16. İNCİ KÜPELİ KIZ

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 16. İNCİ KÜPELİ KIZ
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime · Okuduğun bölüm
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

kara vezir

Fren, kuvvetin yetiştirdiği emir ile tekerlerin dönüşünü silikleştirirken asfaltın sağ tarafında kalan -ihtişamın vücut bulmuş hali olan- eve bakıyordum. Tabii ıslık çalmadan da yapamamıştım. Islığım Aracı'ya küçük çapta bir kahkaha attırdı. Kahkahası arabanın içinde yankılanmıştı. Teyit etme ihtiyacı ile, "Burası mı?" diye sordum.

"Hı-hım." Parmaklarını etkileme verircesine direksiyona vurdu. "İnelim mi?"

Emniyet kemerinin klipsine -belli belirsiz- dokunarak açtım. "İnelim." Kapıyı açıp botumu kirsiz kaldırıma bastım. "Ve kasıntı Bakırcı'nın mabedine girelim."

Aracı da aynı şekilde arabadan iniyorken tekrar gülümsemişti. "Az önce kasıntı mı dedin sen?" inanamayarak sordu.

"Evet." Evin bahçe kapısını geçtim. "Yoksa itiraz mı edeceksin?"

"Asla." Dudağını bükmüştü. "Hem... Doğru söze ne denir ki?"

Yan yana, taşlarının arasından çimler fışkıran basamakları çiğnedik. Sonra yine taşlarla -spesifik olmak gerekirse çakıl taşlarıyla- örülmüş yürüyüş yolunda ilerlemiştik. İki yanında pembe boyalı gargoyle heykellerinin yükseldiği kapıya kadar da ilerledik. "Anahtar var mı sende?" dedim ne yapacağını oldukça iyi bilen Aracı'ya hitaben.

Hiç düşünmeden elini gargoyle heykelin ağzına daldırıp altın sarısı parıltılar yayan anahtarı çekmiş; bana göstermişti. Kapıyı açtı. Eve girdik.

Girişin hemen solunda oldukça büyük ve oldukça gösterişli bir Amerikan mutfak vardı. Mutfağın karşısındaki -sağda kalan- dairemsi bölgeye ise Osmanlı tarzında koltuklar döşenmiş; şömine yerleştirilmiş olan duvarın tamamı tablolarla kaplanmıştı. Bunun dışında, mutfak ve oturma odasının ortasından yukarıya doğru spiral bir merdiven çıkıyordu. Ev oldukça sessizdi. Sessizlik... Ürkütücü sessizlik Bakırcı'nın mabedini daimi mesken niyetine tutmuştu bir nevi. "Evde kimse yok mu?" diye sordum. Sanki Aracı da seninle birlikte gelmedi buraya.

"Eren evinde hizmetçi olmasından hoşlanmıyormuş," dedi Aracı iç sesimi yalancı çıkartarak. Demek ki; içeriye aynı anda girmiş olsak bile sorumun cevabını saklıyormuş cebinde. Altın sarısı anahtarı avucunda sıkıştırıp merdiveni işaret etti. "Yukarı çıkıp dosyayı alacağım. Sen burada mı kalacaksın?" Kafamı sallayarak söylediğine katıldığımı belirttim. Arkasını dönüp merdivene atıldı. Buraya gelme nedenim defile esnasında üstünlük taslayan aslan yavrusunun inini bizzat merak ettiğimdendi. Kısmen de olsa görmüştüm işte ini. Yukarı çıkmanın âlemi yoktu.

Sağa dönüp -iki-üç basamaklık inişin devamında- oturma odası kısmına geçtim. Botlarımı öpen ilk şey tarihi bir halı olmuştu. Esasında tarihten anlamayan, tarihe ilgi salmamış biriydim. Fakat bu halı 'ben antikayım. Tarih kokuyorum, tarih' diyerek ortalığı inletiyordu adeta. Öyle ya da böyle, halının arka plandaki sesini kısmayı bir şekilde başararak koltukların çevresinden dolandım. Vitrin vitrin dizilmiş; Eren Bakırcı adı ile damgalanmış kupaları, madalyaları, diplomaları ve belgeleri inceledim. Bakırcı, ak süt misali temiz bir sicilin sahibiydi.

Azıcık azıcık şömine tarafına adımladım. Şöminenin üstündeki rafa -hiç boşluk kalmayacak şekilde- fotoğraf çerçevelerinden set çekilmişti resmen. Ellerimi arkamda kavuşturup çerçeveleri incelemeye başladım. Birinci fotoğrafta Bakırcı tek başınaydı. Kolunun altına futbol topu sıkıştırmış; güneşe karşı kirpik kısmıştı. İkinci fotoğrafta yanında bir adamla kalemsi bir yapının önünde poz vermişlerdi. Adam ile olan sima eşliğinden yola çıkarsam; adamın Bakırcı'nın babası olması muhtemeldi. Üçüncü fotoğraf kürsü arkasındaydı. Bakırcı kendisi gibi elit insanlara konuşma yapıyordu. Dördüncü fotoğrafı Burç Halife'de, elinde içki bardağı yanında kafası sarıklı ve beyaz çarşaflar giymiş adamlarla çektirmişti.

Her fotoğraf gönlümü birazcık daha kırıyordu. Kırılan parçalar ruhuma dağılıyordu. Çünkü ister istemez, onunla kendimi karşılaştırırken bulmuştum benliğimi. Mutluydu. Sürekli gülümsüyordu. Başarılıydı. Sayısız takdir toplamıştı. Saygın bir insandı. Hatırı epey kıymetli kılınmıştı. İmrenilesi bir çocukluk yaşadığını tahmin edememek; yağmurlu havada, bilinçsizce, susuz kalmaya benzerdi herhalde. Galiba biz, bir paranın iki yüzü gibiydik onunla. Zıttık. İkimiz de ayrı yönlere bakıyorduk lakin ikimiz de cezalı insanlardık.

Beşinci fotoğrafta Eren Bakırcı arkadaş ordusu tarafından çevrelenmişti. Yüzüm asıldı. Benim bir arkadaşıma karşın onun, elini sallasa elli arkadaşı vardı. Parmağımı altıncı fotoğrafın konduğu varaklı çerçeveye sürttüm. Beyaz bir toz tabakası derime bulaşmıştı. Bakırcı'nın mezuniyet fotoğraflarının da beynime bulaştığı gibi. Yedinci fotoğrafın kokusu ise gerçekliğe sıçradı sıçrayacaktı. Parfüm dükkânının önünde gülümsüyordu yine. Golf oynarken, dağa tırmanırken, arkadaşlarıyla yeniden buluşmuşken, satranç turnuvasından kazandığı gümüş kupayı kabul ediyorken, babasıyla ve başka tanımadıklarla... Fazla fazla, hatıra karesi mevcuttu. Hatıra karelerinin tümünde ise oldukça dikkat çekici bir ayrıntı vardı. Eren Bakırcı, Pinhan'ın klonlanmış hali gibi duruyordu. Bunu Pinhan'a ilk söylediğimde olayı şakaya vurarak geçiştirmiş olsa bile... Fark ediliyordu ki; Pinhan ile değil yıllardır Eren Bakırcı ile konuşuyormuşçasına bir durumdaydım. Bu tarz bir benzerlik dünyaya aykırıydı adeta.

Üst kattan gelen ani çığlık sesi, arşa çıkınca irkilerek kopmuştum hem fotoğraftan hem de olağanüstü benzerlikten. Evde kimse yoktu; yalnızca ben ve Aracı. Öyleyse çığlık atan Aracı'ydı. Hızla harekete geçtim. Spiral merdivenin demir korkuluğundan destek alarak basamakları ikişer ikişer çıkmıştım. "İlke!" diye seslendim

"Bu-buradayım," diye bir söylem duyuldu dördüncü katın sonundaki -kapısı aralık- odadan. Odaya doğru yürüdüm. Endişe, kabanımın eteklerini çekiştiriyor; bacaklarıma kum torbası bağlamışım gibi adımlarımı sekteye uğratıyordu. Ancak çoktan ulaşmıştım odaya. "İlke."

Odanın içine yerleştirilmiş ikinci odada, kıyafet askılarını ortasında kalan boşlukta, yerde oturuyordu. Kapağı açık çelik kasanın önüne düşmüştü. Standart ölçüleri zorlayacak büyüklükteki kasadan ise -Aracı'nın üzerine doğru- paketler saçılmıştı. "Eren istediği dosyanın kasada olduğunu söylemişti," dedi düştüğü yerden kalkarken. Kucağındaki paketleri kenara itti. "Kasayı açmamla bu paketlerin üstüme düşmesi bir oldu." Eğilip paketlerden birini aldı. "Ayrıca bunlar ne? Ne var ki bunların içinde?" diye sordu. Paketi sallamış ses duyamamıştı. Ne kadar sallarsa sallasın ses duyamayacaktı da. Çünkü biliyordum. Sayısız kez teslim ettiğim paketlerin içinden asla ses gelmezdi. Eren Bakırcı'nın kasasından çıkanlardan da ses gelmeyecekti. Çünkü kese kâğıdına sarılmış; kese kâğıdı açılmasın diye çevresine siyah, keçe ip dolanmış bu paketler, teslim ettiğim paketlerin tıpatıp aynısıydı. Uygar'ın teslim etmem için bana verdiği paketlerin kopyasıydı bunlar. Tıpatıp aynısı mı?

Aracı, "Kara Vezir," diyerek konuşmaya başladı ama söylediklerini algılayamamıştım. Neden böyle bir rastlantı yaşıyoruz? Raslantıların hep bir sebebi olur. Sebepsiz olmazlar. Bu rastlantının sebebi ne? Saygınlığı ile ün yapmış Eren Bakırcı'nın, Uygar'ın bahsettiği büyük patronlarla işi neydi sahi? Söz konusu büyük patronların pis işlerle uğraştığı kesindi. Bir başka pisliğin içine mi yuvarlanmıştım yoksa? Katılaşan hareketlerimle birlikte paketlerden tekini -artık içini açmaya kararlı olarak- almaya yelteniyordum ki Aracı, uzun tırnaklarını -kabanıma aldırmayarak- koluma saplamış beni geriye çekiştirmişti. "Kara Vezir," dedi yeniden. Yüzüne baktığımda ise sürdürdü. "Çıkmamız lazım buradan. Eren'in babası geldi."

Sanki anlaşmışlar gibi; koridorun başından "Eren," demişti birileri. "Eren evde misin?"

Teslimat paketlerinin burada ne işi var?

Gözüm, aklım, benliğim ve belki tüm varlığım paketlere mühürlenmişken Aracı'nın sürükleyişine direnemedim. Giyinme odasından çıkıp yatak odasına geçtik. Yuvarlak formlu bir yatağın bulunduğu odada çok fazla eşya yoktu. Oda; abajur, birkaç tablo ve kapının dibindeki duvara konumlandırılmış şifonyer tarafından dekore edilmişti. Eren Bakırcı'nın babasının sesinin yaklaşmasıyla artan heyecanı iliklerine değin yudumlayan botlarımız, krem rengi tüylü halıyı çiğ çiğ eziyorken şifonyerin de önünden geçmiştik. Daha doğrusu Aracı geçmişti. Ben arkasında, tam da şifonyerin karşısında kalakaldım. Zihnimde bir yığın dolusu kese kâğıtlı paket dört dönüyorken ise şifonyerin tepesine -tıpkı şöminenin üzerinde olduğu gibi- yan yana sıralanmış fotoğraflardan birine takılmıştım. Ağlayan gelin çiçeği motiflerinin çerçevesine yapıştırıldığı fotoğrafta çok güzel, inci küpeli bir kızın görüntüsü yer alıyordu. Vesikalıkların büyütülmüş haliymişçesine inci küpeli kız, koyu yeşil fon perdede poz vermişti. Dişlerini sergileyerek gülümsüyordu.

Boğazım süratle kurudu. Atışlarını hızlandıran kalbim yanmaya başladı. İnci küpeli kıza baktım öylece. Yaşlar, aniden gözpınarlarımı yoklamaya girişmişti. Yirmili yaşlarının sonunda olduğunu kesin olarak bildiğim kızın, ağlayan gelin çiçeği desenini taşıyan bir kumaştan dikilmiş kolları lastikli bluzuna baktım. Saç tutamlarını kulağının arkasına sıkıştırıyorken kadraja girmiş olan elini seyrettim. Hafif pembemsi, inci küpelerini irdeledim. Paketlerde olduğu gibi sen, bu küpeleri de tanıyorsun Kara Vezir.

O anda Aracı yanıma dönmüştü. "Gelsene," dedi. "Ne oldu?" hakkı olarak duraksayışıma anlam verememişti.

Zaten ben de fotoğrafa anlam verememiştim ya. Çerçeveyi elime aldım. "B-bu fo-fotoğraf..."

Aracı parmak uçlarında yükselip fotoğrafa bakarken Eren Bakırcı'nın babası ansızın odaya dalmıştı. Bir Aracı'ya döndü bir bana. "İlke," dedi karışık bir halde. "Bu kim?" şüphesiz ki beni kast ediyordu. "Ve sizin burada ne işiniz var?" sonrasında parmaklarımı sardığım çerçeveyi gördü. "Koy onu yerine." Çerçeveyi elimden almaya yeltenmişti.

Çerçeveyi elimden çekmesin diye iki adım geriye kaçtım. Ardından öfkeyle haykırmıştım. Hedefim Eren Bakırcı'nın babasıydı. "Annemin fotoğrafının bu evde ne işi var?"

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

234okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.