19. YARIM VE YALNIZ

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 19. YARIM VE YALNIZ
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime · Okuduğun bölüm
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

peri padişahının kızı

Tutunduğum korkuluktan merdiven boşluğuna doğru sarkıp, "Seher Abla," diye bağırdım. Bağırışım fazlaca gürültü yapmıştı. Gürültü yaptığımda azarını benden esirgemeyen babam evde olmadığı için şanslıydım ki Seher Abla'ya rahat rahat seslenebiliyordum. "Seher Abla." Gerçi tam anlamıyla rahat olduğum da söylenemezdi çünkü hastalıktan parçalanan boğazım sesimi çıplak kuvvetiyle boğuyordu. "Seher Abla neredesin ya?"

"Geldim," dedi Seher Abla'nın sesi fersah fersah uzağımdan. "Geldim." Çok geçmeden merdiven boşluğunda görünmüştü. Ellerini sarı beze kuruluyorken kafasını kaldırıp bana baktı. "Emredin İlke Hanım."

Ona yansıtmadan ofladım. Ona emretmediğimi, ona emretmeyeceğimi anlatmak; Kara Vezir'e tutarlı bir kimlik benimsetmekten zordu resmen. "Müsait misin?"

"Tabii," dedi. Herhangi bir komutumu hızla yerine getirmeye hazır durumdaydı. "Ne istemiştiniz?"

Tırnaklarımı korkulukta tıkırdattım. "Şu mucizevi ıhlamur çayından bir demlik, antibiyotik, Lavande'den gelen kıyafet kolileri..." isteklerimi sıralıyorken aklıma takılan düşünceyle duraksamış, eklemiştim. "Kıyafetler hala kolilerde değil mi?"

"Evet efendim. Geçen aydan beri bekliyorlar."

"Güzel," dedim gülümseyerek. "Foncé parfümlerinden de getir. Bizim yeni koleksiyonu da görmek istiyorum. Ayrıca maşa, pres makinesi ve dondurucu spreye de ihtiyacım olacak." Seher Abla söylediklerime kafa sallamayı bırakmazken, "Hazırlanmama yardım etmen gerekiyor," diyerek ricacı olmaya özen tanıyordum. "Çabuk gel lütfen. Bekliyorum." Yeniden kafasını sallayıp kadrajdan kayboldu. Ona uyup ben de elimi eteğimi kadrajdan çekecektim ki, "Seher Abla," haykırışımı yineleyen yeni düşüncelerin birikimiyle sabit kalmıştım.

Saniyelik gecikmenin ardından buluştu gözlerimiz. "Buyurun?"

"Oje kataloğunu da getirir misin?" Eh, akşam önemli biriyle önemli bir yemek yenecekse iki ayak bir pabuca girerdi, felek de şaşardı bir yerde.

kara vezir

Ülkenin parasızlıkla boğuştuğu, hatta kimilerinin paraya el sürmesinin haram kılındığı bir dönemde yaşıyorduk. Halkın paraya ihtiyacı olduğu belliyken halktan olan Oğuzhan'ın ise paraya ihtiyacı olmadığı barizdi. Zira dairesine yirmi beş kuruştan satılan market poşetlerinden bir krallık kurmuştu.

Yok yok pazarı misali abartılı doluluk sergilemekten çekinmeyen kilerin ışıklarını açtım. Ağzını üfleyerek araladığım poşete yarım bidon benzini -aklı başında bir birey ne diye evinde benzin bulundururdu bilmiyorum- koymuştum. Pinhan'ın çakmağını yine vermemesi, inada başvurması, pes etmemesi gibi olasılıklarla karşılaşma durumuna karşın iki kutu kibrit aldım. Yeterli miktarda ipi ve bir çeşit karınca öldürücü ilacı da poşete eklemiştim. Karıncalarla derdim yoktu, kabul. Onlar yoldaşlarımdı. Kraliçe karınca ile aramızda sözleşme imzalanmış gibi terk edilmiş inşaatta, birlikte, yuvarlanıp gidiyorduk. Lakin Peri Padişahının Kızı karıncalı ortamda akşam yemeği yemeyebilirdi. O zaman sözleşmeyi bozmak gerekirdi.

Kilerden çıktım. Koridoru geçiyorken botuma takılan püsküllü halı gözüme epey hoş görünmüştü. Üstünü kapattığı ceviz boyalı parkeye oldukça yakışmıştı. Öyleyse betona da yakışabilirdi. Şu saatten sonra tozu dumana katmaya, yarım kalmış hesapları kapatıp bu şehirden gitmeye karar vermişken Oğuzhan'ın kaybolan eşyalarını fark edip etmemesi umurumda değildi. "Eşyalarına değer veriyor olsaydı," dedi Pinhan mutfaktan. "Kapıya daha sağlam bir kilit takardı."

Katliam poşetimi parkeye bırakıp dizlerimin üstüne çöktüm. "Ne yapıyorsun Pinhan?" diye sordum ukala yorumuna karşılık.

Ben dikdörtgen halıyı rulo şeklinde katlıyorken kucağında kocaman bir tavuklu salata kâsesiyle yanıma gelmişti. "Yemek yiyordum," dedi suçsuz suçsuz. "Sizinle birlikte yiyemeyeceğim için şimdi yiyeyim dedim." Tek kaşını kontrol mahiyetinde kaldırmıştı. "Mahsuru mu var?"

"Olur mu hiç," diyerek iğneledim. Bırakın iğneyi, iç organlarını çuvaldızla söküp karaborsaya yaysaydınız da Pinhan umursamazdı, orası ayrı. Yemek yemesine ses çıkartmayacaktım. Çünkü tavuklu salata en sevdiğim yemekti. O, en sevdiğim yemeği gönlünce tüketirken ben ne hakla ses çıkartabilirdim ki?

Tamamen katladığım halıyı omzuma atıp -güç bela eğilerek- yerdeki poşeti de aldım. Birlikte holü geçiyorken, "Aşağıdaki marangozdan masa çalmaya gerek var mı?" diye sahici bir merakla sormuştum.

"Gerek yok," diyerek açıkladı. Canım aşırı dozda tavuklu salata çekmişti. "Hatırlarsan marangozun Uygar'a borcu vardı."

"Borcu kullanarak masayı alabilir miyiz dersin?"

"Alırız. Sonuçta adam seni tanıyor ve Uygar'dan korkuyor."

Dairenin giriş kapısını dizdiğimiz diğer otuz yedi poşeti de alır almaz binayı terk etmiştik. Pinhan dairenin kapısını açık bırakmakta ısrar etmişti. Israrını, direnmeden, kabullenmiştim. Çünkü Oğuzhan ve Uygar'ın soyulduklarının bilincinde olmalarını istiyordum.

peri padişahının kızı

Değişiklik yaparak rastgele seçtiğim gri ruju dudaklarıma iyice yediriyorken aynadan gözlerime bakan yansımadaki kıza aşina değildim. Kız benim hiç olmadığım ve bir şekilde olamayacağımdan emin olduğum raddede heyecanlıydı. Heyecanı çelik mavisi irislerine vuruyordu ve irisleri öyle bir ışıldıyordu ki onun bu dünyadan olduğuna inanmak güçleşiyordu. Ayrıca mutluydu. Damarlarından akan kanı kavuran bir mutluluğa kapılmıştı. Gülümsüyordu. Kalbini hızla çarptıran adamla buluşup, baş başa bir yemek yiyecekleri için gülümsüyordu; neşeliydi.

Gri ruju yerine bırakıp şeffaf, pembe simli bir başka ruju gri tabakanın üzerine yaydım. Böylece dudaklarım parlak görünümünü koruyacaktı. Suya dayanıklılık teknolojisi ile geliştirdiğimiz yeni moda rujları da test etme fırsatı bulmuş olacaktım. Yanaklarımı şeftali tonlarındaki -abartıya kaçmadan- allık ile canlandırdım. Kirpiklerimi maskaraya tabii tuttum. Seher Abla'nın çeki düzen vermeye çalıştığı fıstık pembesi elbiseme uysun diye göz kalemini koyu mor bir renkte tercih etmiştim. Bakışlarımı derinleştirdiğini düşündüğüm işlemin ardından gözkapaklarıma rimel çekmeyi ihmal de etmedim. Saç maşasının ısısını kontrol ettim. Yeteri kadar sıcak; saçlarımı buklelemeye oldukça hazırdı.

"İlke Hanım?"

Arkamı dönmeden, aynada, Seher Abla'ya baktım. "Efendim?"

Başını işinden kaldırmıyor cansız mankenin üzerine geçirdiği elbisemdeki kırışıklıkları çözmeye çalışıyordu. "Haddim olmadan soruyorum ama çok özenle hazırlanıyorsunuz şirket toplantısı falan mı var?"

Otuz iki diş sırıttım. Seher Abla'ya yansıyan istekliliğimi Kara Vezir'in yanında, sınırda tutmam gerekecekti. "Toplantı yok. Bu..." dudaklarımı ısırarak bir süre uygun kelimeyi aramıştım. "Bu özel biriyle yiyeceğim özel bir yemeğin hazırlığı."

Seher Abla memnuniyetle kafasını salladı. "Bir beyefendiden mi bahsediyoruz?"

"Aynen öyle," dedim kararımı bozup maşayı bırakırken. "Bir beyefendiden bahsediyoruz."

Ki Seher Abla'nın, "Eren Bey mi?" diye sorması kadar doğal bir şey olamazdı. Sonuçta Eren ile nişanlanacağımı biliyordu. Yine de Eren'in hatırlatılması içimi sıkıntıya düşürmüştü.

"Eren Bey ile kan bağı bulunan birinden bahsediyoruz Seher Abla." Daha başka soru sormasın diye komodinin üzerini kast ederek, "Topuz tokasını uzatır mısın?" eklemiştim. Tarak yardımıyla saçlarımın dalgalarını düzelttim. Epey kararsızdım ve bu kararsızlık geç kalmama sebebiyet verecek gibiydi.

kara vezir

"Düğüne gidecek gibi görünüyorsun," dedi Pinhan ben çelik şamdandaki mumları yakarken. Sıkıntıyla iç çektim. "İyi işte, sen de halay başı olmaya dünden heveslisin zaten."

"Ne alakası var?" kollarını göğsünde kavuşturmuş inşaatın tamamlanmamış salonuna kurduğumuz masayı eleştiren gözlerle süzüyordu. "Düğünlerin yakınından bile geçmem ben."

Mum yakma işlemi bitince geri çekilip masaya baktım. Sorun çıkartmayan marangozdan iyi bir parça kopartmış ek olarak üç adet sandalye almayı da başarabilmiştim. Masanın altına serdiğim halının püsküllerini üstünkörü düzelttim. Hala poşetlerden birinde olan böcek ilacını kaptığım gibi yemek yiyeceğimiz alanın etrafına sıktım. Görünürde karınca yoktu fakat bu, her an ortama intikal etmeyecekleri anlamına gelmezdi.

"Masal bitiyor ha?"

Hazırlığın ortasında çenesi açılan Pinhan beni sohbet etmeye teşvik ediyordu resmen. İşlerim aksamasın diye tek tük kelimelerle yanıt veriyordum ancak bu soru, durup düşünmeyi gerektiriyordu. "Bu hayatta bitiyor. Başka hayatlarda ne olduğunu da ne olacağını da bilemeyiz," dedim.

"Uzakta bir yerlerde daha iyi bir dünyanın olduğuna sahiden inanıyor musun Kara Vezir?"

"Bu dünyada cezalandırılıyorsak illa ki ödüllendirildiğimiz bir yer de vardır." Omuzlarımı silktim. "Bilirsin, denge meselesi." Çorba servislerinde kullanılan büyük porselen kâsedeki çorbanın sıcaklığını -elimi buharına tutarak- ölçtüm. İçilemeyecek kadar soğuk değildi. "Papyon nasıl görünüyor?" diye sordum.

"Palyaço gibi görünüyorsun," dedi eleştirerek. "Kravat takmalıydın. Kravatın her zaman bir ağırlığı vardır."

"Kravat yakışmazdı. Hem, palyaço mu? Sen modadan ne anlarsın ki?"

"Modadan anlamadığımı düşünüyorsan benden moda önerisi isteme. Sandalyeyi hazırlamaya bak."

Arta kalan tek poşete yöneldim. Bu gece için ihtiyacım olan malzemelerin tamamı buradaydı aslında. Ek niyetine aldığım sandalyeyi salon kısmından çıkartıp banyo kısmına taşıdım. Halat formlu ipi sandalyenin etrafına doladım. Bidondaki benzinin az bir kısmını sandalyeye az bir kısmını da ipe döktükten sonra infaza hazır sayılırdım artık.

Pinhan ile birlikte inşaattan çıktık. Site olarak tasarlanmış binanın giriş kapısı takılmamış dış duvarına karşılıklı yaslanmıştık. Boş yolu izliyor, Aracı'yı bekliyorduk. Bileğime sarılı, Oğuzhan'ın saatine baktım. Yediyi bir dakika geçmiş, Aracı geç kalmıştı. Geç kaldığına karar vermemin ardından on-on bir saniye ancak geçmişti ki bir araba motorunun sesini duyduk. Motor sesi gittikçe yaklaştı. Kademe kademe kulaklarımızı tırmaladı. "Geliyor," diye mırıldanmıştı Pinhan. Zaten belli olan şeyi belirterek omuzlarıma zıplamış, pençelerini etime geçirmiş gerginliğe kuvvet kazandırıyordu adeta.

Gecenin koyu karanlığını yaran far ışıkları beliriverdi birden. Göründüğü kadarıyla direksiyonun başında Aracı vardı. Şoförüyle gelmemişti. Bu iyiydi. Bir de şoförden kurtulmak zorunda kalmayacaktım. Karşı sitenin sarmaşıklı duvarının önüne park etti arabasını. Pinhan dalgayla gülmüştü. "Pembe giymiş," dedi Aracı'yı inceliyorken. "Fıstık pembesi."

"Hep pembe giyiyor," dedim hatlarını ezbere bildiğim vesikalık fotoğrafı gözlerim önüne taşırken. "Onu ilk gördüğümde de, aracım olmasına karar verdiğim ilk anda da pembe giyiyordu."

"Neden peki? Bir insan neden manyak gibi sürekli pembe giyer? Odası bile pembeydi. Arabasını pembeye boyatmış. Pembe olmayan tek bir telefon kılıfı bile yok. Kullandığı makyaj malzemelerinin yüzde doksan beşi pembe... Ulan şirketteki koltuğu bile pembe. "Neden?" ucu bucağı görünmeyen fizik problemleri tarafından ablukaya alınmışçasına bir tavır takınan Pinhan saçlarını kaşıyarak, sıkıntıyla, sürdürdü laflarını. "Kendini Barbie Bebek mi sanıyor yoksa?"

Yaslandığım yerden ayrılıp Oğuzhan'ın takım elbisesine bulaşmış beton tozunu hafifçe silkeledim. "Kendini Barbie Bebek sanması bir yana gerçekten Barbie Bebek olması işimize gelir."

Pinhan peşinden sürüklediği dilek fenerini çocuksu mutluluk fırtınasına kaptırıp ellerini ovuşturdu. "Barbie Bebek olması işimize gelir çünkü Barbie Bebekler plastikten yapılmıştır ve plastik çabuk yanar."

"Aynen öyle dostum," dedim. Aracı nihayet arasından inmişti. "Plastik çabuk yanar."

Pembe arabasının kapılarını kilitledi. Bedenine çarpan rüzgârın hiddetinden korunmak amacıyla üzerine geçirdiği mantosuna sıkı sıkı sarılmıştı. Bir an için bana da bu denli sıkı sarılmış olsa ne yapardım diye düşünmekten alı koyamamıştım kendimi. "Sana böyle sıkı sarılsaydı eğer sadece onu değil onunla birlikte tüm şehri yakardın," dedi Pinhan.

Bir müddet çevresine bakınan Aracı'nın bakışları sonunda benim ifadesiz tuttuğum bakışlarımla kesişti. Sokak lambasının enerjisi yüzünü aydınlatıyorken kocaman gülümseyip topuklu ayakkabılarının üzerinden bana doğru yürümeye başlamıştı.

"Şuna bak Pinhan," dedim. Etkilenmiştim. "Kendi sonuna yürüyor. Kendi sonuna yürüdüğü için çok mutlu görünüyor."

"Normal," dedi. "Çünkü bilmiyor. Kendi sonuna yürüdüğünü bilmiyor. Boşuna dememişler bilmemek mutluluktur diye."

"Keşke ben de bilmeseydim," diye pişmanlıkla soludum.

"Neyi? Ya da kimi diye mi sormalıyım?"

Aracı'dan kopardığım bakışlarımı Pinhan'a çevirdim. "Keşke Bakırcılar'ı bilmeseydim. O zaman Aracı hala yaşıyor olacaktı."

Sırtımı sıvazladı. "Olmuşla ölmüşe çare yoktur dostum. Yapmak zorunda kaldığımız şeylerin kötülüğünden kendimizi sorumlu tutamayız. Kızı yak gitsin. Bizim sorunumuz olmaktan çıksın."

"Yakacağım," dedim kararlılıkla. "Külleri kalacak. Haklısın. Küller benim sorunum olmaz."

"Küller rüzgârın sorunu olur." Pinhan son kez sırtıma vurup arkasını döndü. Aracı iyice yanıma yaklaşmıştı. Orion Takımyıldızı ve Akrep gibi... Biri varken biri olmazdı. Aracı varsa Pinhan'a yolculuk daveti çıkardı. İkisinin aynı anda aynı yerde bulunması mümkün değildi.

Aracı tamamen karşıma erişip daha çok gülümsedi. Bakışları arkamda yükselen terk edilmiş inşaatı hayranlıkla süzüyordu. "Mekânın güzelmiş."

İşte yarım. İşte bir de yalnız. Yarım, yalnıza gelmişti. Kollarımı iki yana açıp, "Evime hoş geldin Peri Padişahının Kızı," dedim.

Pinhan ise zihnimin içinden konuştu. "Mezarına hoş geldin, Peri Padişahının Kızı." Gömüleceğin yere hoş geldin.

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

235okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.