28. AYNI YAĞMURUN FARKI

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 28. AYNI YAĞMURUN FARKI
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime · Okuduğun bölüm
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

peri padişahının kızı

Yalnızlıkla nasıl savaşacağını bilemeyenler başlatırdı çığlardı. Tepelere çıkar; aşağıda kalanlara kartopları yuvarlarlardı. Her dönüşte biraz daha büyüyen biraz daha genişleyen, heybetini biraz daha katlayan kartoplarının eziciliği ağır olurdu. Aşağıda kalanlar katlanamaz; üzerlerine yağanda kahrolurdu. En başından farkındaydım belki de. Tepede karşılaştığım Kara Vezir tepedeydi yine ve hala en tepede. Çaresizlikti onunki görüyordum gözlerinde. Yaslandığı kartopunun düşmesini istemediğine inanıyordum derinlerde fakat kalmıştık altında sert bir çığın işte.

Parkta, deniz kıyısında bir bankta oturuyorduk Eren Bakırcı'yla. Yaz rüzgârının uyuşuk itmeleriyle hafifçe kıpırdanan denizin dalgalı, bozuk yüzeyini seyre dalmıştık ikimiz de. Bu sabah aldığımız haberi sindirmeye çalışıyorduk. Kabullenebilmesi kolay değildi. Değer verdiğiniz birisinin kendi kendini dövdüğünü öğrenmiş olsaydınız eğer günün gece ile yer değiştirmesini kabul etmek bile kolay olmazdı. Kâğıt peçeteyi burnumun altına, gözlerime ve yanaklarıma bastırarak ağlayışımın yüzüme kattığı tuzu temizliyordum. Ancak temizlik asla tam olmuyordu. Çünkü ben ağlamayı bırakamıyordum. Haberi alır almaz Kara Vezir'in yanına gitmek istemiştim. Yanına ışınlanmak; onunla birlikte olmak istemiştim. Yanında olduğumu bilsin istemiştim. Terapist gelmememizin daha uygun kaçacağına bizi ikna etmemiş olsaydı.

"Onunla nasıl karşılaştınız?" diye sordu Eren. Gafil avlanmıştım. Sesi, bana lazerle kesildiğimi düşündürtmüş ve yerimden sıçramama neden olmuştu. Uzun süredir bu bankta oturuyorduk. Uzun süre boyunca, konuşan taraf olmayınca iç sesimin başkanlık ettiği konseyi toplamıştım. Eren konuştuğunda konseyden atılmıştım. "Doğum günümde," dedim çatlak bir tonlamayla. "Teras çatısının ucunda..."

Denize vuran yakamoz ışığının gölgesinde alyansını çevirip duran Eren, keşmekeş tufanına kapılmışçasına bana dönmüştü. "Teras çatısında ne yapıyordun ki?"

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "İntihar etmeye hazırlanıyordum." Artık hiçbir şey umurumda değildi.

"Ne?"

"Kardeşin de beni kurtardı," diye ekledim. Tekrar bağırmıştı. "Ne?" diye.

Peçetemi katlayarak burnumu yeniden sildim. Olayları aktarmak; olanları açıklamak bezdirmişti cidden beni. Anlatmak istemiyordum. Anlatmaya katlanamıyordum. Ben anlatmadan anlayabilse ne harika olurdu. "Sakin ol Eren." Ben oldukça sakindim. Eren'in gözlerinde titreşen duygular ise yeni harlanmış odun misali sakinliğe sıfır nokta beş yarıçapıyla dahi yanaşmıyordu. Oturduğu yerde yan bir pozisyon almış endişeyle seyrediyordu beni. Sanki uzak geçmişten çok birazdan intihar edecektim. "Sen o zamanlar babasının peşinde pervane olan bir kasıntı olduğun için fark etmemen normaldi," dedim gayri resmi. Amacım onu eleştirmekten ziyade ortamın katılığını yumuşatmaktı aslında. Amacım gerçeklikte vuku bulamayınca intihar girişimimin detaylarına inmiştim. "Babamın baskısı bıktırıyordu. Annemin ölümü de eklenince-"

Sözümü kesti. "Kurtulmak mı istedin? "

Kurtulmak istemeseydim yabancı ruhlu kurtarıcımı bilemezdim kesinlikle. "Galiba," dedim kafamı gökyüzüne çevirirken. "Biri tarafından kurtarılmak istedim." Bana verilen değeri fark etmek istedim. Hayattaki değerimi anlamak istemiştim. "Kardeşin kurtarıcım olmaya gönüllü oldu."

Banka yaslanıp bacaklarını öze doğru uzattı. "Seni nasıl bulmuş?" yüzyılın gizemi de buydu sanırım. Beni nasıl bulduğunu bilmiyordum. Bilip bilemeyeceğimi bile bilmiyordum ki Eren'in cevapsız sorularını yetim bırakmayayım. Saçlarımı savururcasına başımı iki yana salladım. Yetimlerin elinden biraz bari tutmuş sayılmıştım.

"Ah," diye derin ve içli bir şekilde iç geçirdi. Onunla empati kurarsam rastlaşacağım zorluğun boyutu karşısında tüylerim ürperdi sanki. "Ne yaşıyoruz biz böyle?" bu gece, ikimizde de cevap yoktu. Soru boldu. Soruyorduk. Öylece kalıyordu. Kara Vezir dört duvar arasında şahsi mücadelesini veriyorsa bizler de açık havada dipsiz bir dehlizdeydik. Ne vakit sıkışacağımız muamma, özgürlüğe çıkıp çıkamayacağımız da meddahlara malzemeydi.

Yıpranmış peçeteyi tekrardan burnuma taşıdığımda içime çektiğim nefesi engelleyememiş oksijeni ciğerlerime kabul etmeye devam etmiştim. Neticede elimin kokusunu solumuştum istemsizce. Evden çıkmadan önce sürdüğüm avokadolu kremin kokusu hala cildimde mevcuttu. Lumiére olarak yeni tasarladığımız el kremleri serisine avokado kokusunu yeni eklemiştik. Genelde kullandığım çilekli kremi epeydir kullanmadığım için sıradaki yeniyi öylesine kullanmıştım işte. "El kremimi değiştirdim," deyiverdim düşünmeden.

Eren'in enerjisinden yayılan bundan bana ne söylemini hissedebiliyordum. Her şeye rağmen, bundan bana ne demeyecek kadar centilmen ve kibarlık bilen birisiydi. "Çilekli olanı mı?" diye sordu ilgileniyormuş gibi. Sözsüzce onayladım. "Neden? O kreme taptığını falan sanıyordum," tınısında buruk bir muziplik saklıydı.

"Karan," dedim alçak perdeden. Sevdiğim bir şeyi sevgimi hızla emen birisi için bırakmış olmak mutlu ediyordu beni. "Karan'ın çileğe alerjisi varmış." Evet, dokunmaktan hoşlanmıyor olabilirdi. El kremim ona bir şey yapmayabilirdi. Sadece onun için, onun uğurunda bir şeyler yapmak güzeldi.

"Küçük şeyler, o kadar önemliler ki..." böğürtlenin karalığından alt tabaka bir ton çalmış saçlarını yaz sıcağına isyan edercesine karıştırdı. "Onu tanımaya fırsatım olsun istiyorum."

Şanslıydım belki de. Eren Bakırcı'nın tanımaya yeni giriştiği kardeşi ile insanları tanımak üzerine sayısız konuşma gerçekleştirdiğim için. Sendekinin kıymetini bil İlke. "Onu tanıyamazsın Bakırcı," dedim Kara Vezir'i az buçuk taklit ederek. "İnsanları tanımanın bu tarz küçük şeylerden geçmediğine inanıyor."

"Sen bu küçük şeyleri nasıl öğrendin peki?" yakamoz ile kendinden geçen irisleri koyu koyu bir ilgiye bürünmüştü. "Kardeşimin inandığı normu nasıl yıktın?"

"Çok zamanımı aldı," dedim görmüş geçirmiş tecrübeyle taşan bir havuza dönüşmüşüm gibi. Sonra tek kaşımı şüpheyle kaldırarak Eren'e verilen gümüşlere baktım. "Sırlarımı seninle paylaşmayacağım Bakırcı."

Kederli bir tebessüm kondu dudağının kıyısına. Bugünkü vukuattan sonra denese bile gülümseyemiyordu. "Dışarıdan fazlasıyla normal görünüyor," dedi benden ziyade benliğine. "Hasta değil gibi..." alyansını bankın kenarındaki demir çivilere çarpmıştı. "Kendini nasıl dövmüş, neden dövmüş aklım almıyor."

"Sen de başlama," dedim. Zaten tüm bu olaylar anlamamak ile başlıyordu. Koluna dokunup dikkatini kendime çektim. "Karan'ı anlayabileceğimizi sanmıyorum." Karan derken neden Kara Vezir'den bahsetmiyormuş gibi hissediyorsun? "Aynı frekansta değiliz. Onun frekansına geçebilecek yetkinlikte değiliz." Kolundaki elimi yüzüne çıkarıp yanağını avucumun içiyle kavradım. "Onun bizim frekansımıza geçmesi gerekiyor. Geçmek için çabalaması gerekiyor."

"Sence uğraşıyor mu? Çabalıyor mu?"

"Uğraşıyor olmasını umuyorum."

"İyileşecek mi dersin ilke?"

"Herkes iyileştirilebilir." Elimi yüzünden çektim. "Herkes iyileştirilebilir Eren." Devamında kesin cümleme yüzümü kırıştırmıştım. "Tabii istemek gerek."

"Çifte kumrular," diye yükselen sesle birlikte sağ tarafımıza park eden araca baktık. Mafya babası Çağrı Say, asık suratını arabadan indirip yanımıza gelmişti. "Çifte kumruları çok mu beklettim?"

Eren serilikle ayağa kalktı. "Düzgün konuş." Herhangi bir tartışma patlak vermesin diye Eren'in önüne geçip, "Karan nasıl?" diye sordum.

"Düzgün konuşursam kıymetlinizin nasıl olduğunu anlatamam," demiş olsa bile neyse ki Çağrı, tartışmaktan çok Kara Vezir'in nasıl olduğu ile ilgili konuşmaya meyilliydi. Eren'in sert bakışlarını, "Tamam." Ve "Tamam," diyerek savuşturmuştu. "Sardılar sarmaladılar. Dinleniyor." Ellerini beline yerleştirdi. "Dinlenmesi lazım. Merak edecek bir şey yok. Katya başında zaten."

İçime serpilen suyun savurduğu rahatlığa razı kalmak zorundaydım. Çağrı sağ kolunu Eren'in, sol kolunu da benim omzuma atınca uyum sağlamıştım. "Pekâlâ, sorusu olan yoksa Kapan'ın yanına gidelim," dedi. Buluşacağımız adamın lakabını hayranlıkla dile getirmişti. "Ve şirketinizi durdurulamaz yapalım."

Üç kişi yan yana, denizin tuz saçtığı parkan uzaklaşmaya başladık.

***

"Birçok şey duydum," dedi Kapan dürüstçe. "Ama parfüm işini batıranları duymamıştım. Benim için bir ilk oldunuz."

Stresi derimden soymak için tırnaklarımı kemirmeye başlamıştım. Kibritle yaktığı sigara kalemini dudaklarının arasına monte eden Çağrı görmüş geçirmiş gibi, "Bilmediğin şeyler var Kapan," diyerek bizi savunduğunu belli ediyorken ise stres örtüsünü gece boyunca daha kaç defa üstümden sıyırmaya çalışacağımı bilmiyordum.

"İlklere nasıl bir teklif öneriyorsun?" diye sordu Eren. Salon beyefendisi olmaktan uzak mahalle delikanlısına dönüşmüştü birden.

"Parfümlerinizi satarız." Eh, en azından Kapan denilen adamın konuşması ümit kokuyordu sigara değil. "Para kazanırsınız." Pekiştirme yapmak için bir kalp atımı süresince duraksamıştı. "İyi paralar kazanırsınız." Şu an Bakırcı ailesinin bol miktarda paraya ihtiyacı vardı. İyi paralar kazanacaklarının söylenmesi, bedelin ne olacağını düşündürse de... "Kazancınızın yüzde yirmisini alırım."

Henüz satış işinin nasıl yapılacağı kesinleştirilmemişken Kapan, kazanca ortak olacağını söylüyordu. "Yüzde on," dedi Eren. Benim tersime aşırı hızlı uyum sağlıyordu.

"Yüzde yirmi beş," dedi Kapan. Geri adım atmaya yahut düşük paylar koparmaya arzulu değildi.

"Yüzde on beşte anlaşalım beyler," dedi arabulucu Çağrı. Şaşırtıcı bir şekilde araları da bulunmuştu hani. Yüzde on beşte anlaşmışlardı.

Daha önce, atlamaya nasıl olup da teşebbüs edebildiğim hakkında en ufak bir fikir tanem bile yoktu. Düşüncesi korkunçtu. Gerçekleşme olasılığı korkunçtu. O olasılığı gerçekleştirecek olma düşüncesi ise beterin de beteriydi herhalde. Parmaklarımı buz gibi korkuluğa sarmış, titriyordum. Soluklarım boğazımı kurutmuştu. Ben yutkunmayı unutmuştum. Bağlamadığıma lanet ettiğim saçlarım yüzümün her yanına çarpıyor hatta gözlerime girerek bana batıyordu. Pembe elbisemin eteklerinin ise saçlarımdan aşağı kalır yanı yoktu. Topuklu ayakkabılarımın kaldırabildiği ölçüde balkon kenarında, aşağı bakıyordum öylece. Arkamda kalan odada çatışma sesleri katlanarak yükseliyor; işler asla iyiye gitmiyor battıkça batan kumarbazlar misali kaybetmeye doymuyordu adeta.

"İlke," dedi Eren telaşla karışık yalvaran bir uyarıyla. Çağrı ve o benden önce atlamış şimdi yukarıdan bana bakıyor; atlamamı bekliyorlardı. "Atlasana."

Başımı şiddetle iki yana sallayarak karşı çıktım. "At-atlayamam." Ağlıyordum. Kahretsin ağlamaya ne zaman başlamıştım ki? Ya da ağlamıyordum da yağmur taneleri yüzümden akıyordu yalnızca. Emin olamıyordum. Aniden bastıran yaz yağmuru kuvvetli bir şimşekle kendini tekrarlarken ben emin olamıyordum.

"Atlayabilirsin." Eren Bakırcı ellerini açmış; alyansının eşliği yetmiyormuş gibi korkusunu da benimki ile eşlemişti. "Hadi İlke," dedi adımı vurgulayarak. "Hadi güzelim."

Yağmurla ıslanan saçlarım, ben istemesem de kafamı aşağı çekiyordu zaten. Aşağı çekilen kafamın bedenimi de düşüreceği kanısından kurtulamıyordum hepten. Yavru köpek gibi beni izleyen Eren Bakırcı'nın çaresizliğini körüklemeye niyetim yoktu lakin, "Korkuyorum," dedim. İçeride kalan odada sert bir şeyler kırılmıştı. Mavi yıldırımlar gökyüzünü mayın döşenmişçesine patlatarak aydınlattı."

"Korkma. Bir şey olmayacak. Atla." İki adım öne çıkarak kollarını, bulunduğum ikinci kata hitaben yükseltmişti. "Seni tutacağım." Sözlerini etkisini kavrayabilmem için azıcık duraksadı. "Söz veriyorum, seni tutacağım İlke."

Gözlerini kirleten som gümüşün göz alıcı tonundaki bir şeylerdi beni ikna eden. Bir zamanlar nefret ettiğim, bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallarda ise kendimi kendisine yakın hissettiğim Eren Bakırcı'ya beslenen güvenim korkumu yenmese dahi geri çekilmeye ikna etmişti beni. Ellerimi korkuluktan kopardım. Yaş rüzgârın içime işlemesine müsaade ettim ve bedenimi aşağı bırakıverdim. Gözlerimi sımsıkı yummuş korkumu yudumluyordum sanki. Yere çakılmayı umdum. Bacaklarımın kırılacağını umdum ya da. Eren'in tıpkı söz verdiği gibi beni tutmasını ummamıştım ama. Cesaretimi yeniden kazandığımda kolları belimin etrafımda bakışlarıma bakıyordu tatlı bir sırıtmayla. "Tuttum," diye fısıldamıştı. Burnundan zıplayan yağmur damlaları elmacıkkemiklerime saçıldı. Kardeşine öyle çok benziyordu ki; bir an için onun yüzünü gördüğümü sanarak irkilmiştim.

"Hey!" diye bağıran kişinin varlığı epey pusluydu. Pusu aydınlatan sis lambasının kaynağıymışçasına irisleri parlayan Bakırcı'nın sıcak nefesinden başka yoğunlaşabildiğim bir şey yoktu çünkü. "Romantizminizi başka bahara saklayın. Gitmemiz gerekiyor."

"Onu sevmiyorum," dedi Eren yavaşça belimi bırakıp sıkıca elimi tutmuştu. "Ama haklı."

"Zaten hep sevmediklerimiz haklı," diye bir genelleme yaptım. Ele ele tutuşmuş halde Çağrı Say'ın ardından koşmaya başladık. Gerideki karmaşayı geride bırakarak karanlık sokaklarda koşmaya başlamıştık.

Kapan lakaplı adam köhne bir apartman dairesinin ikinci katında bir kumarhane işletiyordu. İkinci kata girdiğimiz anda boğucu sigara dumanları tarafından başımıza gardiyan atanmış gibi çevrelenmiştik. Yeşil örtülü yuvarlak masaların üzerine kâğıtlar fırlatılıyordu. O masaların tek gecede kaç kartı tokatladığını kim tahmin edebilirdi?

Yanımda yürüyen Eren'in gölgesine sığınmak istedim. Böylesi yerlere hiç gelmemiş böylesi adamların soyunun çokluğundan bihaberdim tabii. Çağrı'nın nezaketen ikram ettiği viskiyi geçiştirdim. Altın kaplama dişleriyle çarpık çarpık konuşan Kapan ve Bakırcı arasındaki diyaloga dâhil olmaya çalışıyordum. Viskinin tatsızlığında zihnimi bulandıracak değildim. Ben zihnimi bulandırma hakkımı bir vezire bahşetmiştim çünkü.

"Tam olarak nasıl satış yapacağız?" diye sordu Eren. Belki de kartsız tek masaya dört kişi oturmuştuk. Kendi mekânında olmanın rahatlığını çeken Kapan, oturduğu sandalyenin demir rahatsızlığına aldırmayarak yayılmıştı masaya. Çağrı, ortamda sırıtmamak için sigara tüttürüyordu. Eren ve ben ise gergindik. Bir an önce gitmek isteyenlerden.

"Dünyanın belli ülkelerinde bağlantılarım var," dedi Kapan. Parmaklarını rastgele bir düzende yeşil örtüye vuruyordu. Tekinsiz ifadesi bizi süzmekle meşguldü. Çağrı ile dost olsalar bile bizim tekinliğimizden emin olup olmayacağının hesabını yapıyordu şüphesiz. "Adamlarım ve satıcılarım var. Klasik parfümlerin yanı sıra, onlara özel parfümler de lazım. İşte siz burada devreye gireceksiniz. Satıcılarıma parfüm temin edeceksiniz."

Biz gelmeden Çağrı, Kapan'a durumdan bahsettiğini söylemişti. Fakat şurada dönen duruma bir de ben vakıf olabilseydim ne iyi olurdu. "Özel derken?" diye sordum. Eren'den önce davranmıştım. Yine de sorulacak soru aynıydı. Parfüm temin etmede sorun yoktu. Zaten Faysal Bakırcı, parfüm tarifi kaçakçılığından içeri girmişken Foncé Parfümeri adını temizlemek için birilerine parfüm temin etmemiz gerekiyordu. Ama özel parfümler özelimize girmiyordu pek.

"Parfümlerin bir kısmına şeker karıştırmaktan bahsediyor," diyerek açıkladı Çağrı. "Şimdi şekerler revaçta."

"Şeker mi?" Eren ile aynı anda sormuştuk bunu. Çağrı da sustu. Kapan da. Bir müddet hepimiz birbirimizin suratına bakmakla yetindik. Ta ki biz şekerin ne anlama geldiğini algılayıncaya kadar.

Peşimizde silahlar patlıyordu. Eren elimi düşürmemişti. Bu yüzden ona minnettardım. Nefesimizin kesilmesine aldırmadan koşmaya devam ettik. Yağmur, alacaklı gibi kıyafetlerimize kilo katıyordu resmen. Yorgunluk hat safhadaydı. Ancak duramazdık. Durursak yakalanırdık. Sokak lambalarını art arda geçtik. Ayakkabılarımızın kauçuk tabanı kaldırımları inletiyordu. Önünden geçtiğimiz evlerin yarıdan fazlası uykudaydı. Acaba kapı önlerindeki sokakta silahlı bir kovalamaca sahnesinin döndüğünü bilselerdi de uyumaya devam edebilirler miydi?

"Allah kahretsin seni Çağrı," diye azarladı Eren. "Başımıza sardığın belaya bak." Onun kullandığı haykırış adımlarımı karıştırıp, tökezlememe sebebiyet vermişti. Neyse ki yere kapaklanmadan toparlayabilmiştim.

"Ben mi sardım ya!" Az ilerimizde koşan Çağrı, onu gördüğüm ilk andaki çıkarımımı doğrularcasına bir zeytinyağı kıvamına bürünmüş devamlı üste çıkıyordu. "Her horoz kendi çöpünde öter, Bay Pahalı Takım Elbise." Öksürmek için ara verdi. "Ötersen olacağı buydu."

"Kaçmayın!" ikazında bulunan adamdan aldığımız güçle kaçışımızı hızlandırdık. Arabaya daha çok vardı.

"Babam hapiste," diye hayıflandı Eren. Sinirden alnındaki damar belirginleşmişti. İç sesim aynı damarın Kara Vezir'de de olup olmadığını sorguluyorken Kara Vezir olmayan kişi konuşmaya devam ediyordu. "Amacınız beni de onun yanına yollamak mı?"Doğru konuşuyordu. Şeker diyerek neyi kast ettiklerini anladığımdan beri ben de yeni bir belaya kürek çekme heveslisi değildim.

"Kasıntı." Çağrı sigarasını kül tablasına bastırdı. Ama o, konuya açıklık getirmeden Eren tekrar lafa karışmıştı. "Nereye getirdin lan bizi böyle?" yeşil örtülü masaya yumruğunu geçirdi. "Üç kuruş için elimi kirletmeyeceğim."

"Senlik bir şey yok aslanım," diyen Kapan, bu tarz olaylarla sürekli baş ediyormuşçasına sandalyesini Eren'e yaklaştırıp Eren'in ensesini sıkıca kavramıştı. "Sen malı vereceksin. Biz kirleteceğiz."

Eren bir omuz silkişiyle ensesini Kapan'dan arındırdı.. "Gerçek ticaretmiş," diye söylenmesini aramızdaki mesafenin kısalığından ötürü işitebilmiştim. Yönünü Çağrı'ya dönüp sesini yükseltti. "Gerçek ticaretten kastın bu muydu?"

Artık mafya babası olduğu gerçeğine kesin gözüyle baktığım Çağrı Say, kırdığı bacağını dizinin üzerine attı. "Ne bekliyordun ki kasıntı?"

Yağmurun kayganlaştırdığı yer bizimle bütünleşmek için can atıyordu adeta. Arka arkaya üzerinden zıpladığım beton engellerden birine çarptığım anda düşmem kaçınılmazdı zira.

"Her adımı yeraltında yürütmeyeceksiniz ya." Çağrı durumu kalplere ve çiçeklere çevirmek için mücadele veriyordu. Eli boş dönmek istemediğini anlamıştım. Zira eli boş dönmemiz Kapan'ı memnun etmezdi. Memnuniyetini ise içsel yaşayabilecek bir tip değildi. "Listeyi ver Kapan." Komutu özümseyen Kapan, kabanının içinden buruşuk bir kâğıt parçası çıkartmıştı. Kâğıdı Eren'e verdi. "Yeraltını bize bırakacaksınız. Yerüstü size ait..."

Kâğıtta yazan adreslere ve isimlere göz ucuyla bakıyorken, "Yerüstünde ne yapacağız?" diye sormuştum.

"Adınızı temizleyeceksiniz." Meğer her şey bu kadar basitmiş. "O kâğıtta seçkin yatırımcıların katıldığı haftalık davetler var. Davetlere gidecek; yatırımcı avlayacaksınız."

Ve Kapan sürdürdü. "Biz de satış yapacağız."

"Gerçek satışlar yapacağız."

Herhangi bir zeval almadan peşimizdeki adamları sonunda atlatabilmiştik. Yol ayrımına geldiğimizde yanan ciğerlerimiz sınıyordu bizleri. İki büklüm olan Çağrı dizlerine tutunarak, "Benden bu kadar," dedi. "Arabam az ileride. Hastaneye döneceğim." Kolunun içine öksürdü. "Davetlere gidecek misiniz?"

Eren'in içine sinmediğini biliyordum ama, "Başka çare mi var?" demekten başka çaresi yoktu.

Çağrı ifadesizce kafasını sallayıp bana baktı. "Yarın hastaneye gelecek misin?"

Nasıl bir soruydu bu böyle? Kara Vezir'in iyi olup olmadığını kendi gözlerimle görene değin rahata eremeyeceğimi ifade edememiş miydim yeterince. "Geleceğim," dedim.

"Hazırlıklı ol. Bizimki seninle ilgili bir deney yapmayı planlıyor."

"Ne deneyi?"

"Ben bilmem." Arkasını dönüp karanlığa karışan Çağrı, hem beni hem de Eren'i bilinmezlik bulutuna hediye ederek yok olmuştu.

kara vezir

Tıp öğrencilerine örnek olabilecek yaralarıma ve ağrılarıma rağmen yağmuru kaçıramazdım. Güç bela sürüklediğim sandalyeyi hastanenin çamur kaplı bahçesine bırakıp üzerine oturduğumda, aklımı meşgul eden yegâne şey buydu. Dışarıya adımımı atar atmaz ıslanmaya başladığım gerçeği her geçen dakikada kendini hissettiriyorken Çağrı'nın odasından aldığım sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirmiştim. Sigaranın ucunu ateşlerken avucumun yanabileceği ihtimali önceliğim değildi. Çünkü onu yağmurdan korumazsam ışığı sönerdi. Orada oturmuştum işte. Sandalye, sigara ve beynimdeki ses ile. Yağmurun altında oturmuştum. Ben oturdum. Ben oturmaya devam ettim. Umursayan da olmadı.

Şehrin göbeğinde bir yerlerde Eren, İlke ve Çağrı, Eren'i yukarı çıkartmaya çalışıyorken ben Kara Vezir'i nasıl dibe çekeceğimi düşünüyordum. Yükseklerin hakkım olmadığını gayet iyi biliyordum. Sonuçta aynı kanı taşısalar bile, kardeşlerden biri yükselirken birinin batması gerekiyordu. Bunu ben değil aynı yağmurun ortaya koyduğu fark söylüyordu ve bu hikâyede yukarı çıkamayacağımı herkes biliyordu. Bu masalda bir kişi ölmek zorunda Kara Vezir.

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

231okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.