32. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ
Bölümler 35Şu an: 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime · Okuduğun bölüm
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
peri padişahının kızı
Akrep, yelkovan ile iş birliği yapmış; sekizin yarısını yemişti. Saatin dokuz olmasına yarım saat vardı şimdi. Katılacağımız davetin belirttiği zaman dilimi sekiz olsa dahi sekiz olduğunda kimse olmazdı orada. Çünkü elitler arasındaki sözlü sözleşme bunu gerektirirdi. Eren de, ben de sayılamayacak kadar çok davet vermiş; sayılamayacak kadar çok davete çağrılmıştık. Kısacası geç kalmadığımız aşikârken arabanın hızını artırmak için de ayrıca bir sebep yoktu hani.
Giydiğim elbisenin tülleri vücudumu kaşındırıyordu. Uygun numarayı bulamadığım fakat elbise ile mükemmel uyumlu olan stilettolar ayaklarımı vuruyordu. Sıkılmıştım. Yol bitmiyordu. Başımı cama yasladım. Otobandan ilerliyorduk. Kasis tehlikesiyle karşılaşmayacaktık. Yani kafamı cama yaslarken gönlüm epey rahattı ki çarpmayacaktı sert yüzey bana.
"Kısa bir aranın ardından," dedi radyodan bağıran adam. "Kaldığımız yerden devam ediyoruz sevgili dinleyiciler." Gürültü kalabalığı yapsın diye çalıştırmıştık radyoyu. Zira iki tarafın da konuşmaya meyli yoktu. "Aşk için neleri göze alırsınız dedik. Yanıtlarınızı sosyal medya hesaplarımıza iletebilirsiniz. Paylaşırız tartışırız." Sunucunun umurunda olmayacağını bilerek kaşlarımı alayla kaldırıp indirmiştim. Modası geçmiş soruları tartışmaya bayılıyorlardı. "Şimdi rüzgârgülü diyelim. Teoman sizlerle."
Çalacak şarkının adını duymamla Kara Vezir'in çantama bıraktığı rüzgârgülü gelmişti aklıma. Hiç çalışmadığım matematik dersinden sınav olacağım anda hocanın hastalandığını duymakla eşdeğerdi bir mutluluktu hissettiğim. Uzanıp radyonun sesini açtım. Çoktan başlamış olan şarkının giriş melodisi akmaya devam ediyordu.
"Alyansını hala bulamamışsın," dedi Eren sessizliğimizi keserek. Tabii ya, radyonun sesini açmak için başka bir parmağımı kullanmalıydım. Kabahat bendeydi. Onu kandıramadığımı açıkça belirtmesine karşın cevap verecektim ki Teoman şarkıya girmişti. "Kır evinin verandasında bir rüzgârgülüne rastladım," dedi. "İnsanmışçasına konuşmaya başladım."
Şarkının bendeki yerini kavrayamayan Eren Bakırcı, suskun kalışımı türlü türlü şeylere yormaktan çekinmedi. "İlke," dedi. Gözlerinin, saniyelik, bana kaydığını görmüştüm. "Salak değilim. Kardeşimi sevdiğini biliyorum."
"Dedim, benim kadar yalnızsan, tek gecelik bir aşksan; omuzlarına abanan bir andan kaçıyorsan."
Tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Ne Eren ara veriyordu ne Teoman. Bu, Kara Vezir ile çok sevgili ağabeyi arasında seçim yapmaya benziyordu sanki. Dudaklarımı sıktım istenç dışı. Kimi dinleyecektim, içten, halim bir Arapsaçı. "Bak." Şarkının ritmiyle tezat yönde at koşturan parmak boğumları, başlarda direksiyona vurup sonlarda direksiyonu boğmuştu. "Ortaklığımızı herkese duyurduysak küstüm oynamıyorum diyerek alyansını çıkaramazsın."
"Dibe vurduysan ya da hala düşüyorsan..."
Burnunun kemerini sıkarak ekledi. "Özellikle de yatırımcılarla görüşmeye gidiyorken."
Yeteri kadar dinlediğime karar vererek oturuşumu şoför koltuğundan tarafa kırmıştım. "Yatırımcıları yüzüklerle kandıramayız Eren." Söylediklerinin hakkını sarsacak kadar katı görüşlü değildim. Yine de abartmaya gerek yoktu. Foncé Parfümeri yatırımcıları altın halkalarla oltaya getiremezdi.
"Bir yaz günü, bir yaz günü... Hiç bu kadar üşüdün mü?"
"Doğru, kandıramayız." Benimkinin üzerine kat çıkarcasına radyonun sesini artırmıştı hafifçe. "Ama kameralar kanmak istiyorlar." Gözlerini yoldan ayırmadan torpido gözüne doğru eğildi. Eğilirken bana yaklaştığı için parfüm kokusu burnumu istila ederken -takım elbisesinin- ceketinin yakası çeneme sürtünmüştü. "Al." Kırmızı bir yüzük kutusunu kucağıma attı. "Şimdilik bununla idare et."
Yakın vakitte hastaneye giderek alyansımı Kara Vezir'den almayı aklıma not etmiş; geçici alyansı parmağıma yerleştirmiştim.
"Rüzgârgülü, rüzgârgülü... Hiç ölümü düşündün mü?"
kara vezir
Oğuzhan'ın takım elbisesi ikinci bir deri gibi geçmişti üzerime. Nasıl olduğunu kavrayamadığım bir şekilde yine onunlaydım, takım elbiseyle. Terk edilmiş inşaatımda, gecelere gözlerimi kapattığım buzdolabı kartonumun karşısında duruyordum. Hafızasına güvenen biri değildim belki ama en son hastanede olduğuma yemin edebilirdim. Buraya gelmemin imkânı yoktu. Bu takım elbiseyi giymiş olmamın imkânı yoktu. İzlendiğim hissine kapılarak kendi çevremde bir tur atmış; herhangi bir varlığa rastlayamamıştım. Sert rüzgâr enseme vurunca ise hissettiğim şeyi görmeme gerek kalmadan zaten o, görünmüştü. "Kara Vezir," dedi Pinhan. Klasik tişört-pantolon kombinini çıkartmış benimkinin eşi bir takım elbise giymişti. Oğuzhan'dan çalmış olması muhtemeldi zira bizi alışveriş merkezleri kabul etmezdi. "Geciktin."
"Kusura bakma," dedim dalga geçen reveransımla. Beyaz gömleğin yakasını çekiştirip boğazımı saran yaraya bakmasını sağladım. "Dikiş işleriyle uğraşıyordum." Kollarımı iki yana açıp öfkeyle bağırdım. "Dengesizin biri boğazımı kesti de."
Üstüne alınmadı. Suçluluğunu çarptığım yerde çiğnemişti. Maktulün çığlıkları vicdanına işlemiyordu sanki. "Mecbur olduğumu biliyordun," diyerek en başarılı avukatlara taş çıkartacak savunmasını yaptı.
"Ben artık seninle ilgili hiçbir şey bilmiyorum." Terk edilmiş inşaata göz attım. Burada o kadar çok belayla karşılaşmış, o kadar çok problemi alt etmiştik ki asla tek değildim. Yanımdaydı. Engelleri atlamamı o sağlamıştı. Değişeni takip edemediğimden olsa gerek; atladığım engelle beni ezmeye çalışıyordu nedense. "Ne oldu oğlum bize?" diye sordum kıpırtısı az günlerime naif bir özlemle. "Nasıl geldik bu hale?" kolonlardan birine tekme attım. "Bana saldırdın Pinhan." Bu kabullenemeyeceğim bir gerçekti. Boğazımı kesmesinin yanı sıra, ihanetiyle sırtımdan bıçaklamıştı beni. "Oysa sen beni hep kurtarırdın."
Ellerini ceplerine yerleştirip bana doğru yürümeye başladı. Adımlarının ardından Eren Bakırcı'ya daha çok benziyor; soğuk ifadesi kemiklerimi üşütüyordu. "Sen," dediği üç harfi tükürürcesine telaffuz etmişti. "Benden kurtulmak istediğinde arkadaşlığımızı bitirdin." Kafasını sola doğru yatırdı. "Kusura bakma." Beslediğim karga gözümü oyarken, barizce, eğleniyordu. "Arkadaşım olmayan kişileri kurtarmak gibi bir huyum yoktur."
"Saçmalama," dedim eski günlerin hatırına. Yetiştirme yurdunda yaşama tutunmamın en büyük nedeniydi o. "Senden kurtulmak istemiyorum." Sahiden de Pinhan'dan kurtulmak istememiştim. Onu tamamen gönderme fikri korkunçtu. Karabasanlara sarılmaya benziyordu. "Ben..." omuzlarımı yenilgiyle indirdim. Emniyet tekerleri olmadan bisiklet sürmenin nasıl bir şey olduğunu keşfetmek istemiştim."
"Dostum," dedi ironiyle. "Sen hep keşfetmek istiyorsun." Düşündüğünü belirtmek için duraksadı. "En son çölü keşfetmek istediğini söylemiştim. Çölü keşfet diye sana yardım etmedim mi? Ettim." Sorusunu bizzat yanıtlamasına minnet duydum. "Keşfin kayıp aileni bulmanla sonuçlandı. Bence..." tek kaşı havalanmıştı. İyisini biliyormuşçasına meydan okuyordu. "Keşfetmek sana göre değil."
"Neyin bana göre olduğuna da," dedim tane tane. "Neyin bana göre olmadığına da." İşaret parmağımı göğsüme bastırdım. "Ben karar veririm." Hayatımda hak iddia ederek tepemin tasını attırmıştı bir kere. "Burada beyin takımı benim."
"Ve tarih boyunca kendi kendini yok eden insanların serüveni de böyle başladı," dedi gülüşünü dişlerine ulaştırarak.
peri padişahının kızı
Önce Eren inmişti. Emniyet kemerinin klips tutucusunu kaldırıp bekledim. Aceleci adımlarla ceketinin düğmelerini iliklerken arabanın ön tarafını dolaştı ve benim oturduğum koltuğun kapısını -inmem için- açtı. Tutmam için uzattığı avucuna elimi bırakarak arabadan indim. Telaşlı bir vale koşarak yanımıza gelmiş -park etmek amacıyla- araba anahtarını almıştı. Arabaya arkamızı dönüp davetin yapılacağı otele doğru ilerlemeye başladık. Yaklaşık elli metre kadar ilerledikten sonra yerleri öpen kırmızı halının sınırları içerisine girmiştik. Tırnaklarımı Eren'in koluna batırmamaya dikkat ederek, "Huzursuzluktan iflas etmek üzereyim," diye mırıldandım.
Kırmızı halının çevresinde aç martılar misali dönüp duran basın mensupları parlak flaşlarla bizi kör etmeye programlanmış gibi fotoğraf çekiyorlardı. Hayıflanan sözlerim Eren'in içten bir kahkaha atmasına neden oldu. Kafasını eğip kulağıma nazikçe fısıldamıştı. "Lütfen İlke." Sesinde alınganlık vardı. "Bu masala bir iflas mağduru yeter."
Kahkaha olmasa da gülümsemiştim ben de. İkimiz de gülümsedik. Ama içten ama mecburiyetten; sanki gülümseyerek doğmuşuz gibi gülümsedik. Fotoğraflarımızı çeken, hareketlerimizi videoya alan kadrajlara efsanevi bir şov sergiledik. Öyle ki artık bezmiştim. Ağır adımlarla otel kapısına erişiyorduk. "Çenem ağrıdı resmen," diye şikâyet ettim.
"Al benden de o kadar." Acınası halimize saygı duyarak otel kapılarından içeri girdik. Arkamızda bir yerlerde hala flaşlar patlıyordu. "Mantonuzu alalım mı efendim?" diye sordu girişte bekleyen görevli. Gülümsedim. Kafamı salladım ve mantomu çıkarıp ellerine bıraktım.
Her zaman destekçim olduğunu kanıtlayan Eren kolunu belime dolayarak ikimizi de davet alanına yönlendirdi. Yolu kat ettikçe çalan müzik sesinin gürültüsü gittikçe artıyordu. İnsan sayısı çoğalıyor; aceleci ve telaşlı garsonlar en şık kıyafetleri içinde konukları memnun etmeye çalışıyordu.
"Başa döndük ha!" dedi Eren burukça. Salonun kapısında -kimseye çarpmamaya özen göstererek- dikiliyorduk şimdi. Ortada dönen bir curcuna vardı. Biraz sonra curcunanın parçaları haline gelmeden, zihnen, hazırlanmayı bekliyorduk belki de.
Tam yanımızdan geçen garsonun taşıdığı tepsiden iki şampanya aldık. Birbirimize bakarak bardakların içindeki yakıcı sıvıyı tek seferde yudumladık.
kara vezir
İnşaat, detayına kadar aynıydı fakat inşaatta gerçekleşen olayların aynı olmakla; hatta gerçekçi olmakla uzaktan yakından alakası yoktu. Kızgınlığımı Pinhan'a püskürtmemin ardından kendimle kalmak, andan kopmak ve biraz rahatlayabilmek uğruna arkamı dönmüştüm. Sadece, ayakkabılarımı çakıl taşları serpilmiş zeminde tersine çevirerek dönmüştüm o kadar. Dönmemle karşımda masa bulmam bir olmuştu. Evime davet ettiğim gün, İlke'ye hazırladığım masanın -üzerindeki yemek tabaklarına kadar- aynısıydı. Öte yandan masaya iki yerine altı sandalye konulmuştu; dördü doluydu. Kenarlarda, İlke ve Eren karşılıklı oturuyorken yanlarında -her ikisinin de- babası vardı. Tepkisizce duruyor; yüksek olasılıkla nefes dahi almıyorlardı. "Bu masanın esprisi ne?" diye sordum. Yorulmuştum.
"Hayatını mahveden insanların bir listesini yaptım," diye açıkladı Pinhan. El emeği göz nuru masasına gururla bakıyordu.
"Bizi eklemeyi unutmuşsun." İlke'nin yanında gidip saçlarına dokundum. Kıpırdamadı. Gerçek değildi ki kıpırdamadı.
"Olur mu?" baş köşelerdeki sandalyeleri işaret eden eski dostum, beni oturmaya teşvik ediyordu. "Başköşeler bizim." Oturmamıştım. Buradan gitmek istiyordum. İnşaattan ve Pinhan'ın saçmalığından kaçmak istiyordum. Nasıl olacağı meçhuldü. İşarete ihtiyacım vardı. Bana kaçış sağlayacak bir işarete ihtiyacım vardı. Ensemi kaşıyarak sıkıntıyla iç geçirdim. "Kara Vezir," dedi. Oturmadığım için uyarıyordu. Lanet olsun!
Sertçe çektiğim sandalyeye yığılırcasına bıraktım kendimi. "İlke'nin babası ne alaka?" diye sordum. Diğer üçünü anlayabilirdim ancak resmen bile görmediğim biri hayatımı mahvedenler listesinde yer almak için ne gibi bir şey başarmış olabilirdi?
"İlke'yi İlke yapan genlerin sebebi," dedi Pinhan. "İlke'nin babası. O yüzden burada"
Kendimi sorguladım. Yaşadığım bu olayın çözümlemesini yapmaya çalıştım. Ters giden olgular vardı. Farkındaydım. Hastanedeyken bir anda inşaata ışınlanmamın mümkünatı yoktu. Takım elbiseyi saymıyorum bile... Boğazımdaki yaraya dokundum. Pinhan delici gözlerle beni izliyordu. Yüzüme dokundum. Kendimi dövdüğümü söylediklerini hatırlıyordum. Aradan ne kadar zaman geçmişti de yüzümde olması gereken yaraların yerinde yeller esiyordu şimdilerde? "Rüya görüyorum," diye homurdandım. "Bunların hepsi rüya." Teşhisi koymuştum sanırım.
"Doğru bildiğin yanlışlar." Tabii Pinhan beni kendine inandırmak adına saldırmayı bırakmıyordu. Bu defa ona inanmadım. Zira elime ciddi bir kanıt geçmişti. Ciddi bir kanıt keşfetmiştim. "Yanlış değil," diyerek ve sırıtarak itiraz ettim. "Rüya görüyorum." İşte, keyfim yavaştan yerine konuyordu. "Neden biliyor musun?" cümlemin fontunu mutlulukla kalınlaştırmıştım. "Çünkü başım ağrımıyor." Başıma iki kez vurdum. "Yalnızca rüyalarda başım ağrımıyor Pinhan."
peri padişahının kızı
"Kabul ediyorum Eren Bey," dedi Hakan Bey kabul ederek. Kendisi konuştuğumuz on üçüncü yatırımcıydı; bizi dinleyen, kendimizi dinletebildiğimiz on üçüncü yatırımcı. "Hitabetiniz oldukça etkileyici. Ancak..." içki kadehini bükerek çıkmaz bir tavra bürünmüştü. "Babanızın durumu da belli." Açık açık Foncé Parfümeri ile işinin olmayacağını söylüyordu.
Kokteyl masasındaki kanepelerden birini ağzına atan Eren ise geri çekilmeye niyetsizdi. "Kapıdan içeriye girdiğimde Hakan Bey," dedi. Taktik değiştiriyordu. Markasının bulunmaz Hint kumaşı olduğunu bir şekilde kanıtlayacaktı. Zaten burada olma nedenimiz de tam olarak buydu: Kanıtlamak. Bir zamanlar Kara Vezir'in yaptığı gibi. "Siz benim yanıma geldiniz." Sonuçta son şarkı çalana, son dans edilene kadar ne kazanan belliydi ne de kaybeden. "Ben sizin yanınıza gelmedim." Evet, Hakan Bey bizim yanımıza gelmişti lakin sırf Faysal Bakırcı'nın durumunu merak ettiği için bize geldiğini düşünüyordum. Artık gerçek her neyse... Eren Bakırcı gayet başarılı çarptırıyordu olayı. "Markamızı tanıdığınızı söylediniz. Piyasadaki yerimize aşinasınız." Sadece Hakan Bey değil, onların piyasadaki yerine babam, Kenan Çağbağlar da pekâlâ aşinaydı ki zamanın başlangıcından beri amacı beni Bakırcılar'ın gelini tayin etmekti. "Kozmetik şirketiniz olsaydı," derken Eren, Hakan Bey'in kolunu dostça kavramıştı. "Şirketimin kuyusunu kazmak istemez miydiniz?"
"Faysal Bakırcı'nın başına geleneler," diyerek müstakbel kayınbabasını savunan gelin olmuş; ortağıma arka çıkıyordum. "Foncé Parfümeri'nin imajını sarsmak isteyenler tarafından hazırlanmış trajik bir komplodur." Ah İlke! Yalan parayla olsa borca girer yine de söylersin değil mi? Seni hayatta tutan şey bu çünkü. Sana öğretilen şey bu.
"Bunu yapanları bulduğumuzda gücümüzün katlanacağını göz ardı etmemelisiniz." Eren Bakırcı, tüm davet salonunu karartacak raddede özgüven gösterisi yapıyordu.
"Bize öngörülü yatırımcılar lazım Hakan Bey," dedim sanki bildiğim bir şey varmış gibi.
Son vuruş ise yine iflas etmiş veliahttan gelmişti. "Öngörülü müsünüz Hakan Bey?"
kara vezir
"Tüm bunlar bir rüyaysa," dedi Pinhan. Haksızlığı kabul etmede problem yaşıyordu. "Neden uyanamıyorsun Kara Vezir?"
Yaklaşık on dakikadır denediğim uyanmaya çalışma eylemini aşaması aşamasına biliyor olması eskiden olsa rahatsız etmezdi. Şimdi, rahatsızlıktan çok tedirgin ediyordu beni. Kişiliğimde bir kişilik, ikinci bilinçti. Masada, haricimizdeki, hareketsiz oturanlardan olsaydım sınanacağım kolaylığın boyutu, hayal gücüme fazla yükleniyordu. Çıkan sese aldırmayarak sandalyeyi geriye itmiş ve ayağa kalkmıştım. Başımı avuçlarımın arasına aldım. Bir yandan da volta atmayı uğraş bellemişti bacaklarım. "Kapalı kaldım." Gözlerimi sıkıca yumdum. Bir müddet bekleyip yeniden açtım. Hala inşaattaydım. Rüya hatlarında karışıklık yaşanıyordu kesin. "Kapalı kaldım." Gerçekliğe bağlanan kanalı kaybetmiştim bir nevi. Uyanamıyordum. Uyanabilmenin bir yolu olmalıydı. Her zaman bir başka seçenek, yürünecek bir başka rota vardı. "Kapı üzerime kapandı." Duraksayarak masaya baktım. Pinhan'ı kapsama alanımın dışına tıkmıştım. "Kapı kilitlendi." Zihnimde ufaktan bir şeyler şekilleniyordu. "Kapalı kaldım." Yemek masasında gariplik mevcuttu. Çatal yoktu. Kaşık yoktu. Tabakların kenarında üç farklı boyda bıçak setleri dizilmişti. "Çıkmak için kilidi açmam lazım."
"Kilidi nasıl açacaksın?" diye sordu Pinhan. Beynim emrine amadeyken benden yanıt alma çabası bütünüyle gereksizdi. Ceketinin cebinden kötü şöhrete sahip çakmağını çıkarttı. "Sendeki anahtarlar eski." Çakmağı masaya serdiği beyaz örtünün insafına koyup metal mekanizmayı benim bulunduğum kısma doğru ittirmişti. "Eski anahtarlar yeni kapıları açmaz ki," derken çakmağını bana veriyordu. Zorlamaksızın. İstemememe karşın.
Çıkmak istiyorsan eksiltmelisin.
"Bunca yılı sokakta geçirmenin ne gibi bir faydasını gördüm biliyor musun Pinhan?" iki adım gidip çakmağı ve ek olarak İlke'nin tabağının hizmetine kayıtlı büyük boy yemek bıçağını almıştım. "Kapıları yalnızca anahtarlar açmaz." Masanın çevresini dolaşıp Pinhan'nın yanında durdum. Hırsla seyrediyordu yüz hatlarımı. "Bazen tel toka kullanmalısın."
"Peki," dedi uzatarak. Tek bir kafa hareketiyle masadakileri mimlemişti. "Kimi seçiyorsun?" diye sorarken ise ne yapacağımı biliyordu. Kimler üzerinden yapacağımı bilmiyordu. Aksi takdirde bencil karakterini, soyut canını kurtarmaya adardı.
Çakmağı çaktım. "Her zaman figüranları öldüremezsin." Yanan çakmağı Pinhan'ın üzerine atar atmaz yemek bıçağı ile boğazımı kesmiştim, tereddüt etmeden.
Sonrası günaydın!
peri padişahının kızı
Foncé Parfümeri mührü basılmış şirket kartını alan on dördüncü yatırımcı, oltaya taktığımız yemi yutmuşken sevecenlikle gülümsemişti. "İlk fırsatta ziyaretinize geleceğim," dedi.
İşler sandığımızdan daha olumlu ilerliyordu. Gece bitmeden yedi yatırımcı ile anlamışmış kalan üçünden ise söz almıştık. Galiba sahiden ikinci bir çıkış varmış. Benzer düşünceleri paylaştığımızı bakışlarından anladığım Eren, yatırımcıya, "Memnuniyetle," derken ikinci çıkışlara dua ediyordum. "Eşinizi de getirin lütfen," dedim ilaveten. Kadının arkasından çok konuşmuştuk çünkü. "Kendisiyle tanışmak istiyorum."
Yatırımcı, olan kibarlığını konuşturarak elimin üzerine öptü ve davet kalabalığına karıştı. Zafer tacını kuşanan Eren adamın gitmesiyle elini havaya kaldırmıştı. Gürültüsünü umursamadan beşlik çaktık. Yanımızdan geçen garsonun zaman ayarına hayran kalırken ise yeni şampanyalarımızı galibiyete kaldırarak birbirimize sarılmıştık.
kara vezir
"Uyanıyor," dedi Çağrı'nın tırmalayıcı sesi. Galiba rüya hatalarındaki sorunu giderebilmiştim ki gerçekliğe bağlamıştım tinimi. Tonlarca ağırlık taşıdığımı sandığım gözkapaklarımı aralamamla başıma bir ağrının saplanması bir olmuştu. İşte şimdi rüya olmuyordu bu.
"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu terapist. Hastanedeki odamda, yatağımın başında Çağrı'nın omuzlarına tutunmuş endişeyle beni inceliyordu. "Kamyon çarpmış gibi," dedim şakayla karışık hakikati söylemiştim.
"Bunu dediğine göre gayet iyi hissediyor olmalı," dedi Çağrı. Çıkarımı ustacaydı. Belki Pinhan'ın yerine bu yüzden geçirmiştim onu.
Sırtımın ağrısını gidermek için yattığım yerden kalkmayı denedim. Denememi engelleyen terapist, sözlü müdahalesini geciktirmedi. "Kıpırdama." Eleştirmeyen tavrı kendimi kasmamı sabote ediyordu. "Dikişleri yeni attılar. Dinlenmen gerekiyor."
"Bu," diye başladım fakat konuşamamıştım. "Bu..." dişlerimi sıkarak sustum. Boğazım yırtılacak gibiydi. İki kelimeyi bir araya getiremiyordum. Evet, ne kadar inkâr edersem edeyim Pinhan yüzde yüz doğruydu. Ektiğimi biçmede üstüme yoktu. Kendi boğazımı kestiğim gerçeği yıldırım veriyordu sinir hücrelerime. Gerçek hayat sandığım bu boyut... Sıkıntıyla soluklandım. Daha bitmemişti. Bitmesi için gerçek hayat sandığım bu boyuttan kurtulmam şarttı. "E-Eren'in..." yutkundum. "Haberi var mı?" kısık çıkan sesimin tarif ettiği cümleyi neyse ki anlamışlardı.
"Hayır," dedi terapist. Önce seninle konuşacağım sonra..."
"Onlara haber vermeyeceksin," diye çıkıştım. Ani atılımım derimden deri sökmüştü. Yüzümü acıyla astım. Şu an istediğim tek şey ağlamaktı. Kafamda dönen dünyadaki karmaşa sonlanıncaya değin ağlamak istiyordum. Bağırmak istiyordum. Ben gerçekten kurtulmak istiyordum. Stoğum son nefesini veriyordu. Savaşacak mühimmatım kalmamıştı. Mühimmat almaya sebebim kalmamıştı. Yorulmuştum. Çok yorgundum. Ayakta durmaya çalışmaktan çok yorulmuştum. Söyledikleri gibi, artık dinlenmemin zamanı gelmişti. Boşalmayan zihnimi tahliye etmenin zamanı gelmişti. Katlanılamaz ağrılarım, pimlerinin çekilmelerini hak ediyorlardı.
"Karan!"
Terapistin itirazına itiraz ettim. "Saçma sapan etik yasalarını takmıyorum terapist." Hala sınıyorlardı beni. "Haber vermeyeceksin," dedim. Eren Bakırcı ve İlke Çağbağlar'ın hayatında gereksiz bir ayrıntıdan ibaretim. Beyaz sayfayı kirleten o siyah leke benim. Daksili getirin. Okuyamıyorlar mıydı çelişkimin çaresiz düşkünlüğünü? "Haber vermene gerek yok. Sonuçta hala yaşıyorum değil mi?" Maalesef. Şimdilik. Ense kökümdeki şiddetli çarpıntı gözlerimi açık tutmama izin vermeyince karartmıştım görüş açımı. "Şimdi," dedim sertçe. "Beni Çağrı'yla yalnız bırak."
Tereddüdün çelme taktığı terapist birkaç dakika oyalansa bile nihayetinde bizi yalnız bırakabilmişti. Öte yandan, terapistim ile ne çeşit bir akrabalık ilişki olduğunu anlayamadığım Çağrı, biz odada yalnız kalır kalmaz evinde susan, güne gelince çene çalmaktan gocunmayan ablalar misali, "Şizofren," diyerek söylenmeye başlamıştı. "Çok korkuttun be." Kareli pikenin üzerinden dizimi tuttu. "Ağabeyin ile platonik aşkın davetten davete koşsun, sen burada sürünmeye devam ediyorsun. Gerçekten nasıl başlarsa öyle gidiyormuş. Terazinin dengesi şaşmıyor. Ayr-"
"Çağrı," dedim. Müdahale olmadan susmayacağı için müdahale etmiştim ki ihtiyacım olan şeyi onunla paylaşabileyim. "Bana silah lazım."
Bana dönüş bileti değil, bana çıkış bileti lazım. Bana silah lazım.
*
Bölüm etkileşimi
