23. NORMALLER VE DİĞERLERİ

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime · Okuduğun bölüm
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

peri padişahının kızı

Derin etkilerin sahibi, hayatıma korkunç bir an bağışlayan bu adam, karşımdaydı şimdi. Tam da hatırladığım kadar gizemli. İlgiye aç, yardıma muhtaç, kurtarılmayı bekleyen bir çaresiz sanki. Böğürtlen karası saçlarının bedenime kattığı heyecanı hala hissedebilmek güzeldi. Çarpıkça gülümsemesinin beni gülümsemeye zorlaması ise epey özeldi. Som gümüşü gözlerinde sakladığı ışığı görmek; nefesimi kesen bir nadirlikti.

Yanındaki hemşire sırtına dostane şekilde vurup uzaklaşırken ayakta kalmadı. Eren ile yan yana oturduğumuz bankın karşı oturma kısmına yerleşmişti. Ellerini masanın üzerinde birbirine kenetledi. Bakışları üzerimde oyalanıyordu. Dudaklarımı dişleyip kafamı eğdim ve buradan ayrılmadan önce ona sarılacağıma dair kendime bir söz verdim. Bileğimdeki ip izleri ona sarılmamama dair telkinlerde bulunurken bana, tenimdeki sızının geçmesi için yine ona sarılmam gerektiğini biliyordum.

Bakışlarını benden çekip ağabeyine döndü. Ona uzun uzadıya bakmamıştı. Çenesinin ucuyla parmaklarımızı kast ederek, "Sizi tebrik etmem için buralara kadar gelmenize gerek yoktu," dedi barizce dalga geçerek. "Kartpostal yollardım."

Bizi yanlış anlamasından ölesiye korkuyordum ki bana ölesiye korktuğum şeyi yaşatıyordu. Eren ile aramda bir şey olmadığını olamayacağını iyice kavrasın tek istediğimin kendisi olduğunun farkına varsın istiyordum, durdurulamayacak şekilde. Parmağımdaki alyansı gelişigüzel döndürmeye başladım. "Yüzükleri formalite icabı taktık." Eren'in başını sallayarak bana onay vermesinin akabinde ekledim. "Ortaklığı sağlamlaştırmak için taktık." Rüzgârın önüme üflediği saç tutamımı geriye attım. Şimdi, yasak bölgeye ayak basacaktım. Çekinerek de olsa yasak bölgedeki asayişin berkemal olduğundan emin olmalıydım. "Babanın şirketi batmak üzere, Karan." Ona Karan demek o kadar tuhaf ki... İsminin tabirine karşılık bulunamaz.

"Biliyorum İlke," dedi ismimi gereğinden fazla vurgulayarak. İsmimi söylerken duraksamıyor artık. Asayiş berkemaldi, anlamıştım. Fakat bunun uzun sürmeyeceği mesajı ses tonunda yatan hastalıktı. Rahatsız olmuşçasına ensesini kaşıdı. "Magazin izlemediğimi mi sanıyorsun?"

Konun magazinin ötesinde olduğunu söylemek için araya girecektim ki Eren, "Şu atışmaya son verin," demişti. Bana baktı. "İkiniz de." Kardeşinin üzerine gitmememi istiyordu. Zaten Kara Vezir'i zorlayacak değildim. Yalnızca ardına kamp kurduğu sınırları tam olarak görmeyi beklemiştim. Tabii Eren Bakırcı'nın ağabeylik içgüdüleri kardeşini kollamak için atılmıştı hemen.

Kara Vezir, nihayet ensesini kaşımaya son verebildiğinde parmaklarını giydiği eşofmana sildiği kısım dikkatimden kaçmamıştı. Ağlayan gelin çiçeği tarlasındaki kan faciası zihnime ufaktan damlıyordu. Ne yani, güvenli olduğunu düşündüğümüz bu yerde de mi kanıyordu? Kendi yaralamaya bu denli önem veriyorken yaralarını sarmamaktan haz mı duyuyordu yoksa?

Eren Bakırcı tam yanımda nefesini bıraktı. Kederliydi. Kederi kendi fikirlerimi irdelememe mani oluyorken dediği şeyi dinlemeye koyulmuştum. "Nasıl gidiyor?" diye sordu. Barizce çekiniyordu. Bana benimsettiği karakterine aykırıydı bu.

Kara Vezir hafifçe başını eğip ağabeyinin tavrını ihtiyatla ölçtü. "Batan şirketinin son paralarını harcadığın hastanenin imkânlarından faydalanıp faydalanmadığımı mı soruyorsun, Bakırcı?" Eren çekiniyorken o, saldırmaktan çekinmiyordu. En son düşlediği yerde olduğu için bize tepkili oluşuna cevap kazandırabiliyordum ancak içinde bir yerlerde pusuda yatan empatinin boğazına çökmeyi bırakabiliyor oluşunu dilemekten başka yapacak bir şey yoktu.

"Karan," dedi Eren. Onun için üzülüyordum. "Biliyorum birbirimizi tanımıyoruz." Bir kalp atımı süresi kadar duraksadı. "Birbirimizin hayatına aniden girdik. Olan her şey çok saçma. Her şey mantıksız geliyor. Anlıyorum." Azıcık eğilerek kardeşinin masayı seyreden bakışlarını yakalamayı denemişti. "Çünkü ben de böyle hissediyorum. Ama çabalıyorum. Çocukluğumu birlikte geçiremediğim öz kardeşimi yeni bulmuşken..." sıkıntıyla yüzünü sıvaladı. "Hayatımın kalanını onsuz geçirmek istemiyorum." Dilenircesine avuçlarını Kara Vezir'in önünde açtı. "Yardımcı ol bana. Lütfen!"

Sessizlik olmuştu. Hani sessizlik soyuttu? Soyutluğun baskısı neden basınç etkisi peyda ediyordu? Basınca meydan okuyan Eren, anlayış belki de bir adım talep etmişti sonradan kazandığı küçük kardeşinden. Beş ayın içinde, merhametine şahitlik ettiğim nişanımın diğer taşıyıcısı bir hayli yorulmuştu. Doğru anları kovalamaktan yorulmuştu. Oysa doğru anı kovalasanız dahi size gelmezdi. Doğru an, kale misali inşa edilecek nazlı bir prensesti. Eren Bakırcı, nazlı prensesin gönlünü yapmaya çalışıyordu şimdi.

Tırnaklarımla oyalandım. Eren yalnızca bekledi. Kara Vezir parmaklarını yumruk halinde sıktı. Zihninin içindeki görünmez sesin sahibiyle kavgaya tutuştuğu açıktı. Zorlanarak ağabeyine baktı. O da istiyordu. Teorisini bütünüyle hatmettiği kardeşlik duygusuna kapılmak istiyordu. Sadece pratik yapmaya ihtiyacı vardı. "İyi gidiyor," dedi kısık bir sesle. Doğrudan sorulan soruya cevap vermişti. "Doktorları öldürmemeye çalışıyorum." Eren ile senkronize şekilde gülümsedik. Kara Vezir gülümseyememişti. "Şey..." eli yeniden ensesine çıkarken sıkıntı yakasına yapıştı sanki.

"Ne?" dedim teşvik eden ifadeyle. Kendisini kanatmamalıydı. Kendisini kanatmamalıydı böylesine. "Seni rahatsız eden bir şey mi var?"

Başını çabucak salladı. Sanki ortamın havası bozulursa bir daha paylaşamayacaktı rahatsızlığını bizimle. "Katya," dedi.

"Katya kim?" diye sordu Eren, benden önce davranarak.

"Başhemşire," diyerek isme anlam getirirken ben ismin yabancı olmayan ilginçliğinden alamamıştım kendimi. Sağını kolaçan etti. Solunu kolaçan etti. "Bena her sabah yumurta getiriyor." Masaya eğilerek, kullandığı ses perdesini düşürerek söylemişti bunu. Kaşlarımı çattım. "Yumurta sevmediğimi defalarca söyledim." Kurulduğumuz bankın yakınlarında dolaşan hastalara, hemşirelere ve doktorlara tetikte olduğunu bildiren bakışlar attı. Duyulmak ya da dinlenmek istemiyor gibi bir hali vardı. Yüzünü ukalalıkla buruşturdu. "Soyadın için bile bana ayrıcalık tanımayacakmış." Bakırcı soyadı ona da verilmiş olsa bile hala soyadından kendine ait değilmiş gibi bahsediyordu. "Ben de onu tehdit ettim."

"Başhemşireyi mi tehdit ettin?" diye sordum. Kafam karışmıştı.

"İlke, beş ay boyunca değişmedin mi sen?" gözlerini devirdi. "Anlaman için cümlelerimi hala tekrar mı etmem gerekiyor?" kızmıştı. Onu kızdıran olmaktan nefret ederek sustum. Zira bazen, hasta olduğunu unutuyordum.

"Karan," dedi Eren kardeşinin ilgisini kendi tarafına sürükleyerek. "Başhemşireyi ne ile tehdit ettin?" endişelenmişti.

"Seninle." Yanıtından sonra zaten kim olsa endişelenirdi. "Ona dedim ki; bana yumurta getirmeye devam edersen seni ağabeyime şikâyet ederim."

Derin bir nefes alarak kendimi kasmayı bıraktım. Demek tüm olay buymuş. "Bana mısın demiyor," diyerek eklediğinde Kara Vezir'i keyifle ve neşenin harmonisinde dinledik. "Kadına ne söz ne tehdit hiçbir şey işlemiyor." Arkasında yükselen hastane binasına öylesine bir işaret yolladı. "Beni bu dört duvarın arasında tekrar bir başıma bırakmadan önce çöz şu işi Bakırcı."

"Çözeceğim," dedi Eren gözlerindeki ışıltıyla gülerek. Kardeşinin ilk kez ondan bir şey istemesi hoşuna gitmişti. Açıkçası benim hoşuma gitmediği de söylenemezdi. Belki mahalle kavgasında kendinden büyük çocuklarla çatıştığı için ağabeyine gitmesi gereken zamanları çaldırmıştı ancak şimdi ağabeyinin yanında olmasını, özellikle, istiyordu. Ve ben tüm kalbimle inandım; umut ve ışık illa ki parlardı. "Çözeceğim ama burada seni tek başına bırakmıyoruz." Uzanarak Kara Vezir'in koluna dokundu. Kara Vezir dokunuşa tepki yazmamıştı fakat dokunuştan kaçmamıştı da. Eren'in onu hem sözde hem gerçekte yalnız bırakmayacağı maddesini aklına kazımaya çalışıyor gibi. "Seni, bizimle olabilmen için burada bırakıyoruz." Tane tane konuşuyordu. "Anlıyorsun değil mi?"

Ensesini kaşımıştı, yine. Ensesini kaşımak, ensesini kanatmak bir tür kaçış yoluydu onun için. "Terapist anlamam için uğraşıyor."

"Ben sana inanıyorum," dedim açıkça ve mutlulukla. "Başaramayacağın hiçbir şey yok."

Gözlerini ağır ağır bana çevirdi. Varlığımı yeni fark ediyor gibiydi. Yüzüme baktı. Kâküllerimi seyretti. Sonra, bileğimde duraksamıştı. Ceket giymiş olsaydım. Ben daha bileğimi çevirip izleri saklayamadan -kendisini kötü hissetmesin diye izleri görmemesini istiyordum- işaret parmağını bileğime, belli belirsiz, sürttü. "Bileğin." Parmağını geri çekti. "Çok acıyor mu?"

"Hayır," dedim. "Geçti bile." Her şey geçiyor işte. Zaman kusursuz bir büyücü. Hata bırakmıyor geçmişin telef ettiklerine.

"İzi kalmış."

"İzler her zaman kalır," dedi Eren. Fiziksel izlerden ziyade ruhsal izlere değiniyor gibiydi.

"İzlerle mücadele etmeyi öğrenmemiz lazım," diyerek Eren'in argümanını destekledim.

İzlerle mücadele etmeyi öğrenmemiz lazım, Kara Vezir.

kara vezir

Öğle vaktiydi. Güneş tam tepemizden vuruyorken, karşımdaki iki metal halkayı sarı bir tonda parlatıyordu. İrislerime yansıyan sarılık öylesine koyuydu ki Aracı'nın buz sarısı saçlarını şeffaf diye nitelendirebilirdiniz. Yüzüklerin alt metnini biliyor olmak ise başka bir vakaydı. Oturduğumuz ağacın altında, Çin işkencesi çektirmeye yeminliymişçesine öten kuşları dinliyorken beynim, o alt metni anımsatıyordu bana.

Babaları istemişti değil mi? Şirketleri birleştirmeyi Aracı'yı ve Bakırcı'yı evlendirmeyi istemişlerdi. Şimdi, ortadaki kesin baba kavramlarından bir tanesi ekarte edilmişti ancak bu durum yüzüklerin takılmasına engel değildi. Ekarte olan baba... Dirseklerimi ahşap masaya yaslayıp kafamı ellerimin arasına aldım. Pres makinesi olsaydım, şüphesiz, bu saniyede kafamı kırardım. Hapse yollanmış babanın son sözleri, asla unutulmuyordu. Bana, Eren'e benziyorsun deyişini unutamıyordum. Bana, sahip olduğumu bilmediğim o ismi söylediği anki halini unutamıyordum. Uygar'ın çalıştığı büyük patronun o olması, beni unutmaya taşımıyordu hiçbir şekilde.

Gözlerimi Bakırcı'ya doğru kaldırdım. Ağzımdan çıkacak herhangi bir kelimeyi havada kapmaya hazır görünüyordu. "Ba..." yutkunarak sesimi temizledim. Aracı'nın parfüm kokusu baş ağrımı katlıyordu. "Baban nasıl?"

"İyi," dedi Bakırcı. Çok fazla hevesliydi. Sesli şekilde güldü. Bugün çok fazla gülümsüyor, gülümsemelerini hevesine eşitlemeye çalışıyordu. "Çok iyi." Koluma tekrar dokunduğunda netçe yüzüne bakmamı istediğini anladım. Seni yumurtadan kurtaracaksa yüzüne bakmanda bir sorun yok. Beni yumurtadan kurtaracağını söylemişti ve ben hayatımda ilk kez bana ağabeylik yapmayı isteyen bu yabancıya güvenmeyi isteyerek yüzüne bakmıştım. Anlayışlı bakışlarıyla ekledi. "Seni özlediğini söylüyor. Buradan çıktığında onu görmeye birlikte gideriz."

Tişörtün kanlanarak renk değiştirdiğinden emin olarak ensemi kaşıdım. Onu görmeye birlikte gittiğimizde ne olacağı hakkında ekmek kırıntısı kadar fikir parçasına sahip bile değildim. Birbirimize nasıl davranacaktık? Ona ne diyecektim? Bana nasıl hitap edecekti? Ne konuşacaktık? Geçmişi mi anlatacaktı yoksa gelecekten mi bahsedecektik? Sıkıntıyla nefesimi dışarıya üfledim. Hazır hissetmiyordum kendimi. Yine de Aracı'ya teklif iletmiştim. " Gittiğimizde sen de bizimle gelecek misin?"

Bileğine sürttüğüm parmaklarımın ucuna hayaletimsi şekilde dokundu. "İstediğin her an..."

"Peki, istediğim her an baban bizimle gelmene izin verecek mi?"

Yumuşak tavrı katılaşırken kaçamakça Bakırcı'ya baksa da devam etmişti. "Babam yaptıklarıma pek karışamaz." Kollarını göğsünde kavuşturdu. "Çünkü artık sizin evinizde kalıyorum."

Güneş ışınları derimin altına iğne misali kayıyorken evimi kendi ellerimde ateşe verdiğimi biliyordum. Terk edilmiş inşaatımı yakmıştım. Yani benim evim yoktu. Eğer Aracı, sizin eviniz tabirini öne sürdüyse -soyadına ima yaparak- Eren Bakırcı'nın evini kast etmiş olmalıydı. Nedense canım sıkılmıştı. Rahatsızlık, ilgi çekici partisine beni çağırmıştı. Kendi evinde kalsa, onu kaçırabilirdik aslında. Taşınmaya ne diye ihtiyaç duymuştu sanki? Gözlerimi sıkıca yumup sıktığım dişlerimin arasından, "Buradan ne zaman çıkacağım?" diye sordum. Dışarıda olanlardan elimi eteğimi çekmiş olmam daha büyük sorunlardan çorap örüyordu sanki başıma. Tüm dünya bir olmuş beni dışlıyor gibi...

"Çıkabileceğini söylediklerinde," dedi Eren Bakırcı. Hiç değilse sıkıntımı paylaşabiliyordu benimle.

"İzin beklemene gerek yok şizofren," diyen sesin etkisiyle üçümüz de aynı anda yanımıza gelen kişiye baktık. Çağrı ağzındaki sakızı abartıyla çiğniyorken gelmiş, hemen yanıma oturmuştu. "Ben de her kilitli kapının anahtarı var." Oturduğu yerde aniden ters dönüp sırtını masaya yasladı. "Ne zaman istersen seni dışarıya çıkartabilirim." Ayağa kalktı. Kendi etrafında dönüp sakızını gürültüyle patlattıktan sonra yeniden oturmuştu. Bu kez oturuşu normaldi. Parmaklarını masaya vuruyorken araştırmacı gözleri Bakırcı'nın suretindeydi.

"Bu kim?" diye sordu Aracı. Şaşkındı.

Çağrı'yı tanıtmaya yeltendiğimde Çağrı'nın bizzat kendisi tarafından bozguna uğratılmıştım. "A aptallık," dedi hayıflanarak. Avucunu art arda alnına çarptı. "Ne çeşit bir aptal kendini tanıtmaz ki?" ayaklanıp önce Eren Bakırcı'nın sonra Aracı'nın elini zorla sıktı. Onlarla tokalaşmıştı. Mum olmuşçasına izliyordum yaşananları. "Ben Çağrı," dedi. "Çağrı Say." Elleri ceplerinde masanın etrafında bir tur attı. "On yedi yaşındayım. Mafya babasıyım." Ardından, yeniden, yanımdaki yerinde keyifle oturuyordu.

Eren Bakırcı, karışıklıkla yüzünü buruşturdu. Birkaç defa ağzını açıp kapattıktan sonra nacak konuşabilmişti. "Kardeşime şizofren mi dedin sen?" diye sordu. Hala başa takılı kalmışken duyduğunun gerçek olmasını istememesini anlayabiliyordum, sanırım.

Çağrı öne eğildi. Sesini kıstı. Sır misali fısıldadı. "Kardeşin şizofren değil mi?"

Normallerden, diğerlerini benimsemelerini bekleyemezdiniz. Normaller, dünyanın sabit kurallarına göre yaşıyorken; diğerleri, kendilerini kural kuran ilan etmişlerdi. Aynı kulvarda değillerdi. Aynı kulvarda değildik. Muhtemelen asla yan yana adımlayamayacaktık hayat yolunu. Bu yüzden Çağrı'yı öylesine yargılamalarına izin veremezdim. Farkımızı iyice bilmeli, ona göre hareket etmeliydiler. Yerinden kalkmaya yeltenen Çağrı'yı ensesinden çekiştirip, "Otur şuraya mafya babası," dedim sertçe. "Gelir gelmez laf salatasına başladın." Yine ensesini kullanarak onu yönettim ve bana bakmasını sağladım. "Yapma."

Biz mana ile bakışıyorken Aracı araya girmişti. "Siz tanışıyor musunuz?"

Çağrı'yı daha fazla tutamadım. Elimin esaretinden kaçıp ayağa dikilmişti. Hızlıca yürüyüp Aracı'nın karşısına geçti. Çenesine hafifçe dokundu. "Çok güzel..." dediğinde Aracı, onun dokunuşundan kaçıyordu. "Haklıymışsın." Kafasını bana doğru bir kez salladı. "Ben de şizofren olsaydım ben de aracı olarak bu kızı seçerdim."

"Kes sesini," diye bağırdım. Fakat garip bir şey olmuştu çünkü aynı kelimeleri Eren Bakırcı ile aynı uyarı tonlamasında ve aynı anda söylemiştik. Biz, tecrübe ettiğimiz garipliğin yan etkisini sırtlanmış birbirimize tuhaf bakışlar fırlatıyorken Çağrı teslim olurcasına ellerini kaldırdı. "Sakin." Aracı'dan uzaklaşıp yanıma, zıplayarak, kuruldu. "Aile toplantınızı böldüm diye mi bu sinir?" Kimsenin beklemediği bir anda bankın oturma kısmı ile birleşik olan masanın üzerine çıkmış; yetmezmiş gibi parmak uçlarında yükselerek de tepemizde ki ağaçtan bir tane kırmızı elma kaçırmıştı. "Şaka gibi," diye mırıldandı. "Bölmeyip ne yapacaktım ki?" masadan indi. "Melodramınız insan öldürüyor." Elmanın tozunu tişörtüne silip kocaman, gürültülü, sulu bir ısırık koparttı. "A bu arada," işaret parmağını kaldırıp kendi sözünü kendisi böldü. "Adam öldürmek demişken..." bana ikram ettiği ısırılmış elmasını sinirle savuşturdum. "Biraz önce şizofrene sunduğum kaçış teklifinden başkalarına bahsederseniz adamlarım ve ben, sizi öldürmek zorunda kalırız." Tehdidinin odağında İlke Çağbağlar ile Eren Bakırcı vardı. "Ki parmağınızdaki yüzüklere bakılırsa yaşamayı seviyorsunuz."

"Çağrı," dedim sinirimi dışa vurarak. Korkuyla irkilip yanıma usulca oturdu. Elmasını bile kibarca, sessizce, ısırmıştı. "İki dakika susup konuşmama izin verecek misin?"

Ağzına, çabucak, görünmez bir fermuar çekip; yine görünmez olan anahtarı Bakırcı'ya doğru attı. Bakırcı'nın görünmez anahtardan kaçışı, benden vahim durumda olduğunu kast ediyordu bir nevi. "Çağrı'nın hiperaktivite bozukluğu var," dedim gözkapaklarıma masaj yaparak.

Sessizlikte, sakinlikte belki de selamette iki dakikayı bile tüketemeyen Çağrı, ağzındaki elmayı çiğnemeden konuşmaya başlamıştı. Fermuar da bir yere kadar tabii. "Beni tedavi etmeye çalıştılar," dedi. "Ama ısrarla tedaviye cevap vermedim." Sanki bu, ona özel bir zafer bayrağıydı.

"Neden?" diye sordu Aracı. Çağrı'dan korkmuştu.

"Çünkü olduğum şey bu." Kendi etrafında bir tur dönmek için bacaklarını masadan kaldırdı. "Olduğum şeyi değiştirirlerse benden geriye ne kalır?" ayağa kalkmışken yeniden Aracı'nın yanına gitmiş, yanağından makas almıştı. "Söylesene güzelim?"

"Çek elini onun üzerinden," dedi Bakırcı.

Omuz silken Çağrı, elma çöpünü çalıların ardına fırlatırken kulağıma, "Harbiden birbirinize benziyorsunuz ama kasıntı ağabeyin gerçekten, söylediğin kadar kasıntıymış," dedi.

Kısık sesle söylediğini sandığı şey, duyulmuştu maalesef. "Ona kasıntı olduğumu mu söyledin?"

Bakırcı'nın bana yöneltilmiş sorusu benim tarafımdan cevaplandırılmadı. Zira Çağrı, cevaplar için hep hazırdı. "Beni iyi dinle Bay Pahalı Takım Elbise," dedi. Müdahale etmeyerek buradaki tek arkadaşımın şov yapmasına izin verdim. "Biz şizofren ile sadece gerçekleri konuşuruz. Sen bunu anlayamazsın. Zengin beynini bu tarz meselelere yorma."

"Çağrı," dedim masaya hitaben. "Rahat durmazsan Katya ile seni papaz ederim." Yaşam koşullarımı, hoş gelmeyen ziyaretçiler kavrayabilsin diye şova izin vermiş olsam da Çağrı'nın bir yerden sonra frenlenmesi gerekiyordu.

"Ah siz kötü yürekli şizofrenler," diye sayıkladı. "Tamam, rahat duruyorum."

"Sana uyguladıkları tedaviye cevap vermeye ciddi ciddi ihtiyacın var," dedi Aracı. Hayret ediyordu. Böylesi bir insanın varlığına hayret ediyordu. Acaba diye düşündüm. Zamanında benim gibi bir insanın varlığına da hayret etmiş miydi?

"Yok." Çağrı'da itirazın bini bir paraydı tabii. "İhtiyacım yok. Tatil için buradayım. Tedavilerle uğraşamam."

"Hastanede tatil mi yapıyorsun?" diye sordu Eren. Tercümana gerek duymadan bir uzaylıyla konuşuyor olmasını imkânsız buluyormuşçasına davranıyordu.

"Ne bekliyordun ki?" elma yerken ayakkabısının kenarına yapıştırarak dinlenmeye bıraktığı sakızı ağzına atması Çağrı'nın bu boyutta nefes almadığının kanıtıydı galiba. "Tatil köyleri, bizim gibi mafya babaları için tehlikelidir. Zaten okullar açılana kadar takılacağım buralarda. Sonra gitmem gerekecek. Bilirsiniz, önce eğitim."

Günün anlam ve önemine sadece ikimiz katıldık. "Eğitim şart," dedim.

"Tabii," dedi Aracı. "Her şeyin temeli eğitim."

"Sistem herkesi eğitemez," diyerek vermek istediği mesajın fontunu kalınlaştıran Bakırcı, itiraz etmişti.

"Hı-hı-hımm..." itirazı onaylayan mırıltıyı tıpkı çiğnediği sakız gibi uzatmıştı Çağrı. "Şirketi batırmana şaşmamalı kasıntı."

Aniden ayağa kalktım. Biraz daha böyle giderse Bakırcı, Çağrı'yı öldürecekti, istisnasız. "Siz gidin artık," dedim Bakırcı ve Aracı'ya hitaben.

"Hemen gönderme şizofren. Ne güzel sohbet ediyorduk," dedi Çağrı.

"Kaybol Çağrı," dedim sertçe, öfkeyle ve tavize yer vermeyerek. Kaşlarını alayla kaldıran Çağrı, saniyeler içinde kaybolmuştu. Yaşadığı şeylerin her birini bana anlatmasına izin verdiğim; yaşadığım şeylerin her birini ona anlattığım için pişmandım fakat son pişmanlık fayda etmiyordu.

"Madem tek kelimeyle onu gönderebiliyordun neden bizimle oturmasına izin verdin?" diye sordu ayağa kalkıp yanıma yaklaşan Eren Bakırcı.

"Kimlerle uğraştığımı görün istedim," dedim. Kafamı kaldırarak. Kafamı kaldırmıştım çünkü boyu benden uzundu. Sırf ağabey olduğu için mi boyu uzundu? Genler nasıl bir mantıkla diziliyordu ki?

Gülümsedi. Kızgınlıktan uzak sempatiye yakındı gülümsemesi. Beni kendine çekti ve sarıldı. "Seninle uğraşacağım günleri iple çekiyorum," dedi sıkıca sarılırken. "Kendine iyi bak."

Ölü gibi iki yanımda sallandırdığım kollarımı hafifçe sırtına koyup sarılmasına karşılık verdim. "Merak etme," dedim. "Soyadın bana iyi bakıyor zaten."

"Soyadımız," diyerek düzeltmişti. Ayrıldık.

Eren Bakırcı'nın yerini Aracı doldurdu. Tıpkı onun yaptığı gibi kollarını etrafıma sararak sarılmıştı bana. "Hoşça kal"

Sol kolumu nazikçe beline yerleştirdim. "Eğer burada kalmak istersen Katya'ya söylerim. Yan odayı boşaltır."

Dudaklarını yanağıma bastırdı. "Bizim senin için zaten bir odamız varken bana oda hazırlatmana gerek yok." Benden uzaklaşarak onu bekleyen Bakırcı'ya doğru ilerliyordu ki, "İlke," diyerek durdurmuştum onu. Yüzüm asıktı. Bileğindeki ip izlerini silemiyordu aklım. "Biliyorum Karan," dedi tebessümle. "Biliyorum."

Sonra normaller gitmiş; ben diğerleriyle kalmıştım yine, ait olduğum yerde.

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

236okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.