35. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)
Bölümler 35Şu an: 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
İlke Bakırcı
4 yıl sonra...
Son zamanlarda yağmur haddini aşarcasına yağıyordu. Dereleri taşırmış şehirlerin çoğunu su altında bırakmıştı. Tabii mezarlıklar da bu karışıklıktan nasibini almıştı ki buraya gelinceye değin botlarım çamur içinde kalmıştı. Hatta mantomun belli bölgelerine de çamur sıçradığını görebiliyordum. Geçmişte temizlik abidesi sayılan ben, şimdi gökten su yerine çamur yağsa aldırmazdım galiba. Sonu Karan Bakırcı'ya çıkan yolda, başıma ne gelirse gelsin aldırmazdım aslında.
Mezarlığın sonunda, Bakırcı aile üyelerinin gömülü olduğu kısma seri adımlarla ilerledim. Üzerimde, ağlayan gelin tarlasında buluştuğumuzda onun kanı ile ıslattığım elbise vardı. Dans etmeyi bildiği halde, ona dans etmeyi öğrettiğim esnada defalarca basıp taşlarını döktüğü botlarımı giymiştim bir de. Kucağımdaki ağlayan gelin çiçekleri ıslandıkları için gerçekten ağlıyormuş gibi görünüyordu. Duruma daha uygun olamazlardı. Çantamı gelişigüzel yere bırakıp üzerinde kalın, siyah harflerle Karan Bakırcı yazan mezar taşının önünde duraksadım. Gelinceye değin hâkimliğini başarıyla yürüttüğüm gözyaşlarıma dayanamıyordum. Kendimi bırakmamla ağlamaya başlamam bir olmuştu. Zaten -uzun zamandır- gözlerim yaşarmaya hevesliydi. Deste deste ayırdığım ağlayan gelin çiçeklerini mezarın tepesine özene bezene yerleştirdim. Son taneyi de koyduğumda mezarın üzerinde iç içe geçmiş yeşil ve kırmızıdan bir şölen patlak veriyordu.
Mezarın kenarını belirtmek için koyuluna mermere oturup sırtımı, yine, mezar taşına yasladım. İçimi huzur panayırına çeviren bu eylemden vazgeçebileceğimi sanmıyordum. Sert bir rüzgâr, dayanıklılığımı ölçercesine eserek savurdu saçlarımı. Saçlarımı yüzümden çekmekle uğraşmamıştım çünkü artık kâküllerim yoktu ve teller yüzümü çizmiyordu. "Dün gelemediğim için özer dilerim," dedim mantomun kumaşıyla oynarken. Boğazımdaki -muhtemelen ağlamaktan oluşan- yumru konuşmamı açıklıktan uzaklaştırıyordu ancak onun, her koşulda beni anlayacağını biliyordum.
Elimin tersini yanaklarıma bastırdım. Gözyaşlarım aktı, aktı, aktı. "Lavande Tekstil ile yemekteydik." Tamam, belki böyle bir bahane Karan'ı ziyarete gelmeme engel olmamalıydı fakat Eren'i o yamyam sürüsünün ortasında bir başına bırakamazdım. "Ah!" diyerek iç çekip oksijen yuttum. "Şimdi soracaksın Lavande Tekstil ne alaka diye..." Onun yerine bir şeyler sormak kendime, canının eksikliğini azaltıyordu bir yerde. Parmaklarımı çiçek serpiştirdiğim toprağa daldırdım. "Bizimle ortak olmak istiyorlar." Azıcık güçlendiğimizde birer yırtıcıya dönüşen şirketler tarafından saldırıya uğramış; üçüncü ortaklık hakkımızı Lavande'den yana kullanmıştık. Bu tarz gereksiz yaşananları onunla paylaşmayı seviyordum. Hayatımda hala bir yere sahip olduğunu böyle böyle hissediyordum. "Anlaşmayı imzaladık."
Titrek nefeslerimi dışarıya üflerken üşümeye başlamıştım. Burası her daim soğuktu. Burada olmaya katlanması zordu. Onu burada bırakıp gitmek lime lime ediyordu beni. Burukça gülümsediğim esnada gözyaşlarım hızlanmıştı. "Artık büyük bir şirketiz. Biliyor musun, Çağrı da mafyalığı bırakıp yeni ortaklıkta bizimle çalışmaya başladı." Çağrı'ya verdiği değerin yoğunluğunu anımsayarak yutkundum.
Boştaki elimi havaya kaldırıp dikdörtgen bir pankart çizer gibi yapmıştım. "FLL." Söylemim çokça alay barındırıyordu. Sanki cümlem nemli bir ortamdı da küçümseme, nokta atlamadan çoğalıyordu. "Tekstil ve kozmetik devi..." oturduğum yerde biraz kayarak başımı mezar taşına yaslamış ve ismine sarılmıştım. "Keşke görebilseydin." Mutluluğa bağışıklık kazanmış hastalık misali yokluyordu mutsuzluk. "Burada olsaydın ve bizimle birlikte o masada oturabilseydin." Gözyaşlarım mezar taşını ıslattıkça ağlamam tetikleniyordu sanki. Bir süre sonra düzgün nefesler dahi alamaz olmuştum. "Ağabeyin çok üzgün," dedim o lanetli günde Eren'in yüzüne sıçrayan kan damlalarının anısı düşerken zihnimin meydanına. "Mutlu olduğunda bile çok üzgün." Dün yaşadığım bir başka olayın gerçekliğine yine kırgın bir hevesle atıldım. "Mesela dün..." ıslaklıkla tonunu kaybetmiş dudağımdaki ruju mantomun koluna sildim. "Mutlu olmamızı sağlayacak bir sebebimiz oldu."
Torağa daldırdığım parmaklarımın arasından süzülen toprak tanelerini hipnotize olmuşçasına seyrediyordum. "Yemek esnasında bayıldım," der demez midem tekrar bulanmaya başlamıştı sanki. "Tamam, bu pek de mutluluk verici bir şey değil ama..." Mezar taşından hafifçe uzaklaşırken kısa bir alkış tutturdum. "Tebrikler Karan Bakırcı, amca oluyorsun." Boğazımdan kopan hıçkırığa teslim ettim iplerimi. "Biliyor musun," dedim küskün bir tınıda. "Haberi aldığımda ne hissedeceğimi bilemedim. Sanki..." kirpiklerimi gökyüzüne kaldırıp iç çektim. "Her zaman eksik olan bir şeyler var." Kendimi toparlamak adına yüzümü kurulamaya girişmiştim yine, yeni ve yeniden de. "Neyse, sıkıldığının farkındayım. Ağlamamaya çalışacağım." Sanki bu ağlamam için bir komuttu. "Artık ne kadar mümkünse..."
Arkamda yükselen selvi ağacı, ağlamama katılırcasına üzerime yaprak yağdırdı. Aklıma aniden gelen, unuttuğum, gerçekten bir kesit çekmiştim sonra. "Bu arada, babanın davası sonuçlandı. Gelecek ay cezaevinden çıkacak. Se-senin gittiğini söylediğimizde..." Faysal Bakırcı'nın önüme yığılan bedeninin hayali görüntüsüyle irkilmiştim. Devam edemedim. Yeni bulduğu oğlunun hasretinin onu hasta ettiğini söyleyemedim. Yalnızca ağlayabiliyordum. Yalnızca ağladım. Belki de bu dünyadaki tek meziyetim ağlamaktı. "Neden yaptın bunu bize?" diye sordum sıkışan kalbimle. Gerçi, nedenlerin faydasız olduğunu anlayalı epey oluyordu.
"Ben seni çok özlüyorum Karan," dedim. "Çok..." Matemle kirletilmişti itirafım. "Keşke bir şeyler olsaydı." Hareket edemedim. Masallarda kalmış; bir yanımın esiriydim. "Ölümünü telafi edecek bir şeyler olsaydı. İşte o zaman daha fazla savaşırdım. Seni bize bağlamak için daha fazla savaşırdım." Zor bela mezar taşından ayrılıp son bir defa yüzümü sildim usulca. "Pekâlâ." Çantamı attığım yerden alıp sırtıma taktım. Oturduğum mermerden ağır ağrı kalkmıştım. "Artık İlke Bakırcı'ya müsaade." Arkamı dönmeden önce doyasıya seyrettim mezarı ancak ona doyulamayacağını algılayamıyordum bir türlü. "Tekrar geleceğim," dedim bozukça. "Hep geleceğim."
Seni arkada bırakmak bir seçenek dahi olamaz Karan Bakırcı.
Geçici niyetle, arkamı döndüm. Onu orada bıraktım ve mezarlıktan çıktım.
***
Eve dönüş yolunda garip bir hissiyata tutulmuş halde, Karan'ın Kara Vezir olarak yaşadığı terk edilmiş inşaatın önünden geçen yolu kullanmak istemiştim. İsteğimin sonucu ise oldukça şaşırtıcıydı çünkü birileri, inşaatı terk edilmiş bırakmamaya karar vermişti. Gözlerimin gerisinde titreşen alevleri hafızamdan silerek durdurdum arabayı. Gerçekçi bir merak binmişti sırtıma. Öylece inmiştim. Şoför kapısını kapattım ama kumandanın kilit tuşuna basamadım. Çamurlu botlarımın ezdiği asfaltı hızlı hızlı kat ederek ulaştım inşaat sahasına.
Her yerde iş makineleri vardı. Kaldırım taşları, fayanslar, envaiçeşit süslü döşeme taşları paket paket yığılmıştı çevreye. İşçiler karınca misali dolaşıyordu. Vinç bir şeyleri yukarı çekiyordu. Destek kalaslarını taşıyan bir gurup işçinin yanından geçtim. İnşaata hayat aşılamaya çalışıyorlardı sanki. Yıllar evvel durdurulmuş yapıyı tamamlamak üzere kolları sıvamışlardı.
Karan'ın benim için hazırladığı yemek masasını koyduğu oturma odası bölmesine girdim. Aynı kalabalık aynı curcuna ve aynı telaş burada da hüküm sürüyordu. "Buyurun hanımefendi?" dedi işçilerden biri. Sorgulayan ifadesiyle yanıma gelmişti. "Birine mi baktınız?"
"Ben..." Burada ne işin var İlke? Kirpiklerimi kırpıştırıp saçlarımı karıştırdım. Benim gibi birinin inşaat ortasında ne işi olurdu değil mi? "Yetkili buralarda mı acaba?" diye sordum. Yetkili mi? Saçmalamakta günden güne uzmanlaşıyorsun İlke. İç sesime karşı çıkmazdım ama ben de haksız sayılmazdım. İnşaatı kimin ya da hangi firmanın devam ettirdiğini, neden devam ettirdiğini öğrenmek istiyordum.
İşçi kafasıyla onaylarken, "Müteahhit Bey buralarda olacaktı," demişti. "Bekleyin haber vereyim." Elindeki çivi torbasını sallayarak diğer işçilerin arasına karışıp yürümeye başladı. Yürüse bile görüş açımdan hala çıkmadığı için gittiği yönü bakışlarımla takip edebiliyordum. Havuz başına kadar durmamıştı. Havuz başına geldiğinde ise siyah kot pantolon ve siyah kazağıyla diğerlerinden ayrılan bir adama seslendi. Elindeki klasörü bırakmayan adam yan dönmüş işçiyi dinlemeye koyulmuştu. Onları izledim. Artık işçi her ne söylediyse müteahhit olduğunu varsaydığım adam benim olduğum tarafa bakmıştı bir an için. O bir anda, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Adamın yüzü, ayaklarımı beton zemine kilitlemişti. Bu yüzü tanıyordum. Bu yüzü çok iyi biliyordum. Dört yıl boyunca, bu yüzün sahibi için ağlamıştım ben.
İşçiyi geride bırakan müteahhit sakin adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Nefesimi tuttum. Bacaklarımı titreten hücreler, kalbimin hızıyla birlikte maratona atılmıştı. Zira bana doğru yürüyen kişi, gözlerimin önünde kendini vuran Kara Vezir, yani Karan Bakırcı'dan başkası değildi. Ölmüştü. Görmüştüm. Ama gelen o olmak zorundaydı. O olmalıydı. Ne olmalısı... Gelen o işte. Gelen, Kara Vezir.
Müteahhit bana yaklaştıkça yüz hatları belirginleşti. Tonunu hatmettiğim böğürtlen karası saçları ve som gümüş rengindeki irisleri belirginleşti. Hayır bu... Bu Eren ve Karan arasındaki tanıdık benzerlikten farklıydı. Bu... Bu adam baştan sona Karan'dı. Yürüyüş tarzı, yürürken kollarını sallaması, dudaklarının kenarında oyalanan gülüş stili, adım atarken ara sıra kafasını yere eğişi, güneşe karşı kirpiklerini kısarak büründüğü o sevimli tavrı... Gerçek anlamda şok geçiriyordum.
"Merhabalar," dedi aramızda beş adımlık mesafe bırakarak durduğunda. Ses tonu bile aynı. Kelimeleri telaffuz edişi aynı... Kullandığı tını aynı... Nasıl geldin buraya Karan Bakırcı? Sağ elindeki klasörü sol eline geçirdi. "Benimle görüşmek istemişsiniz." Tanımıyordu. Onu tanımamın aksine beni tanımamıştı. Sağ elini tokalaşmak için uzatırken kendini tanıttı. "Karan Bakırcı."
Duyduklarım vücudumu elektrik çarpması hissiyle sarsarken kadere ayak uydurarak uzattığı elini tutmuştum. Tuttuğum eli sıcaktı. Güçlü bir tanıdıklık duyumsayarak irkildim adeta. Gözlerimi gözlerinden kaçırmadan bakıyordum gözlerine. Sonrasında, beni tanımayan tanıdığım birisine; bildiği değişmezlerin aksine kendimi tanıttım. "İlke Bakırcı."
"Memnun oldum," dedi nezaketen. Elimi bırakmamıştı.
Elini bırakmadım.
-SON-
*
Bölüm etkileşimi
