağlayan kişi mükemmeldi. Uzaklardan gelen bir arabanın korna gürültüsü olmasaydı rahatlıktan bayılabilirdim de. "Huzur verici," diye mırıldandım. Kornayı kulak ardı etmiş olsam da büyü dağılmıştı bir kere. "Ama bu nasıl olacak da Pinhan'ı sevmemi sağlayacak?"
"Huzur verici buldun."
"Evet."
"Huzur için Pinhan'a teşekkür et öyleyse. Bunu bana o öğretmişti."
Sesli sesli güldüm. Gülüşüme katılmıştı. Kumların üzerinde ne kadar daha oturduk bilemiyordum ama telefonum bas bas bağırarak çaldığında Kara Vezir'in sırtından yayılan sıcaklıkla mayışmıştım. Telefonumu çantamdan çıkartmak için geri çekildim. Ekranda Eren Bakırcı yazısı yanıp yanıp sönüyordu. Huzur emici olarak; beyefendi beni arıyordu. Kara Vezir pasta yemeye kaldığı yerden devam ediyorken aramayı yanıtladım. "Alo?"
"İlke," dedi telaşla. "Sana ihtiyacım var."
"Ne oldu?" ne olduğu umurumda değil.
"Evde bir dosya unutmuşum. Çok önemli bir toplantıdayız ve o dosyaya ihtiyacım var. Kendim gidemem. Adamları bırakamam yani. Acaba... Benim eve uğrayıp dosyayı getirir misin? Lütfen."
Bıkkınlık taşınmıştı yeni doruğuna. "Büyük bir şirkette çalışıyorsun Eren," diyerek itiraz ettim. "Dosyayı getirecek başka birisi yok mu?"
"Dosyayı getirmesine güvenebileceğim başka biri yok. Bak hem... Hem baban da burada. Bekliyoruz. Lütfen ya. İki dakika sürer."
Baban da burada... İşte bu, gereksiz olsa bile söndüremeyeceğim bir şeydi. Kumlardan kalktım. "Dosyayı nereye koydun?"
"Odamda. Giyinme odasındaki kasada."
" Kasa mı? Kasaya koyacak kadar önemli ne varmış ki bu dosyada?"
"İlke!"
"Tamam. Getireceğim. Kasanın şifresini söyle."
"Senin doğum günün..."
Gözlerimi devirmekten alıkoyamamıştım kendimi. Karşılık vermeden aramayı sonlandırdım. "Gitmem gerekiyor," dedim masum masum pasta yiyen Kara Vezir'e."
Kaşlarını havaya kaldırdı. "Nereye gidiyorsun?"
"Eren Bakırcı'nın evine."
"Ben de gelebilir miyim seninle?"
"Eren Bakırcı'nın evine mi?"
"Eren Bakırcı'nın evine."
Gelemezsin diyemedim. Öyle ki mahrumiyeti birinci elden tatmış olan bu adama kesin restler çekemiyordum. "Gel," dedim.
Geldi. Gittik; Eren Bakırcı'nın evine.
Bölüm etkileşimi
