33. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN
Bölümler 35Şu an: 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
kara vezir
Derinlerde bir yerde, sinir hücrelerimi gözlerimi aralamak için komuta etmeyi başarabildiğimde Çağrı gülümseyen yüzünü merak asetonuyla açmıştı sanki. Arkasında kısık tonda bir şeyler anlatan televizyonun sesi, odaya garipliği çöktürmüyordu. Lakin Çağrı, garipliği bizzat kampa buyur etmiş; çadırları kuruyordu. Dizkapağımı sıktı. Altdudağını dışarıya büküp delici bakışlarını bana, yatıya, gönderdi. "Ne yapacaksın ki silahla?"
Silahla ne yapacağımı söylesem beni hasta yatağına kelepçeletir; tepeme nöbetçi yollardı. Kelepçe açacak ya da nöbetçi kandıracak durumda değildim artık. Yaşlanmış hissediyordum. Yaşlı ruhum genç bir bedene tıkılmıştı. Uyumsuzluktan uyum çıkmazdı. "Silahla ne yapılır?" diye sorarken politiktim.
"Biz adam öldürüyoruz," dedi mafyalığını vurgulayarak. Gülüşü genişlemişti. İlke pembe giyiyorsa Çağrı'nın da gözüne tozpembe bir perde indirilmişti. Eren Bakırcı'nın etrafına ördüğü görünmez duvarları ise zaten pembe tuğlayla birleştirilmişti. Yakınlarım -belki birazcık tanıdıklarım- kocaman pembe kartelanın bileşenleriydi. Düşünüyordum ara sıra. Siyaha hangi renk katılırsa pembeye çevrilirdi? "Ha kuş öldürmek için kullananlar da var," diyerek devam ettiğinde beni düşünce âlemimden kopartmış; gecenin başa geçtiği pencereden dışarıyı gösteriyordu.
Bir an için aşina olduğum kuşları aradı gözlerim. En başından beri kuşlarla aramızda iyi bir iletişim olmamıştı. Defalarca küfretmiştim onlara. Öldürmeyi düşlemiştim her birini. Şimdi Çağrı açık açık onları öldürebileceğimi söylüyorken aslında, bu dünyaya beden fazla ait olduklarını kavrayarak; onları öldürme hayalinden nefret ettim. "Hastanenin ortasında," dedim harfleri bozukça dillendirerek. Televizyondan yükselen -magazin programı olduğunu seçtiğim- görüntülerin kalabalığı, ehvenişer odak yeteneğime yardımcı olmuyordu. "İşleyeceğim cinayeti itiraf etmem." Boğazımdaki bandajın altındaki yara kalp gibi atıyor; baskısını yoğunca yaşatıyordu.
"Kimi öldüreceksin şizofren?" diye sordu Çağrı. Ayağa kalkmıştı. Zaten hiperaktivite bozukluğu ile çatışan bir insan için çok fazla sabit oturmuştu. Odada minik turlar atmaya başladı. "Bayıldın ayıldın." Refakatçi koltuğunun kolçağına vurdu. "Bu arada kimi öldürmeye karar verdin?" saçlarını hızlıca karıştırarak dağıttı. "Bak," derken iki elini -avuçları yere bakacak şekilde- kaldırmıştı. "Elimi sallasam elli silah, biliyorsun." Yatağımın başlığına yaklaşıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Ama kurbanın ismini ver. Senin yerine biz hallederiz."
"Halledemezsiniz." Gözlerimi kırptım.
"Neden?" diye ilgiyle sordu. Gözlerimi kırptım. Benden uzaklaşmıştı. "Yoksa..." saçlarını bu defa daha hızlı kaşıyarak bağırdı. "Hayır." Gözlerimi kırptım. Konuşmadan anlaşmak bu olsa gerek. "Asla, asla, asla." Her defasında ses perdesini azıcık daha yükselterek bağırıyordu. "Beden silah falan alamazsın, hayır." Çağrı bağırırken gözlerimi kırparak ilk şoku atlatmasını beklemeye koyuldum. "Hayır, hayır, hayır..."
peri padişahının kızı
Güzel bir yaz gecesinde, başarıyla neticelendirdiğimiz davetin ardından eve dönüp dört duvar arasına hapsolmaktansa bir deniz kenarına gitmeyi ve gecenin tadını çıkartmayı tercih etmiştik. Burası, Kara Vezir ile gereksizleri söndürdüğümüz deniz kenarıydı. Eren'i hayallere kapılmayacağını bilecek kadar iyi tanıyordum. O yüzden kardeşiyle yaptıklarımı tekrarlamayı teklif etmemiştim. Zaten o, kardeşi değildi. Ben de onun yanında kardeşinin yanında olduğum İlke olamıyordum. Sakin sakin, köpüren denizi izlemek ikimize de yeter, artardı bile.
"Çok gülen çok ağlarmış," dedim aniden. Gecenin güzelliğindeki kaçak hüzündü belki beni bunu söylemeye yüreklendiren. "Davette çok güldük."
Eren davetteki kahkahalarımızı eksik bulmuş gibi gülmeye başladı. "Anneannen ile sık mı konuşur oldun?"
Kaşlarımı çattım. "Anneannem her zaman haklıdır Bakırcı." Ama içimde peyda olan huzursuzluğa ithafen, haklı çıkmamasını umuyorum.
kara vezir
Çağrı sinir krizini atlattığında hasta yatağımdan kalkmama yardım etmişti. Vücudumun isyanına sağır kalarak yere oturmuştum. Mafya babası arkadaşım ise beni takip ederek almıştı yanımdaki yerini. Refakatçi koltuğuna yaslanmıştık. Yaz meltemiyle hafif hafif salınan tül perdenin gösterisini seyrediyorduk. Başımdaki ağrı gördüğüm kareleri titreştiriyor olsa da hatlarını kabaca gördüğüm perdenin yerini dolduran keşke ben olabilseydim diyordum umutsuzca. Cebimden çıkardığım ağrı kesici paketi ile eskiye dönmeyi göze almıştım bir kere. Üç tablet, yirmi dört hap... Dört seferde hepsini yutmuştum. Ensemi koltuğun pütürlü oturma kumaşında dinlenmeye bıraktım. Kafamı geri yatırdığım için boğazımdaki dikişlerde bir gerilme oluşmuştu. Oysa kafamı geriye yatırmaya ihtiyacım vardı. Çünkü ağırlığını taşıyamıyordum, omuzlarımın üstünde.
Televizyon sunucusu İlke Çağbağlar ve Eren Bakırcı isimlerini telaffuz ediyorken Çağrı'nın, "Neden?" diye soran sözlerini öncelik seçtim. Ağlamaktan çatlayan sesi net değildi. "N-neden böyle bir şey istiyorsun?"
Boğazıma karşı gelmeyi bırakıp kafamın ağırlığını yeniden üstenirken sol tarafıma, Çağrı'ya döndüm. Gürültü yapmamaya dikkat ederek ağlıyordu. "Denedim," dediğimde bana baktı. "Gerçekten denedim Çağrı." Gözlerimin içinin yandığını duyumsadım bir an için. Çağrı'ya eşlik etmeme ramak kalmıştı. "Olmuyor." Ağrı kesicilerin etkisi, yavaştan baş göstermeye başladı. Beynimden aşağı taşlar yuvarlanıyordu bir nevi. "Her defasında kazanmanın bir yolunu buluyor," derken ise özne belirtmemiştim. Çünkü buradaki yegâne özne Pinhan 'dı.
"Muharebe meydanında sadece kaybediyorum," dedim. Nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde ses tellerim batıyordu. Algım bulanıyordu. Geçtiğini sandığım baş ağrısı, bir dal sigara yakıyordu. Öyle ki sigaranın dumanı gözlerimi yaşartmıştı. "Artık kaçmak istemiyorum." Parmaklarımla şakaklarımı dövdüm. "Kafanın içinde sürekli biriyle yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilemezsin." Tane tane düşen gözyaşları yanaklarımdaki yaraları suladı. "Kendime ait kararlarım yok. Kafamın içi darmaduman... Geçmiyor." Avuçlarımı alnıma çarptığımda Çağrı, ikinci atağımı engelledi. "Bu ağrıdan o kadar çok sıkıldım ki..." canlı canlı gömülüyordum. Toprağın baskısı nefesimi kesiyordu. Kendimi kasmama neden yoktu. Ağladım. Belki de hayatımda ilk defa doyasıya ağladım. Ben, annem kendini cayır cayır yaktığında bile ağlamamıştım. Ağlamamla kırışan yüzüm kafatasımı patlatacak cinsten bir basınca gebe kalmıştı. "Dayanamıyorum," derken samimiyetin eteği yerleri süpürüyor, yolumu temizliyordu. "İşler asla iyiye gitmiyor. Yalnız kalamıyorum." Bir kalp atımı süresi kadar, sesimi dinlendirebilmek için, duraksadım. "Sessizliğin ne demek olduğunu bilmiyorum."
Aynı anda ise Çağrı akan burnunu çekip; kareli gömleğinin yenini gözaltlarına bastırmıştı. "Sevdiğim kız," diye mırıldandım. İlke'nin silueti karşımdaydı sanki. Beni pür dikkat dinleyen Çağrı'nın ötesiydi onun yeri. "Aşka âşık olduğuma inanıyorken aslında kendisine âşık olduğum kıza dokunamıyorum." İlke'nin dokunuşlarını hatırlamıştım istemsizce. Derime yapışan, temizlenmesi gereken, bana ait olmayan izler bırakıyordu gerisinde. "Çünkü midemi bulandırıyor," dedim tiksintiyle açıklayarak. "Ona dokunmak midemi bulandırıyor." Aralıksız tattığım pembe üzümler, anılmak istercesine zıplamıştı önüme, hatıra defterinden. "Terapistin dediklerini denedim." Aslında bunu, benliğimi ikna etmek için söylüyordum. Zira Çağrı'nın terapist ile konuştuklarımdan haberi yoktu. "Denemeyi denedim."
Enerjisi olmayan bir kahkaha firar etti gözyaşlarımın gözetiminden. "Duygularımı ben yönetmiyorum ki onları hissedebileyim." Omuzlarımı silktim. "Lanetlenmiş gibiyim." Ensemi ovuşturdum. "Yanında durduğum şeyleri çürütmüyorum ama yanında durduğum şeyler beni çürütüyor. Tek başıma yapabildiğim en basit eylem nefes almak. Ona da bu bandaj engel oluyor," derken boğazıma dokundum. "Ailem varmış oğlum." Çağrı yeniden yüzünü sildi. Silmekten kızarmıştı teni. "Ailem varmış da... Onları bile kabul edemiyorum." Parmaklarımla saymaya başlayarak, "Çakmak," demiştim sonra. "Ateş ve yangın... Beynimi bu üç şey meşgul ediyor. Zararlı olduğunu bile bile elimi ateşe atmak istiyorum. Hangi insan günün her saatinde yanmayı arzular lan." Çaresizlikle yüzümü sıvazladım. Yaralarımdan birkaçını yanlışlıkla kanatmıştım. "Bu." Yutkundum. "Bu." Yeniden yutkundum. "B-bu... Varlığı yokken güzel olan bir hastalık." Sözlerimin ortasında bana sarılan Çağrı'nın sarılışına zorlanarak karşılık verdim. "Hem ölmekten korkmuyorum ki. İlla ki yalnız kalmayı başarabildiğim bir dünya vardır."
Omuzlarından tutarak onu geri çekilmeye mecbur bırakmasaydım eğer bana sarılmaya ara vereceğini sanmıyordum. Gözyaşlarının sanat yapıları inşa ettiği yüzüne uzun uzun baktım. "Bana yardım edecek misin?" aslında bu iş için Çağrı'nın yardımı önemsizdi. İşi silahsız da halledebilirdim. Acılı olsa da halledebilirdim. Ama silahı tercih ediyordum. Yeteri kadar acı çektiğimi tahayyül ettiğim için.
Tepkime aldırmadan bir kez daha sarıldı bana. "Sana ne zaman hayır dedim ki şizofren? Ne dedin de ikilettim?"
peri padişahının kızı
Molamızdan sıyrılmanın vakti gelmişti. Kumsaldan uzaklaşmış arabaya dönmüştük yeniden. Ayakkabıma karışan kumları -kaputtan destek alarak- temizlediğim esnada Eren, şoför koltuğunun kapısını açtı. Lakin geçip direksiyonun başına oturamadı çünkü telefonu çalıyordu. Cebinden çıkardığı telefona kısa bir bakış atıp, "Çağrı arıyor," diyerek bilgilendirme yaptı.
"Davetin nasıl geçtiği soracaktır," diye de bir tahminde bulunmuştum. Eren aramayı, "Söyle mafya," diyerek cevapladı. Kendisine kasıntı denilmesine karşın Çağrı'ya bu tarzda seslenmeyi uygun buluyordu.
"Ne saçmalıyorsun sen?" normal seyreden sesinin bir anda -kızılca kıyamet kopmuş gibi- şiddetlenmesi irkiltmişti beni. "Ne olmuş?" diye sordum. "Ne olmuş? Ne olmuş Eren?" üstelememe yanıt vermeden önce bir müddet yüzüme baktı. Baktı. Baktı. Çağrı hala telefondan bağırıyordu. Söyledikleri anlaşılmıyordu. Zaten Eren, "Karan kendini öldürecekmiş," dedikten sonra da anlaşılabilecek pek bir şey kalmamıştı.
Ne diyordu anneannen, çok gülen çok ağlarmış mıydı?
*
Bölüm etkileşimi
