14. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI13. KÂĞITTAN GEMİLER
Bölümler 35Şu an: 13. KÂĞITTAN GEMİLER
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
Zengin yaşamlarını tecrübe etmemiştim, doğru. Fakat zengin yaşamlarına konuk olmuşluğum vardı; üstelik birçok kez. Öyle partilere falan davet edilmemiştim. Şaşalı mekânların garsonlarından da değildim. Ben filmlerle, dizilerle dâhil olmuştum işte zenginliğe. Zaman zaman Pinhan ile gece vardiyasına çıkardık. Teslimatları geceleri taşırdık varacakları yere. Geceleri, penceresinin önünden geçtiğim evlerde seyredilen filmlere ya da dizilere ortak saymıştım kendimi. Bu maceramdan ise çıkardığım önemli bir sonuç bulunmaktaydı: Zenginler ciddi konuşmalar yapacaklarsa ciddi ortamları arka plan niyetine tercih ediyorlardı. Sokak sakini olarak ciddi ortamlara girebilmeme izin vermezdi kürküm. Bu yüzden göl kenarında, kürk değerimin kulak ardı edileceği yerdeydim. Sırtımı kalın gövdeli bir ağaca yaslamış; kışın zulmüyle sararmış otların ortasına oturuyordum. Mesaj atmıştım. Aracı birazdan teşrif ederdi.
Hazineymişçesine sarıldığım kâğıt destesini düzenleyip mürekkepli kalemlerin mürekkeplerini son bir defa daha kontrol ettim ki yarı yolda bırakmasınlar beni. Sabah bu kâğıtları ve kalemleri almak için -ayrıca telefonumu şarj etmek için- Oğuzhan'ın evine girmiştim. Erkence bir vakitti. Uygar'ın ağabeyi henüz işe gitmemiş; uyuyordu. Pinhan gözcülük yaparken ihtiyacım olan malzemeleri kısa sürede toplamış; dolaptan aldıklarımla ayaküstü kahvaltılık atıştırmıştım. Oğuzhan'ın kaybolan eşyalarını fark edeceğini sanmıyordum ancak bir gün mutlaka fark edecekti. Fark ettiğinde ise yer yerinden oynayacaktı. Yer hala sağlamken karşıya geçeyim diye adım atabilecek birazcık sürem kalmıştı neyseki.
"Burayı nasıl buldun?"
Gözlerimi dingin göl manzarasından çekip yukarıya; sol taraftan üzerime sayesini düşüren insana baktım. Tam anında Aracı buradaydı, harika. Vişne pembesi elbisesinin içinde çekiyordu güneşin olanca ışınını kendine. Benzer tonlardaki ponponlu beresi, botlarına yakışıyordu bercestelik mertebesinde. Uyurken ki güzelliği uyanık halinde vuku bulmuştu. Son günlerde Aracı'nın güzelliği neden şiddetle çarpar olmuştu? "Evsiz insanlar," dedim kâğıtları kuru otların gözetimine iliştirip kabanımı çıkartırken. "Hayatta kalabilmek için tüm şehrin planını ezberlemek zorundadırlar." Çıkardığım kabanı hemen yanımdaki boşluğa serdim. Diğer yandan, kabanımı çıkartmamı bekliyormuşçasına tetikte duran sert rüzgâr, pirana dişlerini etime geçirmekte tereddüt etmemişti. Rüzgârın dişleri bedenime saplıyken Aracı ile konuşmaya dayanabilmem gerekiyordu. Zira fazladan buzdolabı poşetim yoktu. Aceleyle çıktığım için Oğuzhan'ın evinden de buzdolabı poşeti kaçıramamıştım -ki Aracı, toprağa oturamayacak kadar değerli olan o kürkün sahibiydi.
Bir yerdeki kaban bir bana baktı. İkilem denen engele takılmıştı. Dudaklarını dişleyerek kendi içinde tartıştıktan sonra kabanımın üzerine oturabildi. "Tüm şehri ezbere bildiğini mi söylüyorsun yani?"
Yüzüne değil, ne yaparsa yapsın asla belirli düzene koyun olamayan karmakarışık kâküllerine hitaben konuştum. "Şaşırmaya bu kadar erken mi başlayacaksın Peri Padişahının Kızı?"
Kaşlarını çattı. Seslenişimi garipsemişti. Açıkçası eşlikçiydim garipseyişine. Çünkü ikinci defa doğrudan belirtmiştim masalımdaki görevini benliğine.
"Peri Padişahının Kızı mı?"
"Evet," dedim irislerime mızrak geçiren güneşe karşın gözkapaklarımı kısıyorken. "Kara Vezir'in yanında başka kim olabilirsin ki?"
peri padişahının kızı
Hiç Kimse'nin ince bir gömlekle oturuyorken üşüyor olma olasılığı beynimi ağaçkakan misali didikliyorken devam ediyordum kabanında oturmaya. Gerçekten beni düşündüğü için mi yapmıştı bunu yoksa şahsına ait eşsiz yöntemiyle zenginliğimi alay konusu mu ediyordu bilmiyordum. Muhtemelen bilemeyecektim de. Göle döndüm yönümü. Birkaç su kuşu göle dalıp çıkıyordu. Ağaç dallarının teskin ettiği ömrünü bitirmiş yapraklar tepemize yağıyordu. Öğle vaktini çiğ çiğ yiyen gün batmaya niyetlenmişti. İçinde bulunduğum çevre o kadar kusursuzdu ki; fani kusurlarımda burayı kirlettiğim kanısından uzak kalmak zordu.
"Sakladıklarını söyleyen tek kişi olmak istemiyorum," dedi Hiç Kimse. Gözlerim yeninden tenindeydi, böylelikle. Tenini ikinci bir ten misali kaplayan çiçeği burnunda yaralarında... "Ben sana bir şeyler anlatacaksam sen de bana bir şeyler anlatmalısın Peri Padişahının Kızı."
"İlk günden beri kimliğimi hep açık tuttum," dedim. İstediği bir kelebek ömrü kadar geçen zamanı doldurduktan sonra gelmiştim buraya. Suçlu konumda olan oydu. Savunma yapacak; açıklama yapacak olan da oydu. İleriyi aydınlatacak feneri tutan oydu. İleriyi aydınlatacak olan da oydu. Benim bir şey yapmama gerek yoktu. Ben, kendi fenerimin aydınlatıcı tuşuna basalı çok oluyordu. "Anlatacak bir şeyim yok ki."
Sağ tarafından, yerden, üç-dört destenin birleşimi gibi gözüken kâğıt kalabalığını kaldırdı. Kâğıtları yüzüme doğru salladı. Beyaz sayfaların dalgalanma sesi gölün homurtusu yutmuşken bir de kalem uzatmıştı. Olacakları önceden biliyormuşçasına kalemi elime aldım. Fakat durum tam aksi istikamette cereyan ediyordu. "Ne yapacağız bunlarla?"
"Gemi," dedi. "Bugün, sakladıklarımızı aramızdan uzaklaştıracağız."
kara vezir
"Çocukluğumu yetiştirme yurdunda geçirdim," diyerek başlamıştım. Parmaklarım kâğıtlarla oyalanıyor gözlerim parmaklarımın hareketini sarkaçmışçasına takip ediyordu. "Ama kaldığım yurdun hikâyelerde geçen yetiştirme yurtlarıyla alakası yoktu. Benim yurdumda..." Yutkundum. "Yerleşmiş bir hiyerarşi vardı." Su kuşları çığlık atmaya koyulmuştu. "Çok güçlü bir hiyerarşi..." pekiştirmenin ardından gölü aldım odağıma. "Birbirini kollayan çocuklar yoktu. Herkes birbirini ezerek yükselmenin peşindeydi." Nihayetinde ona çevirmiştim izleyişimi. Hafif acımayla karışık empati yüklü tavrıyla suratıma bakıyordu. "Biliyor musun İlke," derken ismini telaffuz etmek hala zordu. "Ben o döngüde asla yükselemedim. Hep hiyerarşinin en alt basamağında kaldım. Sanki orası bana rezerveydi de ayrılamazdım."
İç çekip devam ettim anlatmaya. "Yaşadığım günlere hakkıyla tekabül edebilecek tek kelime zehir." Zihnimin yaşadığım günler başlıklı klasörü tamamen boştu aslında. Boşluğun nasıl oluştuğuna anlam veremesem de yetiştirme yurdundan ayrıldığım andan itibaren günlerim bulanıklaşmaya başlamış bulanıklık düzelmemişti. "Zehir gibi günler yaşadım."
Alnına kayan beresini geriye doğru çekiştirdi. "N-ne yaptılar ki sana?"
Cevabını duymaktan korktuğu bir soru sorduğunu anlayabiliyordum. Oysa korkmasına gerek yoktu. Çünkü cevap zaten yoktu. "Hatırlamıyorum," diye ifade ettim. Yüzde yüz dürüstlük kullanmıştım. "İlginç ama hatırlamıyorum. Sadece hissettiğim acının gücünü hatırlıyorum."
Kafasını iki yana salladı. Kabullenememenin sınırında volta atıyor gibiydi. "Yaşadıklarını neden görevlilere söylemedin? Sana acı çektirdiklerini neden söylemedin? Neden sustun ki?"
Kendince çıkış arayışına saygı duyuyordum elbette. Fakat acı, keyifle bedenime dokunurken yanımda değildi. Çıkışların tıkalı olduğu gerçeğini kavrayamayabilirdi. "Susmadım." Omuzlarımı silktim. "Bana inanacak insanlara sesimi duyuramadım o kadar." Bir karabasanın gardiyanlığı üstlendiği anılarım giriş için gümrüğü tıklatmıştı bile. Destedeki kâğıtlardan birini çekip büyük harflerle Pinhan yazdım. Aracı pür dikkat beni izliyordu. Spot misali yaptıklarımı işaretliyordu. Dizimin üstüne koyduğum kâğıttan gemi yapmaya başlamıştım. "Gerçi, şimdi dönüp bakınca iyi ki o zehri içmişim diyorum." Gemi tamamlanınca on santimlik mesafede durduğum göle eğilip gemimi dalgaların insafına terk ederek yüzdürdüm. "Eğer zehri içmeseydim..." gemi, sakladığım ilk saklananı yüklenmiş; enginliğe açılıyordu şimdi. "Pinhan ile tanışamazdım."
"Pinhan kim?" diye sordu gemiyi gözeten Aracı.
"Sana hastanede söyledim ya bir arkadaşım daha var diye..." hafif tebessümüm epeyce büyümüştü yüzümde. "İşte o arkadaşım Pinhan oluyor."
"Pinhan... Hiyerarşinin altında ezilen bir başka çocuk muydu?"
"Hayır," dedim. Pinhan ve ezilmek mi? Birbirine bu denli zıt iki kavram daha olamazdı herhalde. "Pinhan yurttan değildi. Bana hademenin oğlu olduğunu söylemişti. Günlerden bir gün öylece karşıma çıkıverdi. Tabii yanımda diğer çocuklar varken gelmezdi. Yalnız kalmamı beklerdi. Yalnızca ben yalnızken gelirdi. Hala da öyle..."
"Bu," dedi mimiklerini buruşturan Aracı. "Bu biraz tuhafmış."
"Evet. Pinhan epey tuhaftır. Her neyse işte, on sekiz yaşına geldiğimde yurttan ayrıldım. Pinhan da babasından ayrıldı ve birlikte yaşamaya başladık. Yani, arada kaybolduğu oluyordu ama yine de birlikte yaşıyorduk."
"Nerede? Nerede yaşıyordunuz?"
"Sokaklarda," dedim. Yanıt barizdi. Belirtmemi talep etmişti. Bazirliği belirtmenin önemi neydi sahi? "Sokaklarda yaşadık çünkü gidecek bir yerimiz yoktu."
"Pinhanlar'da yaşayabilirdiniz. Pinhan'ın babası seni yanına alabilirdi. Almak mı istemedi?"
"Belki alırdı." Pinhan'ın babasını hiç düşünmediğim gerçeği birden çökmüştü. "Bilmiyorum. Pinhan'ın babasıyla tanışmadım."
Ona verdiğim kâğıtlara gözü gibi sahip çıkan Aracı bir-iki dakikalık duraksamanın ardından yasaklı bölgeye geçiş yaparak, "Pinhan ile tanışmamın bir sakıncası var mı?" diye sordu.
"Var," dedim yangından mal kaçırırcasına. "Pinhan sosyal değildir. Kalabalık ortamlara sık girmez. İnsanlarla tanışmaz. İnsanlardan nefret eder. Benden nefret etmediği için şanslıyım." Yeni bir yaprak kâğıdı daha almıştım elime. "Mesela... Uygar ile de tanışmadı."
"Hastanedeki adam mıydı Uygar?"
"Hı-hım," diye mırıldandım. Kâğıdın üzerine büyük harflerle iş yazdım. "Uygar benim işverenim. Onunla bir düğünde karşılaştık. Hırsızlık yapmak için gelmişti düğüne."
"Ne?" diye bağırdı. Abartısını abartılı bulmuştum.
"Öyle." Üzerine iş yazdığım kâğıdı gemi formuna getiriyordum bir yandan. "Uygar yasaları umursamaz. Yasaların en büyük adaletsizlik olduğunu düşünüyor. Kafa yapısına akıl sır erdiremezsin."
"Sen peki? Yoksa sen de mi?"
"Hayır. Ben sahte akraba kiralayan bir ajansa kayıtlıydım. Düğüne sahte akrabalık yapmak için gitmiştim. İşte Uygar'ı hırsızlık yaparken gördüm. Konuştuk tartıştık. Eğer onu ihbar etmezsem bana iş ve kalacak yer ayarlayabileceğini söyledi." İkinci gemiyi de göle teslim etmiştim. "Böylece terk edilmiş inşaatımı keşfettim."
"İş?" diye sordu aracı. Aracı bugün -diye soruyordu, hep. Meraklı kedilerden farkı yoktu. Sorusunun devamını getiriyorken nesli tükenmek üzere olan ağrı kesicimi içmiştim. "Nasıl bir iş teklif etti sana?"
"Karışık bir iş," dedim basitçe. "Teslimatçılardan oluşan büyük bir ekip var. Teslimat ekibi yani... Uygar bize paket verir. Paketleri adreslere götürürüz. Karşılığında para alırız."
"Ne paketi bunlar?"
"Bilmiyorum," dedim yeniden. Kendi hakkında bilmediğin ne de çok şey varmış Kara Vezir. "Teslimatçılar soru sormaz."
"Paketleri Uygar'a kim veriyor ki?"
"Büyük patronlar."
"Büyük patronlar da kim?"
"Bilmiyorum," demiştim yeniden. Bilmediğin ne de çok şey varmış Kara Vezir, dedi Pinhan. "Teslimatçılar soru sormaz." Üçüncü kâğıdı çektim meydana. "Teslimatçılar hem soru sormaz hem de kendi adlarını kullanmaz." Kâğıdın üzerine isim yazdım yine büyük harflerin önderliğinde.
"Uygar bu yüzden mi sana Kara Vezir dedi?"
Kâğıdı katlamaya giriştim. "Evet."
"Neden, Kara Vezir? Özel bir anlamı mı var?"
Yaptığım geminin inşasına mola verip Aracı'ya bakmam gerektiğinde duraksadım. "Benim masalıma en çok uyan sıfat bu çünkü." Gemi tamamlanır tamamlanmaz onu da gölün himayesine bırakmıştım."
"Gerçek adın ne?"
Gerçek adın ne? Gözlerine defalarca baktım. Derince baktım. Uzun uzadıya baktım ve yanıtladım. "Gerçek adımı bilmiyorum," dedim. Sonra o anlatmaya başlamıştı. Anlattı da anlattı. Zaten bilmediğim hiçbir şeyi söylememişti.
peri padişahının kızı
Hiç Kimse, teoriği atlanmış uygulamalı bir ders gibiydi. Mantığını çözemiyordunuz ama uygulamadan sınav olmaya paha biçilemezdi. Yan yana dalgalarla boğuşan altı gemiyi izliyorduk, yan yana. Omzum hafifçe omzuna değiyordu. Hava iyice kararmıştı. Göl çevresinde dolanan su kuşları, gece nöbetini baykuşlara devredip gitmişlerdi. Onlar gitmişti. Biz buradaydık. Konuşmamız bitmişti. Saklananların örtüsü silkelenmişti. Her şey ortaya serilmişti. Onunla ilgili düşüncelerim daha net ve daha keskindi. İçimi taşıran yoğun sevgi patlamasıyla baş edebilirsem baş edecektim şimdi. "Neden ağrı kesici kullanıyorsun?" diye sordum yarım saate yayılmış sessizliği yattığı sızdığı kaldırıp yerine yatması için uyarırken.
Sessizlik, oturma odasından kalkıp yerine yattığında; akşamın karanlığıyla bütünleşen Kara Vezir usulca mırıldandı. "Kolay şeyler yaşamadım. Açık bir zihinle kolay olmayan şeylerin üstesinden gelemem." Uyuşturuyordu; ağrı kesicilerle uyuşturuyordu kendi. Talihsiz masalın kötü karakteri olmak zorunda kalan bu genç adam ile daha ne kadar ya da nasıl vakit geçirebileceğimi bilmiyordum. Geçirdiğim vakitlerin boşa gitmesini ise hiç mi hiç arzulamıyordum. "Sana sarılabilir miyim?" dedim bozuk bir ses tonuyla. Ona temas etmeden evvel izin almayı daha güvenli bulmuştum.
Burukça gülümsedi. Kâğıtları kenara bırakıp ayağa kalktığındaysa kollarını iki yana açmıştı. Teklifi geri çevirmedim. Aynı gülümsemenin bir değişiğini takınarak ben de kalktım ayağa ve kollarımı sıkıca doladım boynuna. Başlarda zayıf tutuşunu sarmıştı belime. Sonrasında tutuşunu sıkılaştırdı, sebepsizce. Yanağımı yanağına yasladım. Azıcık baş gösteren sakalları tenime batmakta gecikmemişti. Sağ elimi kirli saçlarına daldırdım. Keşke onunla daha önce tanışsaydım. "İlke," diye fısıldadı. Saçlarımın arasına gömülen dudaklarından ötürü konuşması boğukça duyulmuştu. "Bugün benim doğum günüm." İşte, son saklananı da sermişti perdeye. "Haberin olsun diye söyledim. Eğer bana pasta alırsan çilekli almaman için söyledim. Çileğe alerjim var."
Kendimi tutamayarak kıkırdadım. Akşam vakti, birbirine dolanmış bedenlerimize abandı. Ona daha çok sarıldım. Ona sarılmaya bir türlü doyamadım. Parmak uçlarımda yükselip dudaklarımı kulağına yaklaştırarak, "İyi ki doğdun Kara Vezir," diye fısıldadım. Ona sarılmaya doyamamıştım.
İyi ki doğdun Kara Vezir.
Bölüm etkileşimi
