12. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR
Bölümler 35Şu an: 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
kara vezir
Uygar mesaj yollatmış; tüm teslimatçıların merkez depoda toplanmasını istemişti. Anlaşıldığı üzere geniş çaplı bir toplantı düzenlenecekti. Genellikle, geniş çaplı toplantılar yapılmazdı. Eğer şimdi geniş çaplı bir toplantı tertip ediliyorsa ya ciddi bir sorun var demekti ya da büyük patronlar -uymamız gereken- yeni emirleri duyuracaktı.
Depoya ulaştığımda düşüncelerimin ikisinin de gerçek olmadığını anlamıştım. Yanılmıştım. Uygar genel yönergeyi söyleyerek gereksiz gürültü yapıyordu ve yanılmak, daha önce hiç tattırmamıştı mutluluğu. Zira işverenin gereksiz nutuğu değil de elimde tuttuğum; ara ara üfleyerek döndürdüğüm rüzgârgülü daha ilgi çekiciydi. Önemli bir mevzu, mevzu bahis olsaydı; ilgimi esas çekene veremeyecektim ilgimi. İşaret parmağımla rüzgârgülünün sarı renkli yaprağına bir fiske attım. Enerjimden çaldığı çeyrek kuvvetle fır dönmeye başlamıştı, tahta çubuğa zımbalanmış plastik. Kır evinin verandasında bu rüzgârgülüne rastlamamıştım lakin merkez depoya akan yolda, yanımdan geçen arabalardan birinden canavar gibi bir çocuk dışarı sarkmış rüzgârgülünü nefretle asfalta savurmuştu. Terk etmişti onu. Nedendir bilinmez; terk edilenlere, dışlananlara, istenmeyenlere karşı zaafım vardı. Onlara dayanamıyordum. Canlı cansız ayırt etmeden onları sahiplenmek, yardım etmek, değerliliğe eriştirmek doğama nakışlanmıştı. Rüzgârgülünü araba tekerlerinin insafına terk edemezdim ya. Almıştım. Getirmiştim yanımda merkezdeki depoya. İşimiz bitince dönecekti benimle Pinhan'a ve inşaata. Belki, ondan ayrılmaya hazır olabilirsem Aracı'ya verebilirdim; saklasın, bırakmayı unutmasın diye rüzgârgülünü bir daha.
Vazgeçilmiş nesne, kendisine kazandırdığım ivmeyi yitirirken yavaşladı, yavaşladı ve yavaşlayarak dönmeyi bıraktı. Tam da yeniden dönmeye teşvik edecektim ki onu birisi önümde parmak şıklatmıştı. İrkildim. Rüzgârgülü yere düştü. Uygar'ın sönük bakışları, rüzgârgülüne uğramadan, direkt bana yönelmişti. "Ne o, rüzgârgülü kadar dikkatini çekemiyor muyuz Kara Vezir?" diyerek dalga geçercesine sordu. Eğilip; küçümsediği arkadaşımı yerden kaldırdım. Kaşlarımı çatıp plastik yapraklarına sinmiş toz zerreciklerini hafifçe temizledikten sonra Uygar'ın gözlerinin içine dikmiştim gözlerimi. "Anlamadım. Ne diyorsun?" Teslimatçılar sus pus; bizi dinliyordu. İğne atılsaydı sonsuzluğa hitaben zevkle yankılanırdı, şüphesiz.
Uygar parmağını büküp eklem noktasını alnıma bastırdı. "Şu sarhoş tavırlarını askıya kaldırmazsan ödeme alamazsın diyorum." Ödeme ağrıkesiciler idi. Ağrı kesiciler ise hayat damarlarımın temsilcisi. Hayat damarlarımı kesmekle mi tehdit ediyordu beni? "Şimdi anladın mı?" dedi. Bir defa daha, eklemini alnıma çarpıp geri çekilmişti. Parmağının silinen hayaleti, kronik baş ağrımı katlıyorken yalnızca kafa sallayabildim. Rüzgârgülünü bedenimin arkasına çekmiştim. "Güzel." Ellerini çırpan işveren, az önceki yerine -teslimatçılar onu açıkça görebilsin diye boş deponun ortasına ahşap bir platform kurulmuştu- çıktı. "Kara Vezir de aramıza döndüğüne göre artık başlayabiliriz." Arkasına dönüp seslendi. "Getirin."
İlaçlar benim her şeyim. Pinhan'ın ve benim; ilaçlar bizim her şeyimizdi. Aracı ile paylaştığımdan ötürü stokumun yarıdan fazlasını fazlasıyla tüketmiştim. Yenilenmeliydi. Zira yenilenmeyen stok, bir takım ölüm fermanlarını mühürler ve yürürlüğe atardı. Bu yüzden Uygar'ın zıddından uzak kalmalıydım.
Uygar'ın komutu boşluktan çekilir çekilmez gürültü basmıştı merkez depoyu. Yankılanan gürültü adım adım yaklaştı. Görüş açımıza temas ettiğinde ise; gürültü malzemelerinden özel içkiyi servise sürenin forklift olduğu anlaşılmıştı. Önünde orta boy, kese kâğıtlarına sarılı, siyah iplerle kuşatılmış teslimat paketlerini taşıyan forklift ahşap platformun hemen bitişiğinde durdu. İçinden inen sürücü ve iki farklı eleman, paketleri teslimatçılara dağıtmaya başladılar. Aynı dilimde de Uygar açıklıyordu. "Bugün, kariyerinizin en önemli teslimatını yapacaksınız. Toplu bir teslimat olacağı için gecikmeyi asla kabul etmiyorum. Bahane istemiyorum." Söylediği kelimelerin arasında saniye saniye susuyor sessizliğin ağırlığını omuzlarımıza çöktürüyordu. "Başınıza taş yağsa bile bu paketler teslimat adreslerine ulaşacak."
Aşırı uyarısı paketin içeriğini merak etmeme sebebiyet vermişti. Aslında paketlerin içeriği umurumda değildi de insan yasakları bir şekilde daha çok arzuluyordu. Elemanın biri paketimi verdiğinde önce paketin arkasındaki teslimat adresini incelemiş; sonra paketi sallamıştım. İçinden tıkırtı yükselmeyen kutu oldukça hafifti. Sanki içi boşmuş gibi. Her zamanki gibi...
"Ödemelerinizi benden alacaksınız. Teslimatı yaptığınız kişilerle konuşmayın. Göz temasını dahi yasaklıyorum. Paketleri verin," dedi Uygar. Parmağının ucunu platforma çevirdi. "Buraya geri dönün. Sorunu olan var mı?" Sekiz yüz küsur teslimatçı hala suskun kalınca da memnuniyetle eklemişti. "Olmasın da. Gidebilirsiniz. Gece on ikiye kadar zamanınız var." Teslimatçılar botlarının patırtılarıyla depoyu boşaltıyorken onlara katılmıştım. Rüzgârgülünü canımmışçasına kavramış; paketi hafifçe tutarak platformun yanından geçtiğim esnada Uygar zıplayarak karşıma inmişti. "Problemli kafan işime çomak sokarsa," dedi alçak perdeden kullandığı katılıkla. "Külahları değişiriz haberin olsun Kara Vezir."
Onaylamadım. İtiraz etmedim. Sadece depoyu terk etmiştim. Tıpkı diğerleri gibi...
***
Teslimat adresinin sonu bir gece kulübü ile müjdeleniyordu. Kulübün kapısına büyük harflerle yazılmış Day'n'Nighty ifadesi, bana olduğum yerin doğru olup olmadığını sorgulatsa da -bir kıta kâşifi değildim ama- doğru geldiğimden emindim. Rüzgârgülünü çevirerek giriş kapısına yakın bir köşede bekledim. Kâğıtta yazan direktif doğrultusunda paketi telim alacak kişinin takım elbise giymiş ve pembe bir kravat takıyor olması gerekiyordu. Zaten burada önemli nokta pembeydi. Şu zamana kadar teslim ettiğim paketleri alan kişilerde hep pembe bir şeyler vardı. Şu zamandan sonra da öyle olacak gibiydi.
Beklemiştim. Ağrı kesici içip rüzgârgülünün dönüşünü seyrederek, Aracı'nın vesikalığını izleyerek uzun dakikaları katletmiş ve ciddi ciddi beklemiştim. Ama pembe kravat asla görünmemişti. Eski moda telefonumun iddiasına göre saat akşam dokuza doğru yaklaşıyordu, adım adım. Ve sanırım, pembe kravatın sahibi içerideydi. İstemeye istemeye içeri girilecekti. Öyle yaptım. Gece kulübüne akın eden kalabalığın arasına kaynadım. Dikkatleri çekmiyordum. Fakat kapıda bekleyen korumaların dikkati bana uğramadan edememişti. Tabii onlarda kendilerince haklıydı. Sonuçta kulübün müdavimlerine kıyasla benim kürküm bu tarz ortamlara uygun değildi. Neyseki elimde anahtar vardı; paketin arkasına işlenmiş mühür. Mühür, içeri giriş biletini benim için kesmişti.
Kulübe uzanan yol koridorla başlıyordu. Koridorun başından ise bangır bangır müzik sesi yükseliyordu. Kulak zarlarımın feryadına sağır kalmak durumunda kalarak sürüyü takip etmiştim. Çoğunluk, nihayetinde, ulaştırmıştı beni kulübün mihverine. Dans pistinin kenarında kalarak içeriyi incelemeye koyuldum. Başımın ağrısı görüş kalitemi düşürüyor; yanıp sönen parlak ışıklar sinirlerimi harap ediyordu adeta. Bir an önce gitmek istedim buradan. Lanet olası paketi teslim etmek ve Uygar'ın yanına dönüp ağrı kesicilerden oluşan servetimi almak istedim içten içe.
Pembe kravatlı, takım elbiseli adam bakışlarımın alanına çarpışan araba misali vurduğunda ise ne istediğim bir önemi yoktu. Ağrı kesicilerin değeri açık arttırma rakamlarıymışçasına tepetaklak çevrilmişti. Duyumu uğuldatan müzik aniden veda etmişti ortama. Önemli olan tek gerçeklik o adamdı çünkü. Üst kattaki localarda takım elbisesinin içinde oturmuş; yanını çevrelen arkadaşlarıyla konuşup içki içen o adam. Pembe kravatını -kravatın onu sıktığı uzaktan bile belliydi- çekiştiriyordu. Viski bardağını dudaklarına götürerek spotlarla ışıldayan sıvıyı tek dikişte yutmuştu. Eren Bakırcı, teslimatı yapacağım kişinin ta kendisi oluyordu. Eren Bakırcı ne alaka? "Kahretsin," dedim sessizce. "Kahretsin!" Sırf ucuz eğlencelerine alet olalım diye evrenin biz insanları tek kalemde harcayabileceğini çok iyi biliyordum. Fakat bu kadarı kesinlikle şovdu. Rüzgârgülünün tahta çubuğu ile çenemi kaşıyıp kurtuluş için bakındım durdum. Eren Bakırcı'ya teslimat yapmamın mümkünatı yoktu. Yapmazsam da Uygar beni -mezarıma yer seçebileyim diye- şehir turuna çıkartırdı, istisnasız.
Hem Eren Bakırcı gibi elit bir beyefendinin bu paketlerle ne işi olabilirdi? Paketlerde ne vardı da Bakırcı onlardan birine sahip olmak istemişti? Kavrayabilmek zordu. Diğer taraftan, öncesinde öne sürdüğüm bilirkişi kimliğini teslimatçı kimliği ile de takas edemezdim. Aracı köprüydü evet. Aracı'nın değeri yoktu nezdimde evet. Köprüyü satarsam nehre düşmez miydim? Nehre düşemezdim. Çünkü nasıl yüzüleceğinden bihaberdim. Pakete baktım. Eren Bakırcı'nın işaret fişeği misali sırıtan pembe kravatına baktım. Rüzgârgülüne baktım. Rüzgârgülünün plastik yapraklarının birleştiği kısımda meydana gelmiş açıklıktan bar bölmesine baktım. Bar bölmesine ve barmene... Sen tam bir deha olmalısın Kara Vezir.
Kalabalıkta güç bela ilerleyerek barmenin yanına gittim. Saçına doladığı desenli bandanasıyla havalı olduğunu düşündüğü hareketler yapıyor; kokteyl dolduruyordu. Varlığımı fark etmesi için elimi tezgâha vurup bağırdım. "Baksana."
Baktı. İlk seslenişimde bakmıştı. Muhtemelen kokteyl bekleyen tek müşterisine kokteylini ilettiği ve yapacak işi kalmadığı için. "Ne istiyorsun?" diye sordu direkt.
İçecek istemiyordum. Bu durum onu mutlu etmeyecekti. "Sana güvenebilir miyim?" diye sordum. Kabul, epey saçma bir soru olmuştu ama ona güvenebileceğime dair en ufak bir ipucu dahi karalarsa ikilemimin direnişini daha hızlı kırabilirdim.
"Dostum," dedi pişkin piştin gülerek. "Etrafına bir bak." Arkamızda kalan sarhoş kalabalığı şöyle bir gösterdi. "Burada benden başka kimseye güvenemezsin."
Barmenin gözlerinde oynaşan şeytani parıltı söylediklerinin aksini kanıtlıyordu sanki. Yine de haklılığına inanmaktı amacım. Paketi tezgâha koyup adama doğru sürüttüm. "Bu paketi," dedim üst kat locaya kurulmuş Eren'i ve arkadaşlarını kast ederek de eklemişti. "Şu locada oturan pembe kravatlı adama vermen lazım."
Şüpheyle eğilmiş; paketi süzüyorken, "Sen neden vermiyorsun?" dedi.
Eğer doğru söz hayrıma değilse ancak itiraz edilirdi doğru söyleyene. "Soruma soruyla cevap verme." İtiraz etme girişimine başvurmuştum doğru söyleyene. "Verecek misin vermeyecek misin?"
Barmen uzun uzadıya düşündü. Keçi sakalıyla oynadı. Eren Bakırcı'dan tarafa bakışlar fırlattı. Paketi evirdi çevirdi inceledi. En nihayetinde "Tamam," demişti. "Tamam, veririm ama karş-"
Lafını kesmekten gocunmadım. "Para mı istiyorsun?" Ağır ağır kafa salladı. Bu türler tabii ki para isteyeceklerdi. Tüm birikimimi ortaya dökmekten başka çıkar yol seçemiyordum bana ayrılan ışıksız resitalin final oyununda. Bir ellilik ve iki yirmiliği uzattım adama. Kahve termosundan geriye kalanlar.
Beğenmemişti. "Yapma... Doksan lira mı?"
"Tüm param bu," dedim ve rüzgârgülünü görmesin diye tezgâhın altına indirdim.
Detaycı dedektif haliyle beni baştan sona inceledi. "Pekâlâ," dedi. İkna olmuştu. Eminliği sağlam kazığa bağlamak adına sordum. "Vereceksin yani?"
"Vereceğim." Parayı cebine attı. Paketi göğsüne çekmişti.
Şeytanının bestelediği anlaşmaya imzamı atıp oradan ayrılmak üzere -içimde tedirginlik çırpınıyordu ve dışarı fırlamasın diye kafasını eziyordum- harekete geçtim. Bir kez daha kalabalığa karışmıştım. Dans eden topluluğun şiddetli sarsıntısından kaçınarak; rüzgârgülüme sarılarak, başımın ağrısını yoldaş sayarak yürüdüm. Girdiğim kapıya çıkmak için yaklaşıyordum ki önümü iki tane adam kesmişti. Girişi bekleyen korumaların bir değişikleriydi. Sinirli, hoşnutsuz bakışlarıyla kılıçtan geçiriyorlardı beni. Ne olduğunu çözümleyemeyerek geri adım attım. "Bir sorun mu var beyler?"
Adamlardan biri alayla sırıttı. Diğeri ise parmaklarını çıtlatmıştı. Zaten konuşmaya başlayan da o, parmaklarını çıtlatan şahıstı. "Sorun sensin," dedi.
Zihnim daha çok karıştı. Ne yaptığımı bilmiyordum. Olay çıkartmadan paketi barmene emanet etmiş; girdiğim gölgeliği yeniden kopyalayarak uzaklaşacaktım. Fakat bunlar, sorun olduğum konusunda hemfikir gibi görünüyordu. Sırıtan adam lafa ortak yazılarak "Barmene verdiğin pakette ne vardı?" diye sordu.
Verdiğim paketi görmüşler miydi? Neydi ki bunlar, kartalların varisleri mi? "Pakette ne olduğu patronlarımın meselesi," dedim politik yanıt vermeye çalışarak. "Benim değil." Adamların arasından geçebilmek adına ileri atıldım. "Çekilin önümden." Omzuma çarparak engellemişlerdi.
"O kadar hızlı değil aslanım," dedi ikisinden birisi. Hangisinin dediğini görememiştim. Çünkü adeta dudaklarını kıpırdatmadan konuşuyorlardı. Kalbim titriyorken elimden gelen tek şey rüzgârgülüme tutunmaktı. "Patronların buraya uyuşturucu mu gönderiyor yoksa?"
Uyuşturucu? Pakette uyuşturucu taşıdığım kanısına vardıklarını belli ederek zekâ seviyelerini pazara mı çıkartmak istiyorlardı? Uyuşturucuyu bırakın paketin boş olduğuna dair ant içebilirdim. "Si-size söyledim," dedim takılma yaşayarak.
"Kes," dedi bir tanesi müziğin tonunu yırtarak. "Bize söyledin." Dengemi sarsarcasına omzuma vurmuştu. "Sana inandığımızı söylemedik." Refleks niyetiyle omzuma gitmişti elim. Bu aptalların aptal düşünceleri haşlayacaktı beni orası belliydi. En az hasarla hayata tutunabilmeyi ümit etmek dışında çaresizdim, kalabalıkta. Avuçlarım terlemiş; ellerim titriyordu. Boğazım kurumuş; başımı devler yumrukluyordu.
"Elini kolunu satarak uyuşturucu teslimi yapamazsın."
"Bizimle geleceksin." Koluma yapışıp çekiştirmeye başladılar. Güçlerine direnememiştim bile. "Nereye geleceğim?" diye sordum.
"Sana mesaj kazıyacağız. Neden biliyor musun?" Haşlanma safhasına nasıl geldiğimi irdelemeye koyuldum. Uygar ocağı yakmış kazanı ocağa bırakmıştı. Kazana oturup suyu doldurmuştum. Adamlar yalnızca karıştıracaktı. "Çünkü bizde elçiye zeval olur."
peri padişahının kızı
Kötü haber tez yayılıyorsa; telefonun zil sesi ağlayarak bağırırmış meğer.
Hiç Kimse'nin numarası, ürün geliştirme toplantısı için hazırlanmış dokümanları incelediğim anda yanıp sönmeye başlamıştı telefonumun ekranında. Aramayı heyecanla onaylamıştım da kulaklarımın duymayı arzuladığı ses Hiç Kimse'nin sesiydi; birisinin sesi değil. O birisi, yani bir kadın demişti ki; az önce, hastanemize ağır yaralı bir hasta geldi. Üzerinden kimlik ya da ehliyet çıkmadı. Yalnızca cep telefonu vardı. Rehberde kayıtlı olan tek numara sizin numaranızdı. Sizi aradık. Beyefendinin yakını mısınız? Kadına verdiğim yanıtlar hatırımda değildi, şimdi. Çantamı kaptığım gibi -babamın şaşkın bakışları eşliğinde- terk etmiştim evi. Şoförün arabayı çalıştırmasına müsaade etmeden geçmiştim direksiyona. Arabayı yola attığımda yüzümü sel götürüyordu. İçli içli ağlıyordum. Hiç Kimse bende ne kadar derin bir yer edinmişti, işte bu içli anların başrolüyken kavramıştım durumun ciddiyetini.
Sevdiklerimize bir zarar gelmesine dayanamazdık. Yalnızca tanıdıklarımızın sağlığından endişe duyardık sanıyordum. Hatalıymışım. Tanımadığımız kişiler de pekâlâ sevdiğimiz kişiler olabiliyormuş. Tanımadıklarımızın hayatını -kimi durumlarda- tanıdıklarımızın hayatından kıymetli bulabiliyormuşuz. "Bir şey olmasın," diye sayıklamıştım yol boyunca. Endişeme yeni bir boyut kazandırmıştı kat ettiğim yolun boyu. Korkum, terbiye olmaktan uzak arsız bir yaratık misali ruhuma saldırıyordu. "Bir şey olmasın, lütfen." Pembe yaşantımın -karanlık da olsa- yegâne rengiydi Hiç Kimse. Renkler elini eteğini çekerse ne kalırdı ki geriye? "Yalvarırım, ona bir şey olmasın."
Araba parkının mükemmeliyetine kafa yormadan hastaneye girdiğimde birçok bakışın -asal eksen misali- toplu odak noktasıydım. Koşarak erişmiştim danışma masasına. Dengemi sağlayamadığım için masaya çarpmıştım. Hala ağlıyordum. Mesafelerin azalması hüznümü artırmıştı. "Bi-bir hasta gelmiş de-dediler," diyebildim saçma sapan bir halde.
Görevli anlamaz anlamaz bakıyordu. "Hastanın adı nedir?"
Avucumu masaya geçirip, "Yok," diye haykırdım. "Lanet olsun! Hastanın adı yok." Herhalde, kesin bir isim söyleyebilseydim beni Hiç Kimse'nin kaldığı odaya bu denli hızlı yönlendiremezlerdi beni. Gözyaşlarım yüzümde kurumuşken girmiştim odaya. Bir adam, tabii, benden önce girmişti içeri. Hemen önümden yürüyordu. İlk o girmişti. Peşinden -az biraz merakla- girmiştim. Hiç Kimse, kanlanmış sargılarıyla yatıyordu hasta yatağında. Gözkapakları ne açık ne de kapalı sayılırdı. Baygın gibiydi. Başucundaki sehpada parçalanmış bir rüzgârgülü -odaya ait değilim dercesine bağırarak- duruyordu. Benim geldiğimi fark etmemişti; adam da öyle.
Adamın yatağa yaklaşmasını izledim. Pişmanlıkla gülümsedikten sonra "Geçmiş olsun," dedi. "Geçmiş olsun Kara Vezir."
Tek bir noktaya takılı kalmıştım, ondan sonra. "Kara Vezir mi?" diye sordum kendimi tutamayarak. Kara Vezir mi?
İşte tam da o an fark edildim.
Bölüm etkileşimi
