8. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI7. SİHİRLİ DEĞNEK
Bölümler 35Şu an: 7. SİHİRLİ DEĞNEK
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
Dünya adını verdikleri bu mavi-yeşil kürede yaşananlar ve yaşanacaklar belirli bir mantığa dayanırdı. Öyle ki mantıksızlığın özeti bile mantığın çarptırılmışıydı. Aç susuz, sefil halde terkedilmiş inşaatımda hala hayatta kalabiliyorsam bunun da -mantığa dayanan- makul bir açıklaması mevcuttu. Tanıştırayım, Oğuzhan… Benim biricik açıklamam.
Oğuzhan’ın kaldığı apartman dairesi, inşaatımın karşısındaki sitedeydi. Dairesinde tek başına yaşıyordu. İnşaat mühendisliği yapıyor, kendisine hayırlı bir kısmet bulmak için aralıksız gayret sarf eden annesiyle boğuşuyordu. Bunlar komik ama gerekli ayrıntılardı. Çünkü bir kişinin evine izinsiz girecekseniz beslemediği köpeğin yaşını dahi bilmek zorundaydınız. Oğuzhan ile Uygar aracılığıyla tanışmıştım. Gerçi o beni tanımıyordu. Zaten tanışmaların iki taraflı olması gerektiğini savunan biri değildim. Zaman zaman, Oğuzhan’ın dairesine girip çıkmak huyumdu. Banyo yapmak, yemek yemek gibi başlıca temel ihtiyaçlarımı karşıladığım mütevazı dört duvardı Oğuzhan’ın evi. Yaptığım şeyi ayıplayan birçok insan çıkardı, eminim. Fakat ben yaptığım şeyin ayıp olduğunu düşünmüyordum. Zira Oğuzhan, Uygar’ın ağabeyiydi. Tanıdığımın tanıdığı mantığını arkadaşlık hakları dedikleri kanunla birleştiriyordum. Kanunlara uyuyordum. Kabahatse bu; kanunlara uymaktı kabahatim.
Ellerim ceplerimde sitenin bahçesine ıslık çalarak girmiştim. Çocuklar bisiklet sürüyordu. Kapıcı, dökülmüş sonbahar yapraklarını bezginlikle süpürüyordu. Çekirdekli yaşlı teyze grubu ise kamelyada laflıyordu. Önlerinden geçtiğim esnada baş selamı vermiştim onlara. Şaşkınlıkları muma kesmişti hareketlerini; mani olmuştu selamımı almalarına. Teyzeleri geçtim. Takvimin attığı yalana inanacaksam eğer bugün ayın on dokuzuydu. Aracı’nın defilesinin yapılacağı güne geçiş yapmış bulunmaktaydık ki sabah -kargalar kahvaltı yapmadan- defilenin akşam yedide yapılacağını mesajla bildirmiş; takvimin yalanını doğrulamıştı. Dün geceki konuşmamız sonlandıktan sonra mükemmeliyette takılı kalmıştım saatler boyunca. Mükemmel olmadığımın, mükemmel geçecek defilede bir çeşit defo addedileceğimin, netçe, bilincindeydim. Bilincinde olduğumu sineye çekemezdim. Uzak durunca mükemmellik şart değildi. Oyuna girmiştim. İşler değişmişti. Onca elitin arasında sıradan sayılmanın yolu mükemmeliyete uğramaktan geçiyordu. Oğuzhan iş yerindeyken; evini ziyaret etmemin -ölmüyorsam tabii- nedeni başka ne olabilirdi ki?
Şifresini ezbere bildiğim otomatik kapıyı aşıp bana göz kırpan asansörleri pas geçtim. Asansörlerin çelikvari tavırları geriyordu beni. Defileden önce gerilerek aleyhime gol atamazdım. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandım. Oğuzhan’ın dairesi dördüncü kattaydı. Azıcık nefes darlığı çeksem de ben de dördüncü kattaydım nihayetinde. ‘Hoş Geldiniz’ baskılı keçe paspasın altından yedek anahtarı aldığımda üç dakika silinmişti defileye kalan vakitten. Kapıyı açıp içeri girdim. Anahtarı -evde kimse yoktu ancak sessizlikte fayda vardı- yumuşakça vestiyere bırakıp halı döşeli holde ilerledim. Uygar, ağabeyinin varlığını bildiğimden bihaberken ağabeyinin evinde kayıtsızca gezmem hayatın cilvesiydi galiba. Cilvesi? Ya da her neyse işte…
Parmaklarımı holün solunda kalan yatak odası kapısının kulpuna sardım. İndirmiştim kulpu aşağı. Kapı aralanıp da ardındakini açık ettiğinde haykırmayla karışık bir küfür savurmaktan alıkoyamamıştım kendimi. Kalbim göğüs kafesimi delicesine yumrukluyordu. Heyecandan ve korkudan mütevellit… “Pinhan?” dedim sesimi kısamadan.
Yaslandığı cam kenarından doğruldu. “Geciktin Kara Vezir.”
Gözlerimi yumup yüzümü sıvazladım. “Ne zamandan beri buradasın Pinhan?”
Kol saatini kontrol edip basit matematikle hesap yapar yapmaz, “Yaklaşık on bir saattir,” dedi. “Gece sen uyuduğunda geldim.”
Odanın içine dalıp yatağın bitişiğindeki komodinde bekleyen sürahiden su içtim. “Neden bensiz geldin Pinhan? Birlikte gelebilirdik.”
“Birlikte gelseydik aptallardan farksız olurduk.” Volta atmaya başladı. “Demiştim ya sana, seni kurtarmak için varım.” Şimdi de duvarda asılı çerçevelerin tozunu oyalanmak amacıyla siliyordu. “Geldim. Seni kurtarmak için erken geldim. Oğuzhan’ın gittiğinden emin oldum. Döneceği sürenin yeterince uzun olacağından emin oldum.”
Nefesimi seslice dışarı üfledim. “Emin olamasaydın beni uyaracaktın yani?”
“Sana destek verenleri yabana atmamalısın Kara Vezir.” Ellerini birbirine vurdu. “Nereden başlıyoruz?”
“Açım,” derken ensemdeki yarayı kaşımıştım. Pinhan ile bakıştık. Aynı şeyleri düşündüğümüz besbelliydi. Mutfak -dikkatlere çarpmayacak şekilde- talan edilecekti.
peri padişahının kızı
Kaçınılmazı ertelemek kaçınılmaza kazılmış bir hipotenüs tüneli gibiydi. Kaçtığınızı sandığınız anda kestirmeden düşüyordunuz ertelediğiniz şeyin kucağına. Bu teoriyi bugün daha iyi anlamıştım. Dün gece, Eren Bakırcı ve Faysal Bakırcı’dan kaçıp terasa sığındığımda onlarla konuşmayı erteledim sanıyordum. Ancak ertelememişim. Yapılacak olanı resmen hızlandırmışım. Sabah alarmın kafa ütüleyici sesiyle uyandığımda heyecanla dolup taşıyordum. Defileme heyecanla hazırlanacaktım. Ta ki kapı çalıp da Eren Bakırcı elindi bir demet lale ile karşıma çıkıncaya dek. Heyecanım iğne yemiş balon misali hiçe ermişti. Defileden önce birlikte kahvaltı yapacağımızı öğrendiğimde ise patlak heyecan balonumun yapışkan parçaları kaderime handikap kazımıştı.
Çatal sapladığım peyniri ağzıma atıp durgunlukla çiğnemeye koyuldum. Deniz kenarında bir mekândaydık. Oldukça şık bir mekândı. Elitlere layıktı. Her taraftan gösteriş akıyordu. Akan gösteriş surlarımı su altında bırakıyordu. Oturduğumuz camın gerisinden köpürüp duran denize baktım. Kahvaltı yapacak kadar iştahlı hissetmiyordum kendimi. Ancak Eren’in iştahı epey yerindeydi. Kahvaltılıkları kıtlıktan çıkmış gibi yiyor, arada sırada -masanın üstüne koyduğu- tabletinden açtığı haberleri okurken kaşlarını çatıyordu. Pahalı kıyafetleri, bileğine doladığı dudak uçuklatan fiyatlardan satılan saati gibi kaşlarını çatışı dahi yapaydı. Bana sunduğu ilginin de yapay olduğunu biliyordum. Sırf soyadım için karışımda oturuyordu. Soyadım olmasaydı sokaktan geçen basit bir yabancı mevkiine inerdim onun nezdinde. “Bu mekânın kahvesi eşsizdir,” dedi.
Bana mı dedi? Denizden çektiğim bakışlarımı ona çevirdim. Gözlüğünü kaldırıp siyah saçlarının üzerine yerleştirirken pür dikkat bir bana bakıyor bir de elimi sürmediğim porselen kahve kupasına bakıyordu. Bana demiş. “Tadına baksana.” Azıcık eğilip porselen fincanı tabağıyla birlikte önüme ittirdi. “Pişman olmayacaksın.”
En büyük pişmanlığı mutluluğun doruklarına çıkmam gereken bu sabahta yaşamıştım. Kahve kötü olsa bile pişman olamazdım zaten. Omuzlarımı yenilgiyle düşürüp porselen fincanı iki elimle kavradım. Gördüğüm şey termos kapağına eviriliyordu. Eren beklentiyle tepkimi takip ediyorken minik bir yudum almıştım kahveden. Acı. Hissettiğim tat acıydı. Acıdan başka bir şey yoktu. Ağrı kesici doldurulmuş kahvelere bağımlılık geliştirmeyi tercih ederdim. “Güzelmiş,” diye mırıldandım.
Eren tabletini kapattı. Parmaklarını kar beyazı örtüyü gelinlikmişçesine kabullenmiş masada tıkırdatmaya başladı. “Canın mı sıkkın?” diye soran şüpheci sesi, bir şey arıyordu sanki.
“Hayır,” dedim kafamı iki yana sallayarak. Göz teması kurmamaya özellikle dikkat ediyordum. Zira gözlerinin metale çalan gri tonlaması ürkütücüydü. Tanıdık bir metal.
“Canın sıkın,” derken ise vazgeçmeyeceğini belirtmişti. Ritim tuttuğu parmaklarını masada sürütüp parmaklarımı yakaladı. “Canın sıkkın olmasaydı bu kahveye yalnızca güzel demezdin İlke, emin ol.” Elimin üstünü usulca okşuyordu. Boştaki eliyle burnunun kemerini sıkıp mihnet tarafından karantinaya hapsedilmiş gibi iç çekti. “Defile yüzünden mi?”
“Galiba,” dedim. Dememle elimi -akıma kapılmışçasına- geri çekmem bir olmuştu. Onu gördüğümden beri kara bulutlar tepemde mesaiye çıkmıştı. Karamsarlığa bürünmüştüm. Tüm iyi düşüncelerim bedenimden nakledilmişti. Kötüyü düşünebiliyordum şimdi. Heyecanımın cenaze töreninde ağıt yakan karalı kadındım ben. “Bilmiyorum,” diyerek ekledim. Bana aktardığı negatif enerjiyi dolaylı yoldan da olsa kendisine iletmek istiyordum. “İçimde kötü bir his var.”
“Yersiz kötü hisler…” diye söylendiğinde gerçekten yüzüne baktım. Yüz hatlarına hafif bir tanıdıklık çökmüştü. Tanıdıklık? Sanki daha önceden tanıyordum onu. Görmüştüm. Bir yerlerde yahut bir şekilde işte… Neden tanıdık geliyordu bana? Oysa doğum günümde karşılaştığım an fark ettiğim bir şey yoktu. Ne olduysa doğum günümden sonra olmuştu. Ömrümde ilk kez gördüğüm bu adamın yüzü, doğum günümden sonra tanıdık gelmeye başlamıştı bana. Ama neden? Ah, mücadele ettiğim hislere merak de eklendi.
“Merak etme,” dedi Eren Bakırcı. Kollarını masada birbirine kenetlemişti. “Hiçbir şey ters gitmeyecek.”
Özgüveninin kaynadığı pınara imrenmemek işten değildi. “Çok emin konuşuyorsun,” dedim. Garsonlardan biri tane eksilmemiş patates kızartması tabağımızı yenisiyle değiştirmişti.
Gözlüğünü saçlarından çekip saçlarını artistik tavrıyla karıştırdı. “Senden sonra Lavande Tekstil ile konuşup hazırlıkların üzerinden tekrar tekrar geçtim.” İnsanlığı kurtarmışçasına gülümsüyordu. “Yakında şirketlerimiz birleşecek.” Gözlüğünü taktı. Şeffaf camların arkasından suratıma baktı. “Hem kendi markamız hem de sizin markanız adına işi riske atamazdım.”
Bana güvenmediğini daha net nasıl anlatabilirdi bilmiyorum. Karşıma geçmiş pişkin pişkin sırıtıyordu. Evleneceğimiz varsayımları doğrultusunda kendine kurduğu vasfa yerleşmiş planlamama müdahale ettiğini ilan ediyorken kan beynime sıçramıştı. “İşimi mi kontrol ettin sen?” diye sordum. Konuştuğum harfleri öfke rendelemişti.
Başparmağıyla dudağının kenarını sildi. “Öyle anlama,” derken nasıl anlayıp anlamadığımla ilgilenmiyordu. Küçümser ifadesini camdan çiçekmişçesine kolluyordu. “Bu şirketle ortak olacaksam…” methettiği kahvesini içti. “Şansla kumar oynayamam.”
Gözlüğünü alıp bin parçaya ayırmayı delicesine arzuluyordum. Yapamayacağımı bilsem de arzuma kement vuramıyordum. Alışkanlığımı yineleyerek avuçlarımı tırnakladım. “Foncé Parfümeri prensipleri mi?”
Güldü. Nefret ettirircesine güldü. “Eren Bakırcı’nın prensipleri,” dedi sahip olduğu markayı kendi adının gerisinde tutarak. “Unutmasan iyi olur.”
Sakin kalamaya çalıştım. Günün akıbetini kirletmemek adına sakin kalamaya çalışıyorum. “Kahven soğuyor,” dedim. Arta kalan kahvaltı süresinde ibretlik kibriyle kahvesini içmişti.
kara vezir
Yaptıklarım etkisiz elemandı. Yapacaklarım, bıçağı kör kasabın kolsuz çırakları… Yapacaklarıma hazırlandığım yolda, yarım saat kadar kahvaltı yapmıştım. Oğuzhan’ın pişirip de yemediği omletin yerinde yeller esiyordu. Bayata kaçan kek parçaları ise midemde bayatlamayacaktı. Zeytin, peynir ve türevleri… Yıllık alışveriş eve şarttı şimdi.
Etiketinde ‘limon kokulu’ yazısı bulunan şampuanı avucuma doldurmuştum ki biraz fazla doldurmuş olmalıyım, şampuan avucumdan taşıyordu. Önemsemedim. Önemsemedim ve sıcak su saçlarımın arasından kayıyorken şampuanı kafama boca ettim. En son üç ay önce yıkadığım saçlarım oldukça sertti. Oğuzhan’ın limon kokulu şampuanının sertliği kıracağını umuyordum. Diğer taraftan şampuana karışmış sıcak su, ensemdeki yaraya kızgın şiş saplıyordu sanki. Derim yanıyor; canım şiddetle acıyordu. Sabırla saçlarımı yıkamaya devam ettim. Çaya atıp içtiğim ağrı kesiciler ağrıyı çekmiyordu en azından. Ağrısız acıya katlanabilirdim. Zaten beni bayıltmadığı sürece katlanamayacağım çok az şey vardı.
Yoğun limon kokusu banyoyu -yavaş yavaş- zimmetine buyur ediyordu. Bir çeşit sağaltımdı bu. Masaj etkisi yaratan güçle kutsanmıştı sıcak su. Zamanım olsa saatlerimi burada heba edebilirdim. Fakat akrep ve yelkovan part-time muhaliflerimdi benim. Saçlarımı üçüncü kez şampuanlamaya giriştiğimde suyun mırıltısını kesen Pinhan’ın sesi, “Renk değiştiriyorsun,” demişti. Sağ olsun banyoya kadar girmişti. Duşun içine girmeyip bana özel alan sağlamaya tenezzül ettiği için teşekkür etmeme gerek var mıydı ki? “Demek bu günleri de gösterecektin bize Kara Vezir.”
“Şifreli konuşma Pinhan,” dedim anlamayarak. “Bulmaca çözebilecek durumda değilim.”
Duşun kabinine cansız bir fiske vurdu. “Zorlama, sen bulmaca çözemezsin zaten Kara Vezir.”
Derdi ne bunun? Derdinin ne olduğunu sorduğumda tartışma başlatmayacağından emin olsaydım çekinmez; sorardım. Ancak Pinhan’ın huyunu kendimden iyi biliyordum. Sorunlu tini tartışmaya, hep, müsaitti. Konuşmasına hitaben konuşmamıştım. O da konuşmayı tercih etmedi. Saçlarımı son defa duruladığımda uzatmamaya ise karar vermiştim, çoktan. Havluya sarınıp duştan çıktım. Yaramın kanadığını hissediyordum. Yani istemesem de müdahale gerekecekti. Pinhan içimi okumuş olmalıydı ki; banyo tezgâhının üstündeki aynayı karşıma aldığımda kaşlarıyla dolabı işaret etmişti. Pansuman için, tabii.
“Bukalemunları bilir misin?”
Sıcak su buharı tarafından hapsedilen yüzüne bakmayarak, “Şu girdikleri ortamın rengini sırtlanan tuhaf hayvanlar mıydı?” diye sordum. Saf su, gazlı bez, iyotlu bir çeşit solüsyon, pamuk, -yine limon kokulu- merhem, yara bandı ve sargı bezi? Sargı bezi. Gerekli gördüğüm malzemeleri tezgâha yığdım. Görmediğim yaraya- Pinhan’dan bilhassa yardım talep etmeyerek- müdahale etmeye başlamıştım. Giyeceğim takım elbisenin kanla beslenmesi yakışık almazdı.
“Aynen öyle,” dedi Pinhan. Ben pansuman yapıyorken o, omzunu kapı pervazına dayamış Bilgecan Dede idi. Çenesini düşünceli düşünceli ovuşturdu. “Sanki karşımda bir bukalemun var.”
“İltifat mı ediyorsun Pinhan?”
“Ona sen karar ver. Bilirsin, ben cümlelerimin sonunu bağlamam ki sen, çekmek istediğin her noktaya çekebilesin.”
Sargı bezini enseme koyup yara bandı ile yapıştırdığımda pansuman tamamlanmıştı. Kurutma makinesini fişe taktım. “Bukalemunlardan bahset.” Makineyi yüksek ısıya ayarladığımda da işini yapmış limon kokulu şampuanının yumuşattığı saçlarımı kurutuyordum.
“Bukalemunlardan değil de senden bahsedeyim,” dedi. “Stajyer bukalemun oldun çıktın başıma. Hiç deneyimlemediğin bir ortama gireceksin ve renk değiştirmeye başladın. Ama…”
Üç nokta molası verdiğinde fön fırçasını saçlarımdan geçiriyordum. Aynaya yansıyan görüntüsüne doğru, “Ama?” diyerek devamını getirmesini beklediğimi anlatmıştım.
“Derini pudralayarak elitlerle uyumlu olamazsın.”
“Yani?”
Kurutma makinesini kapatıp yüzümü kontrol ettim. Yakın zamanda tıraş olduğum için yüzümü usturaya vurmama gerek yoktu. Sadece yaralar, biraz da morluklar… Nereye attık şu merhemi?
“Yanisi dostum.” Desteklercesine omuzumu sıktı. “Daldığın pudra kazanına sözlerini de batırmalısın.”
“Elitler gibi giyineceğim. Elitler gibi konuşmam da mı lazım diyorsun?”
“Öyle diyorum.”
Aynadan gözlerime baktım. “Elitler nasıl konuşur Pinhan?”
“Gülümserler,” dedi tane tane. “Gülümse.” Yanıma geçmiş aynaya bakıyordu benimle birlikte. “Birbirlerini överler. Onları öv. Kendilerini yüceltirler. Kendi yücelt.”
“Sonra?” diye sordum. Bana sihirli değneğin değmeyeceği belliydi. Değnek elimdeydi kullanacak peri gelmeyecekti. Böylece bana düşüyordu. Değneği kullanmak ve sihrini saçmak… Sonrasını bilmeye ihtiyacım vardı. Zira değneğin kullanma kılavuzu, sonraya saklanmıştı.
“Sonra,” dedi Pinhan. “İlkine bir şey demedim ama… Artık kızı öpmenin samanı gelmedi mi?”
Söylediğinin garipliğine kaş çattım. Hem kendime hem Pinhan’a… Beyaz Atlı Prens olamayacağımın öğretilmesi gerekiyordu belki de. “Defilede sorun çıkmazsa mı?”
“Defilede sorun çıkmazsa.” Öğrenmeye hevesli olmayanı falakaya mı yatırırsın kılıca mı vurursun?
peri padişahının kızı
Yalan söylemek sanattı; beyin en büyük sanatçı. Korkusuzca işlerdi sanatı sanat yapanı. Ortaya çıkan kimi zaman taşlanır kimi zaman ayakta alkışlanırdı. Bugün, beni ayakta alkışlamışlardı. Yankısından gurur duymadığım alkışlar suratıma suratıma patlıyorken gülümsemek gelmişti bir tek elimden. Backstage’de mankenlere makyaj yaparken, bire bin katıp Lavande’yi överken, gelecek defilelerde uğrayacağımız maddi zararın hesabını yaparken… Gülümsemiştim. Dışım onları içim beni yakmıştı.
Eren Bakırcı ile kahvaltı etmek tamamen zulümdü. Defilemizin yapılacağı otele vardığımızda, uğradığım zulüm yakamdan düştü diye seviniyordum. Oysa yakamdan düşenin altında kalacağımdan habersizdim. Otele gelişimizden sonra gözden geçirilen hazırlıkları üçüncü kez kontrol etmiştim. Gazetecilere yalan röportajımı vermiştim. Açelya Hanım ile durumları değerlendirmiştik ve -saat dokuz oluncaya değin- şimdilik işim bitmişti.
Süslenmiş püslenmiş oyuncak bebekler gibi giydirilmiş; ön kabul salonunda oturuyordum. Otelin alt katında gerçekleşecek defile için öncesinde konukları kokteyllere boğmayı planlıyorduk. Burada. Bu altın varaklı balo salonunda. Salonda hummalı bir çalışma vardı. Siyah hizmetli kıyafeti giymiş bir kız, daire şeklindeki masalara yaprak işlemeli, koyu sarı örtüler seriyordu. Onun arkasından dolaşan genç adam kucak dolusu kırmızı mumları parlatılmış şamdanlara bırakıyordu. Boydan boya camla kaplı olan sol köşeyi mesken tutmuş olan orkestra, müzik aletleriyle ilgileniyordu. Tepsi tepsi ikramlık taşıyan ustalar içeri girerken kendine denk gördüğü rakipleriyle konuşan Eren Bakırcı’nın etrafından dolanıyordu. Della Vite şişesinden bardağıma akmış beyaz şarabı sakin sakin yudumladım. Kaçıncı yudumu aldığımı sayamamıştım fakat düşüncelerim berraktı. Sınırı aşmış olamazdım.
“İlke Hanım?” Beyaz eldivenlerini özenle giymiş kel bir adam telaşlı adımlarla yanıma yaklaştı.
Kadehi bırakıp, “Dinliyorum?” dedim sorun çıkmamış olmasını umarak.
Adamın yüz ifadesi sorun diye bağırıyordu fakat. “Kapıda bir beyefendi var.” Eldiveninin tersiyle alnında biriken ter damlacıklarını sildi. “Sizin misafiriniz olduğunu söylüyor.” Eskitilmiş parşömen parçasını burnuma doğru yaklaştırdı. “Ama davetli listesinde adı yok.”
Oturduğum yerden -diken batmışçasına- kalktım. Adamın telaşı bana bulaşmıştı. “Adı neymiş?” sorum gereksizdi. Alışkanlık yapmış gereksizliklere takılmamak mümkün değildi. Zira farkındaydım. Gelenin adı yoktu.
“Bilmiyorum,” dedi adam. “Adı yokmuş.” Adı yokmuş!
Gülümsedim. Yalandan değil. Sahiden ve samimiyetle gülümsemiştim. “İçeri alın.”
“Ama…”
“İçeri alın dedim.”
Adam kafasını sallar sallamaz yanımdan uzaklaştı. Sivri topuklu ayakkabılarım üzerinde, markasını unuttuğum elbisemin içinde tırnaklarımı kemirerek gelmesini bekledim. İsimsiz davetlimin gelmesini bekledim. Nedensizce gerilmiştim. Ona gidemiyordum. Bekledim. Onun bana gelmesini bekledim. Beklediğim de oldu. Bir süre sonra balo salonunun kapısında bir hareketlilik peyda olmuştu. Kalabalık birikmiş kalabalık açılmış; o çıkmıştı. Hiç ummadığım haliyle.
Hiç Kimse, mumların fedailiğinde, heykel misali kıpırtısız mimikleriyle içeri girmişti. Gözleri sapmadan buldu beni. Bulunduğum tarafa doğru yürümeye başladı. Tırnaklarımı şiddetle ısırdım. Hırpani görüntüsünü yok etmişti. Nasıl olduğunu muhtemelen asla anlayamayacaktım. Gerçi onun varlığı yanımdayken anlamak kimin umurundaydı? Hiç Kimse, salonu boydan boya kat edip de karşımda durduğunda iki lafı bir araya getirip konuşmaya çalışıyordum. Çalışamadım. Konuşmama gerek de kalmamıştı hani. Çünkü Hiç Kimse’nin yanıma eriştiğini gören Eren Bakırcı, hemen buraya ışınlamıştı kendini. “İlke,” dedi itici sevimliliğiyle. “Arkadaşın kim?”
Arkadaşın kim? Arkadaşımın kim olduğunu biliyor muyum ki? Hiç Kimse bana baktı. Ben Eren’e baktım. Eren ikimize birden baktı. Cevapsız sorular havada kamp kurmuşken zihnimi oyalan tek bir şey vardı: Neden? Eren ile Hiç Kimse, neden bu kadar çok birbirlerine benziyorlardı?
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
