31. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI30. YERİNİ SEVEN HASTALIK
Bölümler 35Şu an: 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime · Okuduğun bölüm
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
kara vezir
Yatağın üzerine çıkıp parmak uçlarımda da yükselerek boyumu tavana erişebileceğim raddeye getirmiştim. Zaten yerinden defalarca çıkarılmış tavan döşemesini hareket ettirmek için ufak bir temas yetmiş, sunta bölme havaya kalkmıştı. İnşaat pisliklerinin yer yer saçıldığı tavan arasını bir müddet yokladım. Çağrı'nın yerleştirdiği tornavida hemen uçtaydı. Tornavidayı alır almaz tavan döşemesini bırakmış yataktan zıplayarak inmiştim. Ani zıplayışım sinir hücrelerimi uyararak bende batma hissi peyda ediyordu ancak satırla terbiye edilen başım sağ olsun batma hisleriyle baş edebilirdim.
Terlik giymedim. Katya'nın yeni getirdiği beyaz çorapların kirlenmesine aldırdığım yoktu. Ben kirletiyordum o getiriyordu. Çorapların akıbetini düşünmekle zaman kaybedemezdim. Kontrol için odama gelmelerine az kalmıştı ve ben az kalanı, kendime harcamak istiyordum. Temiz görünse de temizlikten bihaber fayansları çıplak ayakla ezip televizyonun monte edildiği duvardaki prizin başına geçtim. İlk önce çivileri ardından tornavidanın ucunu kontrol ettim. Elimdeki düz tornavidayken çivilerin tepesi yıldızdı. Çağrı'nın yaptığı işte pürüz çıkmasa olmazdı zaten.
Anlaşılan uğraşacaktım. Ama imkânsız değildi. Uğraşarak halledilebilirdi. Prizin üstündeki çivilerden bir tanesine tornavidayı yerleştirip kıvırmaya başladım. Defalarca çivi ve tornavida arasındaki uyum kopmuş olsa da çivi yuvasını büyük oranda terk ettiğinde elimle çıkartmıştım yerinden. Birkaç saniye kadar durup koridoru dinledim. Ses seda çıkmıyordu. Aynı işlemi serice diğer üç çiviye daha yapmamın ardından prizi yerinden kaldırmıştım. Rengârenk kabloların arasına konuşlandırılmış tıraş bıçağını -çarpılma tehlikesi yüreğimi hoplatıyorken- alıp odadaki banyoya geçtim.
Hastane yönetmeliği gereğince kişisel bakımlarımızı kendi başımıza yapmamıza engel getirilmişti. Koyun misali yönetmeliğe boyun eğmem şarttı belki lakin nereden geldiğini bilmediğim bir kuaföre emanet edemezdim kendimi. Günün herhangi bir saatinde hayaller görüp hayaller tarafından saldırıya uğrayan bir deli olsam dahi kendi kendime tıraş olabilecek yetkinlikteydim hala. Kilidi sökülmüş banyo kapısını tam kapatmak amacıyla arkasına çöp kovası yerleştirirken Oğuzhan'ın evinde tıraş olduğum zamanlardaki başarımı hatırlayıp durdum. Yüzüme tek bir kesik dahi atmamıştım. Şimdi de boğazımı kesecek değildim ya.
Klozet rezervuarına bırakılmış poşet içindeki tıraş köpüğünü de temin etmemin akabinde aynanın karşısına geçtim ve varlığımı seyrettim. Baskısına dayanamayarak alnımdan kovduğum bandajın altındaki yaralar ten rengimi mora boyuyordu adeta. Sakallarım aracılığıyla gölgelenen çenemdeki yaralar fırını yeni terk etmiş ekmek tazeliğindeydi hala. Durdurulamazlığıma güvendim. Kafam zonkluyorken tıraş köpüğünü yüzüme yaymaya başlamıştım.
İnsanın kendisi ile ilgilenmesi abes olamazdı değil mi? Yaptığım şeyin doğallıktan başka ne etkisi olacaktı sahi?
peri padişahının kızı
Saygı göstergesi niyetine, yanımıza gelen adam ceketinin yakalarını tutarken hafifçe eğilmişti. Adamın gelişine oralı olmayan Eren herhangi bir tepki vermedi. Muhtemelen patronunun ifadesizliğine alışmış olan adam ise almadığı tepkiyi garipsememişti bile. "Son partiyi de indirdik Eren Bey," dedi durum güncellemesi yaparak.
Eren kafasını ağır ağrı salladı. "Tamam." Eliyle adamın uzaklaşmasını kast eden bir komut geçirdi kayıtlara. "Çocuklara söyle siz gidebilirsiniz." Adam bir defa daha, eğilerek, selam verip sahneden çıktı.
Kapan'ın fabrikasındaydık. Bizden istedikleri parfümleri getirmiştik. Aslında yetkili kişilere komut verilmişti ancak işlerin başında olmadan rahat edemeyeceğini bildiğim Eren, yetkilendirdiği kişilerle birlikte -ki o kişilerden biriydim- fabrikaya gelmişti. Foncé Parfümeri kamyonlarından indirilen parfüm kasalarının koruyucu streçleri tek tek sökülüyorken seyir terası tarzında bir çıkıntıda, yukarıdan, çalışan fabrikaya bakıyorduk. Streçlerden sıyrılan parfüm kasaları hareketli bantlara yerleştirildi. İşçiler oldukça nazik hareket ediyor, şişeleri kırmamaya büyük özen gösteriyordu. Arada bir tıkırtı sesleri duyulsa dahi gösterilen özenin başarılı olduğu aşikârdı.
Hareketli bant, parfüm kasalarını robotlara doğru taşıdı. Robotlar parfümlerin F harfi ile damgalanmış kapaklarını açarak; kapağı açık şişelerin bir sonraki aşamaya devredilmesini sağlıyordu. Bir sonraki aşama; Çağrı ve Kapan'ın bahsettiği şekerlerin şişelere boşaltılmasıydı. Yarısına kadar şeker doldurulan parfüm şişelerinin kapakları yeniden kapatılıp koruyucu streçlerle yeniden sarmalandığında forkliftlere yerleştirilen kasalar fabrikadan çıkarılıyordu. Kapan'ın şeker fabrikası liman kenarındaydı. Yani kasalar aktarmaya gerek olmadan, direkt, gemilere yükleniyordu. Ondan sonrası denizaşırı ülkelere upuzun bir seyahatti...
"Babam işlerin başındayken," dedi Eren sanki duymamı istemiyormuşçasına düşük tutmuştu sesini. Seyir terasının düşmemizi engelleyen parmaklıklarına yaslanmış; kollarını aşağı sarkıtmış bandın taşıdığı, pembemsi sıvıları tutan şişeler tarafından büyülenmişti. "Hayır kurumlarına sürekli bağış yapardık." İç çekti. "Ama nasıl bir süreklilik..." kendi kendine güldü. "Rakiplerimizden fazla, dikkat çekici bağışlar yaptık hep." Çantamın kumaş sapına tırnaklarımı sapladım. Hiç olmadığım kadar mutsuz hissediyordum. Öyle ki dünkü hatıraların silikliği bile keyfimi yerine getiremiyordu. "Babamın yardıma muhtaç insanları önemsediğini düşünürdüm," diyerek devam etti. Telaffuz ettiği harflere pişmanlık serpiştirilmişti. "Yapılan on binlerce bağışa başka nasıl açıklık getirecektim ki?" parmaklıklardan ayrılmadan kafasını bana çevirdi. "Şimdi anlıyorum İlke. Babam vicdanını rahatlatmak için bağış yapıyormuş. Başka şirketlerin parfüm tariflerini çalıp sattığı için vicdanını rahatlatmak istiyormuş."
Şekerlerin parfüm şişelerine dolarken ki kıpırdanmaları Eren ile alay edercesine yankılanıyordu fabrikanın kirişlerinde. Bakış açısından beni çıkartan Bakırcı ise çözemediği dilde bir anlatıya maruz kalıyormuşçasına şekerleri izledi. "Şu an bende bağış yapmak istiyorum." Elini pantolonun cebine daldırarak; cebi ters çevirdi. "Ama cepte para yok."
Ortamın katılığını kırmak amacıyla, "İstersen Lumiére kaynaklarını kullanabilirsin," diye bir teklifte bulunmuştum. Bir güldürü programında olsaydım yasaklanırdım herhalde. Eren gülmedi. Ortam, katılığını kırmadı gitti. Kapan'ın şekerleri, bizden uzakta kaç kişiyi zehirleyecekti kim bilir? Ortaklığımız yüzünden kaç hayatı kirletecektik? Ölümlere de sebep olur muyduk acaba? Bunun vebali ile yaşanır mıydı, bin muamma. "Eren," dedim dudaklarımı yalayarak. Yaptığımız çok kötü şeyin iyi yönünü göstermeye çalışacaktım, elimden geldiği kadarıyla. Çünkü bana böyle öğretildi. "Her devrim kanla başlar." Kirpiklerinin altından bir bakış atmıştı bana. Parfümlere binen şekerleri kast ederek sürdürdüm konuşmamı. "Bunu bir devrim gibi düşün." Ne denli zor olduğunu biliyordum. Fakat o, düşünceleri tarafından yönlendirilmeye meyilli biriydi. Düşündüklerini değiştirmesi yapacağı bağışları makul miktarlara çekebilirdi. "Bazen iyiye ulaşmak için kötü yollardan geçmemiz gerekiyor."
"İyiye ulaşmak için kötü yollardan geçmemiz gerekiyor," diye tekrar etti. Kanmadığının farkındaydım.
kara vezir
Beyaz havluyu boynuma bastırdım. Tüylü kumaş kırmızı sıvıyı saniyesinde çekmişti. Tahmin ettiğimin aksine; yaralarıma değen jilet, kesiklerimi çoğaltmıştı. Oluk oluk boynuma sızıyordu kan. Hissedilmeyen acıdan olsa gerek tıraş köpüğünü cildimde kaydırmaya devam ediyordum. Ama sonra bir şey olmuştu. Tepemde yanan ampulün ışığı titredi sanki. Ampule baktığım anda hiçbir şey olmamışçasına yanıyordu ışık. Aynaya döndüğümde ise yeniden titriyordu. Yerinden söktüğüm prizin elektrik sistemine bu denli büyük çapta bir zarar verebileceğini sanmıyordum. Dünya sandıklarımdan fazlasıymış meğer.
Çabuk olmaya kıymet bindirerek elimin hareketlerini hızlandırdım. Ampulün titrek ışığı hepten belliydi artık. Işığın oynadığı ışık oyunları ise arştan selamlıyordu beni. Aynaya çarpan yansımam bulanmıştı. Görüntüm dalgalandı. Dişlerimi sıkarak arkama baktım. Gözlerimi yumup açtım. Aynada dalgalanan görüntüm, Pinhan'ın yüzü ile yer değiştirmişti. Başını yana eğmiş; gözlerimi kolaçan etmekteydi. Gülümsüyordu. Karşımdaki bir seri katilmiş gibi.
peri padişahının kızı
Kısa bir aradan sonra, "İki kişi mi gelecektiniz?" diye sordu telefondaki kadın. Mekanik sesi bıkkın duygular barındırıyordu. Sabahtan beri aramalara cevap vermekten sıkılmış da beni başından savmayı deniyordu. "Evet," dedim asıl suçun onda olduğunu vurgulayarak. Sonuçta dediklerimi anlamayıp her şeyi iki defa sorarak sakız misali süreci uzatan kendisiydi. "Lumiére Kozmetik ve Foncé Parfümeri."
"Anladım." Sessizlik oldu. Bilgisayar klavyesinin çıkardığı serzenişleri duyabiliyordum. Sisteme şirketlerimizi kaydediyordu muhtemelen. "Yarın akşam saat sekizde. İyi günler." Ben karşılık veremeden aramayı sonlandırdı. Limanda, rüzgâr saçlarımı dağıtıyorken telefonun ekranına birkaç dakika -tuhaf tuhaf- bakakalmıştım. Çağrı'nın temin ettiği davet listesindeki ilk davet organizasyonu yöneticisi ile yaptığım konuşmanın garip olmayacağını ummuştum galiba. Aslında olaya hâkimdim. Katıldığım davetlerin çoğunda katılımcılar önceden geleceklerini haber verirlerdi. Biz de bir an evvel yatırımcı avına başlamak istediğimiz için, Eren yük gemisine bindirilen şekerli parfümleri gözlüyorken aramamı gerçekleştirmiştim. Tabii yönetici, hâkimliğimi darma duman etmişti.
Ekranını kilitlediğim telefonu çantama atıp Eren'in yanına geçtim. "Hallettin mi?" diye sordu. Bir pürüz çıkmasını, geri dönmeyi planlıyordu şüphesiz. Planının kurulmasına, "Hallettim," diyerek yasak çıkarmıştım bile. "Yarın akşam ilk davete gidiyoruz."
Kolunu omzuma dolayıp beni kendisine çekerek sarıldı. Desteğimi hissetsin diye sarılışına karşılık vermiştim ancak amaçlamadığım bir şey olmuştu. "Alyansın nerede İlke?" dedi bana. İrkilerek geriye çekildim. Boş sağ elimi çantamın arkasına -sanki gördüğünü unutacakmış gibi- saklamıştım. Kardeşin beni öperken çıkarıp attı. Sonrasında da alyansı yerden almak aklıma gelmedi diyemeyeceğim için, "Banyoda unutmuş olmalıyım," diye bir şeyler geveleyivermiştim.
Kısık bakışları yüzümü süzdü. Üstelememişti oysa ben, kanmadığının farkındaydım. Eren Bakırcı bugün kanmıyordu.
kara vezir
Parazitler yaşamak için konakçıya ihtiyaç duyarlardı. Hayat döngülerini konakçıya bağlar; onun üzerinden geçinirlerdi. Başka bir deyişle konakçıdan yer, içer, sefa sürerlerdi. Parazitler yerlerini seven canlılardı. Çünkü kazanırlardı. Refah kazanırlardı. Onlar refah kazandıkça konakçı kaybederdi; zarar görür, ömrünü tüketirdi. Parazit güçlenirken konakçı çökerdi. Ta ki ölünceye değin... Konakçıyı, konakçı ölünceye değin sömürürlerdi. Öldüğünde ise yeni bir konakçı seçer, tekrarlarlardı her şeyi. Benim halime en uygun eğretileme buydu kesinlikle. Çünkü Pinhan için konakçıdan farksız değildim büyük ihtimalle. Belli bir dönemde bana saplanmış, bedenimde yer edinmiş ve bedenimi evi bilmişti. Kirayı ödemediği gerekçesiyle onu çıkartmak istediğimde ise kabullenememişti. Dışlanmayı, yok sayılmayı, atılmayı kabullenememişti. Kendini korumak için konakçısına, bana, zarar veren; yerini seven bir hastalıktı o.
Uçurtma bağının ucuna bağlanmış; uçup uçmamakta kararsız zihnim, bilincimi bir getirip bir götürüyorken boğazımdan süzülen kan damlalarının hepsini hissediyordum. Dengemi yitirip banyo zeminine düştüğümü ise hiçbir şeyi hatırlamadığım kadar net hatırlıyordum. Yalnızca düşünemiyordum. Pinhan'ın bir parazit olduğu gerçeği dışında hiçbir şey düşünemiyordum.
"Şizofren," dedi birisi. Sesi odamın içinden gelmişti. Gözlerimi açamadım. Tepki oluşturamadan öylece yatıyordum. "Nereye kayboldun şizofren?"
Pinhan'ın ele geçirdiği tıraş bıçağının, tereyağından çekilen kıl misali boğazımdan kayışı asla acıtmamıştı canımı. Sadece başım ağrıyordu. O kadar.
Banyo kapısının arkasına koyduğum çöp kovasının çekildiğini fark ettim. "Şizofren." İçeri girmişti. Görmüştü, bulmuştu beni. "Şizofren." Yere diz çöküp hafif hafif yanaklarıma vurdu. Kenardaki havluyu boğazıma bastırmaya başlamıştı. "Aç gözünü." Harfleri sarsılıyordu. Havluyu daha çok bastırdı. "İyi misin? İyi olduğunu söyle. Şizofren, aç gözünü!" sıra sıra konuşuyordu. Ağlamaya başlamış olacak ki yüzüme gözyaşı düşüyordu. "Anne," diye bağırdı. Yardım için birilerini çağırıyordu. "Anne." Boğazının zorlandığı açıktı. Havluyu bir saniye dahi bırakmamış, "Anne," diye bağırıyor ve ağlıyordu. "Anne."
"Ne oldu Çağrı?" diye sordu onun ardından banyoya giren terapistin sesi.
"Anne uyandır onu," diye yalvardı havlu bekçisi.
"Ta-tamam." Gölgesi üzerime düşen bedenlerin yer değiştirdiğini, terapistin parmaklarını boynumda ve havluda hissettiğimde anlayabilmiştim. "Tamam." Başımı dizlerine yatırdı. "Sakin ol," derken kendini telkin ediyordu sanki. Arkada ağlama sesi artmıştı. "Ze-Zeliha hemşireyi çağır. Hemen çağır." Biraz bekledikten sonra bastırarak ekledi. "Hadi Çağrı!"
Dizinin kalanını izleyemedim. Zira zihnim dirense bile uçurtma esintiye direnememişti. Adımın karanlığı, cehennemi ayaklarımın altına serdi. Bilincimi yitirmiş, bayılmıştım.
*
Bölüm etkileşimi
