19. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI18. BİZ DÜNYALILAR
Bölümler 35Şu an: 18. BİZ DÜNYALILAR
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
peri padişahının kızı
Bakırcı ailesinin evini terk edip kendi odama girdiğimde beni bekleyen bir misafir vardı. Misafirimin Kara Vezir olmasını tüm benliğimle arzuluyor olsam da o, yoktu. Kendi yerine, hastanede refakatçi niyetine başucunda beklettiği rüzgârgülünü göndermişti. Gayriihtiyari gülümsedim. Odama girmesine, evimi ziyaret etmesine alışmıştım artık. Garipsemiyordum. Korkmuyordum. Hatta bu durum bana bir çeşit güven aşılıyordu. Sanki hep korunuyormuşum, kollanıyormuşum, pembe dünyamda yalnız bırakılmıyormuşum gibi bir güven.
Sırt çantamı makyaj pufunun üzerine attım. Bağcıklarını çözmeye uğraşmadığım botlarımı zorlanarak çıkartıp gardırobun dibine doğru savurmuştum. Kabanımı da yine çantamın tepesine attığımda yatağıma eriştim. Camdan gülmüşçesine nazik davrandığım rüzgârgülünü aldım ve yatağıma sırtüstü uzandım. Başım yastıkta, yüzüm tavana bakıyordu. Aslında tamamen tavana baktığım söylenemezdi çünkü tavan ile gözlerim arasında yakın bir zamanda yapıştırıldığı her halinden belli olan bir rüzgârgülü vardı. İşaret parmağımı renkli plastikten yapılma yapraklarına dokundurup; döndürdüm.
Hayat gerçekten çok garipti. Bugün yaşadıklarımı hala inanılmaz buluyordum. Daha ben ne hissedeceğimi bile bilmezken o ne hissediyordu acaba? Uzunca iç çektim. Kendimi Kara Vezir'in yerine koyup hissettiklerini anlamaya çalışmak güçtü. Kara Vezir diyerek -benden sonra- onun ismini zikretmişti zihnim. Onun ismi mi? Onu gördüğüm ilk anda, benim için hiçbir yerde yaşayan Hiç Kimse'ydi. Alışıncaya değin Hiç Kimse ile çok güzel zaman geçirmiştim. Beni pembeden farklı renklerin olduğuna inandırmıştı. Tekdüze hayatımı yokuşa sürmüştü. Beni yorduğu ve nefeslerimi tükettiği için yokuş çıkmaktan nefret ederdim ancak Hiç Kimse'nin yönlendirdiği yokuşta ben, yorulmayı hiç bu denli sevmemiştim.
Yokuşun tepesine vardığımızda yan yana bakmıştık ya manzaraya o anda kimliğini değiştirmişti. Artık Kara Vezir ile devam edeceğimi öğrenmiştim. Kara Vezir, terk edilmiş bir inşaatta Pinhan adlı arkadaşıyla yaşıyordu. Gerçek adını bilmeyen, karamsar, umudunu yitirmiş, tekinsiz işlere bulaşmış, beni çıktığımız o tepeden aşağı yuvarlayan kişiydi.
Tepenin sonundaysa vadi vardı. Vadide bekleyen ise Karan Bakırcı'ydı. Nerede yaşadığı bile belli olmayan, babasıyla ağabeyini yeni bulmuş, annesi intihar etmiş birisi oluvermişti. Rüzgârgülünü tekrar döndürdüğümde acaba demiştim seslice. Senin yanında durduğum bu süreçte daha kaç kez kimlik değiştireceksin?
Peki, sonuncu kimliğini kabullenecek miydi? Kara Vezir'i ardında bırakıp Karan Bakırcı olabilecek miydi? Yaşayıp görecektik lakin ben işi şansa bırakmak istememiştim. O sefil hayatından kendini kurtarabilsin, hak ettiği yaşama kavuşabilsin diye babasıyla ağabeyine yalvarmıştım. Hiç Kimse'likten çıkıp hakikaten birisi olsun diye yalvarmıştım. Ona yardım edin diye ağlamıştım. Terk edilmiş bir inşaatta yaşıyor. Kendinden nefret ediyor. Garip bir arkadaşı var. Ona kötü kötü şeyler söylüyor. Geçmişte yaşadığı çoğu şeyi hatırlamıyor. Tehlikeli kişilerle çalışıyor. Ona yardım edin derken ise gözyaşlarımı kurulamıştım. Ona yardım edin. O bir bağımlı. Ağrı kesiciler olmadan yaşayamıyor.
Faysal Bakırcı taş kalpli değilmiş. Karısını ciddi ciddi çok sevmiş. Oğlunu bir başına bırakmayacağına dair bana yemin etmişti. Onu nüfusuna almak için her şeyi yapacaktı. Eren ise yanlarında yaşaması için kardeşini ikna edecek kendisiyle birlikte aile şirketinde çalışmasını sağlayacaktı. Hatta... Hatta onu bir psikiyatra dahi götüreceklerdi. Kötülüğün düşmanca yıktıklarını sevgiyle tamir edeceklerdi.
Rüzgârgülünü bir kez daha döndürdüm. Yaşadığımız sürece her daim bir umut vardı işte.
Eren'in sandığından dökülen paketlerin görüntüsü rüzgârgülünün yapraklarında yeniden canlanıp bana görünürken Kara Vezir'in paketlere olan bakışını hatırlamıştım birden. Paketleri yabancılamamıştı. Göl kenarında gemi yüzdürdüğümüz zaman teslimat yaptığını söylediğinden yol çıkacak olursam; teslim ettiği ürünlerin bu paketler olma olasılığı büyüktü. Ama bir de büyük patronlardan bahsetmişti. Büyük patronlar Uygar'a veriyordu paketleri. Uygar ise teslimatçılara... Öyleyse Eren Bakırcı büyük patron mu oluyordu? Ya paketler? Paketlerde ne taşınıyordu? Taşınanlar kime gidiyordu? Aklım çok karışmıştı. Çıkılmayacak bir döngüye hapsolmuştum sanki.
Kaşlarımı çattım. Rüzgârgülünü durmasına izin vermeyerek döndürüyordum. Eren Bakırcı büyük patrondu ya da değildi, cevabı zaman verecekti fakat kesin olan bir şey vardı ki; dolaylı olarak da olsa kardeşi ile bağlantısı varmış. Durumun tuhaflığı tüylerimi ürpertti adeta. Belki de sıradan bir günde yolda yürürken kan bağlarından habersiz birbirlerinin yanından geçmişlerdi. Belki de sayısız kez -birbirlerini görmeden- aynı ortamda bulunmuşlardı. Bir başka bakış açısıyla; ortak tanıdıkları vardı. Paketler aracı oluyorsa ikisi de Uygar'ı tanıyordu. Bakırcı kardeşler bir pencerenin iki tarafında gibiydiler. Aralarında perde vardı. Perdeyi çekseler engel ortadan kalkardı ve birbirlerini çok daha önceden görmüş olurlardı.
Yapabildiğim kadarıyla ciğerlerime oksijen doldurup oksijeni rüzgârgülüne gönderdim. Tatlı bir tınıda, hızla döndü yapraklar. Döndüler, döndüler, üçüncü dönüşlerinde çantamın içindeki telefonun titrediğini duymuştum. Aslında yattığım yerden kakıp da telefonumun ayağına gitmezdim ancak art arda maruz kaldığım bildirim sesi anlaşılan rahat vermeyecekti.
Hastalığın bahşettiği ağırlıkla rüzgârgülünü komodine bırakıp doğruldum. Ayağımla yanıma sürüklediğim makyaj pufundaki çantamın içini karıştırmaya başlamıştım. Gerekli gereksiz onlarca makyaj malzemesi vardı çantada. Süsüme düşkün değildim fakat makyaj malzemesi üreten bir markanın veliahdı olunca çantam boş kalmıyordu işte. Yoğun kalabalıktan çekip çıkardığım telefonun ekranını açtım. Kara Vezir'den -yeni kimliğini kabul edinceye değin ona Kara Vezir demeye devam edecektim- üç tane mesaj gelmişti.
Gönderen: Kara Vezir.
Gönderilen: Siz.
İlke.
Seni görmem lazım.
Benimle yemek yer misin?
(15.43)
Anlamsız bir heyecan tarafından ele geçirilmişken buz kesen parmaklarımı klavyenin üzerinde hareket ettirdim. Tabii sayısız kez yanlış harfe basmıştım. Parmaklarım çok soğuk olduğu için. Evet, parmaklarım çok soğuk olduğu içindi. Kesinlikle başka bir sebep yoktu.
Gönderen: Siz.
Gönderilen: Kara Vezir.
Nerede ve saat kaçta?
(15.45)
Yatağımdan kalkıp camı açtım. Havaya ihtiyacım vardı. İhtiyacımı sakinlikle karşıladığım esnada telefonum yeniden titremişti.
Gönderen: Kara Vezir.
Gönderilen: Siz.
Akşam yedide. Benim evimde. Uyar mı?
(15.46)
Mesajı defalarca okumam gerekmişti. Beni evine mi çağırıyor? Beni evine çağırıyordu. Sahiden, beni evine çağırıyordu. Pencere sekisine yığılırcasına oturup penceremin önündeki ağaca konmuş kuşlara hitaben hayıflandım. "Ben ne giyeceğim şimdi?"
kara vezir
Bozulan şeylere tahammül edemiyordum. İleri geri sallanırken rüzgârın müdahalesiyle yönünü şaşıran salıncaktan, av peşinde koşarken sırf hava şartları değişti diye kış uykusuna yatan hayvanlardan, dersler sistematik olarak devam ederken yarıyıl tatiline giren okullardan, belirli bir radyo programını dinliyorken araya karışan reklamlardan, dizi dizi blokların üst üste sıralandığı jenga kulesinin yıkılmasından ve tek başıma sessizce yaşıyorken hayatıma aniden damlayan yabancılardan... Kısacası belirli bir düzen işliyorken düzene müdahale edilmesine tahammül edemiyordum.
Düzenim bozulmuştu. Düzenim Aracı'dan uzak kalmaktan vazgeçtiğimde bozulmuştu aslında. Bozucuları hayatıma Aracı sokmuştu. Düzenimi babam olduğunu iddia eden adam ile kasıntı Eren Bakırcı bozmuştu. Sırf annemin fotoğrafını evlerinde ağırlıyorlar diye onlar benim ailem olamazdı. Anlatılan masal, doğruluk payı içeren noktalara sahip diye onlar benim ailem olamazdı. Hiç yanımda olmayan insanlar, öylece çıkıp da ailem olduklarını söyleyemezdi.
Titreyen ellerimi yumruk yaparak durdurmaya çalışmadan önce üç tane ağrı kesici içmiştim. Korkuyordum. Beklenmeyenin kapımı çalması; içeri girmek için beni, kapıyı aralamaya mecbur bırakması beni korkutuyordu. Korkumu kırabilecek tek kişinin külleri savrulmuş olmasaydı belki her şey daha farklı olurdu belki de.
"Saçmalama," diye çıkıştı Pinhan. "Ağaç kovuğundan çıkmadın herhalde. Annen varsa tabii ki baban da olacaktı."
Gözlerimin altındaki ıslaklığı kuruladım. Bugün, yüzüm bir türlü kuru kalmıyordu. Bakırcılar'ın evinden çıktığımdan beni yüzüm ıslaktı ve asla kurutamıyordum tenimi. "Biliyor musun," dedim duraksayarak. "Eren'in babası Eren'e benzediğimi söyledi."
Pinhan cebinden çıkardığı çakmağını alevlerken ayakta dolanmayı bırakmış yanıma, tepesinde durduğumuz uçurumun kenarına oturmuştu. Oturmasıyla birlikte soğuk esinti saçlarını ve kıyafetlerini çekiştirmeye başladı. Sönmemeye direnen aleve dalgın dalgın baktım. "Ben Eren'e benziyorsam sen de Eren'e benziyorsun Pinhan," dedim olayın özünü kavrayarak.
"Bu çok normal," dedi arkadaşım. "Çünkü ben, senim. Sen kendinle konuşuyorsun. Yeni mi farkına varıyorsun?" Ellerimi başımın arasına alıp kafatasıma baskı uyguladım. Tükenmek bilemeyen ağrıyı söküp almak istercesine sıkıyordum başımı. Cebindeki vesikalığın ağırlığı katlanırken biliyordum. Elbette kendimle konuşuyordum. Aksi takdirde nasıl bir insan benim gibi biriyle arkadaş olmak isterdi ki? Katlanılmaz birisiydim ben. Bana ancak ben katlanırdım. Tabii Pinhan benim geliştirilmiş sürümümdü. Olduğum değil olmak isteğim versiyondu o.
"Adımın Karan olduğunu söyledi," derken hatırlamayı deniyordum. Annemin kendini bir sandalyeye bağlayıp gözümün önünde bedenini ateşe vermeden önce bana nasıl seslendiğini hatırlamayı deniyordum. Fakat hatırlanacak ya da unutulacak bir şey yoktu. Çünkü annem bana hiç seslenmemişti.
Çakmağın alevini avucuna sürttü. Isıdan etkilenmiyordu. Isıdan etkilenmeyişi beni etkiliyordu. "Eren ve Karan," dedi bir şeyi anlamayı diler gibi. "İyi bari." Hafifçe gülümseyerek eklemişti. "Ses uyumuna dikkat etmişler."
Başımdan öç almayı bırakıp Pinhan'ın dizine sertçe geçirdim yumruğumu. "Dalga geçme şerefsiz herif."
Güldü. Daha çok güldü. Depreşen ruh halim onun eğlencesi olmuş çıkmıştı. Sol kolunu omzuma atıp etimi desteklercesine sıktı. "Sakin ol Kara Vezir." Kör bir rüzgâr aramızı turlarken kurtuluşumu arıyormuşçasına yüzüne baktım. İç çekmiş uzakları seyrediyordu. "İnsan yaşamları standart ölçülere uygun ilerlemez," dedi yumuşakça. Garanti süresi dolmuş dünyamı tamir etmeye çalışıyordu, elinden geldiğince. Gözlerimi kapattım. Sözlerine kapılmaya hazır olarak cümlesinin arkasını dinledim. "Örneklendirirsek eğer insan yaşamına bir çeşit labirent diyebiliriz. Kendimizi bilmeye başladığımız anda labirente atılırız. Çıkışı bulmak için labirent boyunca ilerlemeye başlarız."
"Çıkış ölüm mü oluyor?" diye sordum. Sesimdeki merak can sıkıcı derecede açıktı.
Kafasını salladı. Sözsüz cevabı benim için yeterliydi. Böylece kaldığı yere eklemeler yapmayı sürdürebilecekti. "Labirentin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun Kara Vezir?"
Bu kez de kafasını sallayan taraf ben olmuştum.
"Öyleyse labirentin dümdüz devam etmeyeceğini de biliyorsundur. Her koridorun sonunda, her bitişin ardında bir dönemeç vardır. Dönemeçler bazen tektir. Tek olduğu zaman karar vermen gerekmez. Çünkü zaten senin için karar verilmiştir. Tek yapman gereken karara uymak ve köşeyi dönmektir. Ama istisnalar kaide bozmaya bayılır. Yani dönemeçlerin ikiye hatta belki üçe ayrıldığı kısımlar da olur." Kafamı Pinhan'a doğru yasladım. Omzumu saran kolu daha çok sıkılaşmıştı. Sanki ismine yakışır şekilde saklamak istiyordu beni. Ağrımın şiddeti yavaştan kırılıyorken ise gerçekten sakinliğe demir attığımı hissetmeye başlamıştım. En azından gözaltlarım kurumuş sayılırdı. "İnsanı en çok zorlayan işte bu ayrımlı dönemeçlerdir. Zira bu kısımda karar verilmemiştir; karar verilmeyecektir. Hayat, kararı senin vermeni ister. Yönünü belirlemeni talep eder. Seçtiğin yön ya seni çıkışa taşıyacaktır ya da ilerleyişini daha fazla karmaşıklaştıracak bıkmayıp usanmadan seni sınayacaktır. Biz, yirmi yıl boyunca dümdüz ilerledik Kara Vezir. Asla sapmadık. Sapmamız gerektiğinde ise orada bir tane dönemeç vardı, zorlanmadık. Ama şimdi, senin sıran geldi. Seçim yapman gerekiyor. Olduğun yerde kalamazsın olduğun yerde kalmak seni çürütür. Çürümek ister misin Kara Vezir? Sarmaşıklara karışmak; labirent duvarına yapışmak ister misin?"
"Hayır," diye mırıldandım. "İlerlemek istiyorum."
"O zaman seçim yapacaksın. Unutma, sapaklardan hangisini seçersen seç ben hep seninle olacağım. Ta ki bana ihtiyacın kalmadığını kanıtlayıncaya dek."
Gözlerimi açıp Pinhan'ın elinde dönüp duran çelik çakmağın güneşe kavuşan parıltısına baktım. Delice arzuladığım çakmağını alacağım güne az kalmıştı. "Seçeneklerim neler Pinhan?" diye sordum.
Memnuniyetle homurdanırken, "Üç sapak var," demişti. "Birincisi, Karan Bakırcı olmayı kabul eder cici baban ve cici ağabeyin ile birlikte yaşamaya başlarsın. İkincisi, çiçeği burnunda ailen ile iletişim kurmaz Aracı ile takılmaya, bindiğin deve ile çölü geçmeye çalışırsın. Üçüncüsü, hem aileni geride bırakır hem de tüm bunları başlatan kişiden kurtularak yeniden kendin olursun ve gideriz belki tüm şehirlere. Şimdi, hangisini seçiyorsun?"
Formaliteden seçenek sunmak en keyifli olanıydı. Keyfi kaçıran seçilen seçeneği yaşamakta saklıydı. Pinhan'dan uzaklaştım. Aslında seçimimi Bakırcılar'ın evini terk ettiğim anda yapmış olduğumu fark ettim. Galiba kurtulmak istiyordum. Terk edilmiş inşaatı bir de ben terk etmek; Aracı'dan kurtulmak ve buradan gitmek istiyordum. Eskiyi özlemiştim. Eskimin özlemiyle tütüyordu hücrelerim. Vuslata ermenin zamanı gelmiş geçiyordu bile. "Çölün ortasındayız," dedim dalgın dalgın. "Deveden atlayacağım. Sen haklıydın. En başında deveye binmemeliydim."
"Her zaman bir çıkış vardır Kara Vezir. Hiçbir şey için geç kalmış sayılmazsın."
Histerikçe kahkaha attım. "Benim iyimser halimsin değil mi?"
"İki tane karamsarla ömür geçmezdi."
Uçurumdan sarkan ayaklarımı sert esintiye meydan okurcasına salladım. "Aracı'ya âşık bir adam olmaya başladığımı söylemiştim."
"Söylediklerimi asla unutmam."
Kafamı salladım, yeniden. "Eğer bir kez daha haklıysan ben esasında aşka değil de beni aşka götürene âşıksam," azıcık duraksayıp düşünmem gerekmişti. "Bu, köprüye aşk olduğum anlamına mı geliyor?"
"Öyle galiba," dedi Pinhan sıkıntıyla. Hoşnut değildi.
"Köprü sarsılmaya başladı Pinhan. Yıkılmak üzere. Ve ben üstündeyken yıkılırsa aşağı düşerim. Labirentten bu kadar erken çıkmak istemiyorum."
"Ne yapacaksın öyleyse?"
Oturduğum kenardan kalkıp kıyafetlerimdeki toprağı temizledim. "Köprü beni üzerinden atmadan ben köprüden ineceğim."
Hareketlerimi taklit eden Pinhan da kalkmıştı. "Köprüyü imha etmekten mi bahsediyorsun?"
"Hayır dostum," dedim çoktan telefonumu çıkartmış Aracı'ya mesaj atıyordum bile. "Orion'un efsanesini gerçekleştirmekten bahsediyorum."
Düşünceli düşünceli, "Annenin yolundan gideceğiz," diye mırıldandı. "Aracı'yı yakacağız."
"Aracıyı yakacağız," dedim.
"Sorumluyu yakacağız," dedi.
"Sorumluyu yakacağız," dedim. Zira biz dünyalılar böyleydik; masallara son yazmaya programlanmış yaratıklar.
*
Bölüm etkileşimi
