25. İKİ DELİ BİR DÜNYA

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime · Okuduğun bölüm
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

KEYİFLİ OKUMALAR!

*

kara vezir

Çağrı Say, görüp görebileceğim en uyuşuk hiperaktivite bozukluğu mağduruydu. Öyle ki dolaptan çıkmayı başardığında saat gecenin dördünü vurmuştu. Ben sınırlarımı zorlayan sabrın esamesini okumak için kendimi parçalarken Pinhan keyiften dört köşe olmuş; haklı çıkmayı bekliyordu.

Sorunlarımdan bihaber olan Çağrı, manasız bir takım elbise giydi. Üç defa bozduğu saçlarını dört defa fönlemişti. Kokusunu beğenmediği parfümleri ise iki kez değiştirirken iki kez çıkardığı gömleği -neyse ki gömleklerin yıkanmasını beklememiştik- ütülemişti. Hasta odalarına elektrikli aletlerin girmesi ya da bulundurulması kati suretle yasaklanmışken o, elini kolunu sallayarak ütü yapabiliyordu.

Odasının pencere kenarında bir kaktüs saksısı vardı. Kendini tamamen hazırlayabildiğinde kaktüs saksısını rahatsız etmiş, dikenlerine aldırmadan tuttuğu bitkiyi toprağıyla birlikte kaldırmıştı. Saksının dibine gömülü anahtar külçesini kapar kapmaz odadan çıktık. Karanlık koridoru yürüdüğümüzde ayakkabılarımızdan çıt çıkmıyordu ancak Pinhan'ın botlarına laf söz işlemiyordu. "Bu anahtarları nasıl buldun?" diye sordum. Merdivenleri iniyorduk. Çağrı düşmemek için korkuluğa tutunmuşken onun yaptığını taklit ederek ben de korkuluğa tutunmuştum. Kafasını önünden kaldırmadan, "Bulamayacağım çok az şey vardır şizofren," dedi.

Üçüncü katın basamaklarında duraksayıp ona yetişmemi bekledi. Yetiştiğimde ise beni korkuluktan ayırarak sol kolunu omzuma atıp kulağıma doğru fısıldamaya koyuldu. "İnsanlar iki türe ayrılır. Birinci tür yönetilenlerdir." Boyu benden kısa olduğu için kolunu omzuma dolayabilsin diye eğilmem gerekmişti. Pinhan hareketime kahkahalarla gülüyorken kontrolsüzce eğilmek belime dayanılmaz bir ağrı bahşetmişti. Sanki başımın ağrısı yetmiyormuş gibi. "İkinci tür ise yönetir. Ben birinci türden olmayı kabullenemem. Mafya babası olmamdaki en büyük gerekçe de bu zaten. Beni iyi dinle şizofren dostum," dedi nasihat verircesine. "Seni yönetmelerini istemiyorsan darbe yapıp yönetici koltuğunu ele geçirmelisin. Yoksa daima kaybedersin."

Kaşlarımı çattım. "Eren'in tahtına darbe yapmamı mı söylüyorsun?"

Yürümeyi bırakıp karşıma geçti. Koluma iki kez sertçe vurdu. Ardından işaret parmağını şakağıma bastırdı. "Kafanın içine darbe yapmandan bahsediyorum. Ama sen daha bunu bile anlamıyorsun." İç çekerek arkasını döndü. "Hadi gidelim de seni bir an önce Padişahın Kızı'na kavuşturalım."

Zemin kat köşelerinden birini dönüyorduk. Çağrı'nın koluna yapıştığım gibi koridorun ortasındaki düşünen adam heykelinin kenarına çekmiştim onu. İtiraz etmek üzere dudaklarını araladığında avucumu ağzına bastırdım. "Susmayı dene mafya."

Katya, elindeki karton bardağa doldurduğu kahvesiyle uykulu uykulu yanımızdan geçip gitti. Biz nefes dahi almazken varlığımızı görmemişti. Tehlike kaybolduğunda Çağrı elimin altından çıkıp siyah takım ceketinin hayali kırışıklıklarını düzeltti. "İyileştiğinde," dedi saçma sapan gülümseyerek. "Seni baş fedai olarak yanıma almalıyım kesinlikle."

Eren Bakırcı'nın bu fikri hoş karşılamayacağını belirtmedim. Zaten hastanenin demir kapılarına da ulaşmıştık. Cebindeki anahtar külçesini çıkartıp dehaymışçasına tarttı. Nihayetinde karar verdiği anahtarlardan birini demir kapının gövdesine yerleştirip kilidi iki kez çevirdiğinde kapı açıldı. İstemsizce gülümsedim. Engel ortadan kalkmıştı. Bahçeye çıktık. Kamera açılarına girmeyelim diye ağaçların gövdesine karaya çıkmış vatoz balığı misali yapışarak ilerliyorduk. Sırtımı keskin ağaç kabuğun pütürlü yüzeyinden ayırmadan etrafı kolaçan ettim. "Bahçeden çıktıktan sonra ne olacak? Şehre gitmek için taksi bulabilir miyiz?"

Ajan filmlerini yeniden çekmeye niyetli olan Çağrı, kıymetli bir saniyesini bana göz devirmek için harcamıştı. "Bahçeden çıkmayacağız. Yani..." duraksayıp saçlarını çekiştirdi. "Tam olarak çıkmayacağız."

Onu saklandığı ağacın arkasından kendi saklandığım ağacın arkasına çektiğimde boğazına yapıştım. "Ne demek çıkmayacağız lan?" çırpındı çırpındı ellerini, boğazının üzerindeki ellerime yapıştırdı. "Çı-çıkazacağız.. Şizo-şizofren..."

Ellerimi üzerinden çektim. Abartılı öksürükleriyle nefes aldı. "Bana bak," derken omzuma vurmuştu. "Beni öldürmeye yelteneceksen giderken seni bir karakola bırakayım detaylarla hiç uğraşmayalım."

Konuyu çevirmeye çalışmasına aldanmamıştım. "Bahçeden çıkmayacağız da ne demek oluyor?"

Gömleğimin yakasına yapışıp beni ağaçların arasında sürüklemeye başladı. On yedi yaşındaki birinden beklenmeyecek bir kuvveti olduğunu inkâr edemezdim lakin beni sürüklemesindeki en büyük etken ona direnmiyor oluşumdu. Biz önde Pinhan arkada hastane personelinin kullandığı park yerine geldik. "Biz bahçeden çıkmayacağız," dedi gri bir arabanın kilidini uzaktan kumandayla açarken. "Bu bebek bizi bahçeden çıkaracak."

Yüzümü sıvazladım. Her şey o kadar olağan dışı ve hızlı ilerliyordu ki hasta beynim olayları takip edemiyordu. Araba anahtarını nasıl elde ettiğiyle ilgilenmedim. Zira yine bilmiş bir cevabı olacaktı. Beni asıl ilgilendiren şey... "Arabayı kim kullanacak?" diye sordum. "Ben ömrüm boyunca arabalara doğru düzgün binmedim bile." Çünkü insanlar, kolay kolay arabalarını terk etmiyorlardı. Bense terk edilmeyenlere ulaşabilecek yetkinlikte değildim.

Çağrı ceketinin yakalarını muhtemelen havalı olduğunu düşündüğü bir hareketle silkti. "Ben kullanacağım," dedi. "Atla şizofren." Sürücü koltuğuna oturduğunda aceleyle yanındaki koltuğa yerleşmiştim.

"On yedi yaşındasın Çağrı," dedim imkânsızı yatırmıştık masaya. "Sahiden araba kullanabiliyor musun?"

"Ah şizofren..." anahtarı kontağa takıp motoru çalıştırdı. "Ben silah bile kullanabiliyorum." Pek de usta sayılmayacak manevralarla -üç dört kez başka araçlara çarpmanın kıyısından dönmüştük- park yerinden çıktık. Hastane bahçesini koruyan demir çitleri birbirine bağlayan sürgülü bir kapıya yaklaştığımızda ise Çağrı ve büyülü anahtarları, bizim için bir engeli daha kaldırmıştı.

Arabanın dengesiz hızlıyla yola atıldık. Kemerime sıkı sıkı sarılmış hız panelindeki rakamları görmemeye çalışıyordum. Çağrı kendi camını sonuna kadar açıp kolunun tekini dışarı çıkardığında araba şeritten kaydı. "Düzgün tut şu direksiyonu," diye çıkıştım.

Asla umursamadı. Ve ben, mafya babalarının şizofrenleri asla umursamayacağını o an anladım. Dışarıdaki koluna ek olarak kafasını da çıkartan Çağrı, sesini yükseltebildiği kadar yükselterek bağırmıştı. "Bekle dünya," dedi. "Biz geliyoruz."

Arka koltuğa ne zaman bindiğini göremediğim Pinhan'ın soluğunu ensemde hissettim. Çağrı'ya katılmıyordu. "İki deli," dedi kalitesiz telaffuzuyla. " Ve baş edilmesi gereken bir dünya..."

"Merak etme," dedi Çağrı dizime babacan tavrıyla vururken. "Bu dünyayla baş edebilen en iyi kişiler delilerdir."

Soğuk terler basmıştı o an beni. Ya Pinhan'ın konuşması duyuluyordu ya da ben Pinhan'ı seslendiriyordum ezelden beri. Yutkundum. Yolu izledim. İlke'ye ulaşacağım anı düşledim ve belki de en önemlisi düşünmedim; arka koltuktaki şahsı ve arka koltuktaki şahsın beynime yaptıklarını.

peri padişahının kızı

İnsanlar izlendiklerini hissedebilen varlıklardı. Bilincimiz yerindeyken üzerimizde dolaşan gözlerin varlığını fark edebiliyorsak bu, bilincimiz yerinde olmadığında mümkün olmayacağı anlamına gelmezdi. Çünkü biraz önceye kadar uyuduğumdan eminken uyanmış, gözlerimi kapalı tutuyor beni izleyen kişinin alıp verdiği nefeslerin yüzüme çarpışıyla ürküyordum. Başımdaki kişi Eren olamazdı. Her ne kadar onun evinde kalıyorsam da ben uyurken gelip beni izleyecek birisi değildi. Fakat evde ikimizden başkası yoktu. Eren Bakırcı ya beni izliyordu ya da... "İlke," dedi yakınımdan gelen yumuşak ses. "İlke." Bu sesi iliklerime kadar tanıyordum. Bu sesin tonlamasına iliklerime kadar aşinaydım. O, buradaydı. Nasıl olur? "İlke," talepkar fısıltısına karşın sağırılığı kamuflaj niyetine takınamazdım.

Yumulu gözlerimi sıktım sonrasında kirpiklerimi kırpıştırarak görüşümdeki bulanıklığın gitmesi için ortama adapte olmayı bekledim. Katman katman kalkan bulanıklık kalbimi soyuyordu sanki. Derin bir nefes aldığımda Kara Vezir'in kıyafetlerine sinmiş soğuk kokusunu içmiş bulundum. "Karan," dedim yattığım yerden doğrulurken. İyice üzerime eğildiği için ani kalkışım alınlarımızı çarpıştırmıştı. Ben çarpışmayı önemsemezken daima baş ağrısı çeken Kara Vezir, yüzünü buruşturarak alnını tuttu. Oturur pozisyonda yanına iliştim. "İyi misin?" diye sormuştum ilk önce. Alnındaki eline dokunamadım. Zira ona en son dokunduğumda kaçıp gitmişti ve ben yeni bir kaçışı daha kaldıramazdım.

Kafasını sallayıp iyi olduğunu belirttiğinde sorguma devam ettim, çırpınan yüreğim avuçlarımın içinde. "Ne işin var burada? Nasıl geldin buraya? Hastaneden nasıl çıktın?"

"Şşşt," dedi işaret parmağını dudaklarımın üzerine bastırırken. Parmağı ılık sayılabilecek bir sıcaklıktaydı ama irkilmeme engel olamamıştım. Bu gece ay dolunaydı ve som gümüş rengindeki gözleri dolunayla sarhoş oluyorken ben irkilmeyi bırakamazmışım gibime geliyordu. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp hafifçe eğildi. Nadiren temiz görünen böğürtlen karası saçlarında toz zerreciklerinden eser yok gibiydi. Az önce alnımda çarptığı yere yumuşak saçları sürtünüyorken tatlı bir şampuan kokusu kuşatmıştı etrafımızı. "Sakin ol," şeklinde mırıldandı. Ağzının kenarında çarpık bir gülümseme vardı. Terleyen avuç içlerimi pijamamın kumaşına bastırdım. "Sessiz ol, Peri Padişahının Kızı." Akabinde parmağını dudaklarımdan çekip rahata kavuşturmuştu beni. Hitap etmeyi sevdiği seslenişi o kadar yakışıyordu ki kendine... Bütünüyle masallara ait olan bu adam, bir roman karakteri olsaydı eğer kitap okumayı sevmeyen ben, başrolünde oynadığı romanı virgülüne kadar ezberlerdim muhtemelen.

Tüyler ürpertici bir ahenkle beş parmağının beşini de pijamamın çıplak bıraktığı kolumda gezdirmeye başladı. "Çağrı'yı hatırlıyorsun değil mi?"

Titreyen elimi zorlukla havaya kaldırdım. Bu esnada dikkatini dağıtabilmek için sorusunu, "Onu unutamam ki," diyerek yanıtlamıştım. Parmaklarımı onun koluna bıraktım. Benim kolumdaki parmakları bir an için duraksasa da kaldığı yerden hareket etmeye devam etmişti. "Beni hastaneden o çıkardı," dedi.

Ben de, nazikçe oynatmaya koyuldum parmaklarımı. Tenine dokunmak hem güzel hem eşsizdi sanki. Kara Vezir'i aniden karşımda gördüğüm anda bedenimde toplanan gerginlik bir şırıngayla çekiliyordu şimdi. "Nasıl?" diye sordum. Tembihlediği gibi sakindim. "Yani gerçekten çıkabiliyor muymuş?" sürpriz yumurtadan çıkmışçasına etrafımızda pervane olan o tuhaf kişinin yaptığı her hareket yapabileceği her hareketle birleşerek zihnime üşüşürken düşündüğüm şeyin gerçekliği endişelendirmişti beni. Elimi kolundan çektiğimde ondan uzaklaşmıştım ki o da kolumdan çekebilsin diye elini. Zira dokunuşu odaklanmamı baltalıyordu. "Kaçtınız mı yoksa?"

"Kaçmadık," dedi keyifle. Bu gece bir şeyleri ya değiştirmek istiyordu ya da bir şeyleri kendine kanıtlamak istiyordu bilemiyordum ancak elinin tersi bu defa da yanağımda keşfe çıktığında bana dokunuyor olmasına anlam yükleyemiyordum. "Gerçekten çıkabiliyormuş." Endişelerimi yanıtlamak için mantı misali bükülmüş olayı çözüyordu. "Anahtarı vardı." Dişlerini sıkıp gözlerini sıkıca yumdu. "Kimseyi uyandırmadık. Lanet olası kuşları bile uyandırmadık," dedi. Gözlerini yeniden açtığında parlak gümüşlerinin matlaştığını fark etmiştim.

Tonlamasındaki bir şey, "Kuşlardan nefret mi ediyorsun?" diye sormama sebebiyet verdi. Eli yanağımdan alnıma oradan kâküllerime tırmanmıştı. Soluduğum hava ağdalaştı adeta.

"Ediyorum," dedi. Keşfedilmemiş maden misali keşfediyordu saçlarımın her bir telini. "Kuşlardan nefret ediyorum. Neden biliyor musun?" cevap beklemeyen sorusunun büyüsüne kapılmıştım bir kere. Beyaz Atlı Prens, rast gelseydi bana bir yerde Kara Vezir'i arardım ben yine. "Çünkü her sabah kafamı deliyorlar."

Mantık fonksiyonlarım kilitleniyordu. Geceye gözlerimi kapatıp uyumadan evvel onun hayalini kurduğum bedeni etten kemikten, canlı bir şekilde karşımdayken ben kapıldığım pembe hayatı çekiçle kırmasından oldukça memnundum. Hayatımın başıma yıkılması nasıl bu kadar güzel hissettirebilirdi? "Burada olduğundan," dedim duraksama gereksinimiyle. Boğazıma yutamadığım bir şey saplanmıştı. Heyecan temelli bir şey belki... "Eren'in haberi var mı?"

"Yok," dedi Eren bu evin içinde kardeşinin hastanede uyuduğu bilgisi ile uyuyorken. "Eren için gelmedim. Eren için gelseydim Eren'in haberi olurdu." Oturduğu yerde kayarak bana biraz daha yaklaştı. Kan akışım damarlarımı sınıyordu. Birazdan bayılırsam büyük bir sorun çıkmazdı herhalde. "Ama ben senin için geldim Peri Padişahının Kızı." Kafasını eğip gözlerimi izledi. Kâküllerimi azat eden parmakları çenemin altını turluyordu. Yüzümü kaldırıp ona bakmamı sağladı. Bana yaşattığı sarsıntı neticesinde ona ne zaman baksam alev görmeyi bekliyordum aslında. Düzensiz kalp çarpıntılarıyla karşılaşmayı değil. Ne yani, ben de mi deliriyordum artık?

"Fazla zamanım yok," dedi ciddiyetle. "Yapacağımı yapacağım ve balkabağına dönüşmeden önce hastaneye gideceğim." Çenemdeki eli boynumda duraksadı. O kadar fazla yaklaşmıştı ki bana burnunun belli belirsiz dokunuşunu hissedebiliyordum burnumun ucunda. Aldığı nefesleri benden tüketti sanki. Verdiği nefesler bana oksijen değerindeydi bir nevi. "Yakalanırsam hiç iyi olmaz değil mi?" diye sormuştu fakat ben müzelere yakışacak tarihi heykeller misali söylediklerinin ilk etabında takılı kalmıştım. "N-ne yapacaksın ki?" dedim tek seferde.

Birbirine birleştirdiği işaret ve orta parmağını şah damarımın üzerine bastırdı. "Nabzın hızlanmış," dedi benden çok kendine. Dizginleyemediğim tepkilerim arşı tırmanıyordu bir şekilde. "Korkma. Canını değil kalbini yakacağım."

Ben o an fark ettim ki önemli olan yanma düşüncesi değildi. Önemli olan seni yakan kişinin değeriydi. Kara Vezir'in değeri, benim marketimde çok uçuk fiyatlara tekabül ediyordu. İster etimi ister kalbimi yaksın ben yaşayacağım tüm sarsıntıları kabullenecek ateşe boyun eğecektim, her halükarda. "İlke," dedi acı çeker gibi. Fiziksel acıyı yansıtmamıştı sesi. Bu defa ruhu ağrıyordu belli ki. Ruhunun ağrısına şifa olacak olan bir ilaç var mıydı peki? "Yaklaşık yüz yirmi saniye içinde seni öpmeyi planlıyorum."

"Beni öpmeyi mi?" diye sordum. Bu soruyu sorabilmem için pes etmeden; defalarca kelimeleri oluşturmayı denemem gerekmişti. Denememi başardığımda ise söylediğim şeye inanamadım. Rüya görüyor olmalıydım. "Sen..." Çünkü kötü kahramanlar prensesleri yalnızca rüyalarda öpebilirdi. "Temastan hoşlanmadığını sanıyordum."

Tek kaşını kaldırıp geceyi ışıldatacak bir muziplikte gülümsedi. "Seni öpmemi istemediğin için öne sürdüğün bir bahane mi bu yoksa?" dedi. Sonra gözlerimle kurduğu teması bozuk elektrik kablosunu yerinden sökercesine çekip atmıştı. Arkama bakıyordu. Arkamdaki bir noktaya çok dikkatli bakıyordu. Hevesinin çatırdayışını buradan duyabiliyordum. Kafamı çevirip baktığı yere baktım. Açık cama, uçuşan perdelere bakıyordu. Sanki orada biri varmış gibi... Biri.

"N-nereye bakıyorsun?" diye sordum sahici bir korkuyla. Konuşmadı. "Burada mı?" ellerimi yanaklarına koyup bana bakmasını sağlamaya çalıştım ancak nafileydi. "O, Pinhan burada mı?" buradaydı. Tırnaklarımı avucuma sapladım ve Pinhan denilen boşluğun Kara Vezir'in beynini zehirlemesine müsaade etmedim. Yeniden olmazdı. Yeniden onu benden çalamazdı.

Yüz yirmi saniye aleyhimizde geri sarıyorken gömleğinin yakalarına yapıştım ve dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Teninin irkildiğini her zerremde hissetmiştim. Onu Pinhan'dan çekmenin zaferiyle haykırıyordu sevincim. Parmaklarının aksine boğucu bir soğukluk taşıyan dudaklarının beceriksiz kıpırdanışına istekle karşılık verdim. Gökyüzünün parıltılı nimetlerine sahip gibiydim. Sıcak yıldızların tadını özümsemişti dudakları. Beni durmakla tehdit eden kalbimdeki ağrı, ölümü bile arzulatırdı insana. Benim değerli madenim... İyi ki kömür adı altında sunulmuştu bana.

Bitmesini istemediğim saniyeler yavaş yavaş tükenirken bulunduğumuz odanın ışıklarının aniden açılmasıyla birbirimizi sertçe iterek birbirimizden uzaklaştık. Karanlığa alışan gözlerimin aydınlıkla uyuşması birkaç dakikayı almıştı. Kara Vezir ile birlikte, şaşkınca, ayaklanıp kapıyı ve ışığı açan kişiye baktık. O anda, Eren Bakırcı hiddetle bağırmıştı. "Ne oluyor burada?"

Hemen omzunun arkasından bir kafa göründü. Kısa boya ait, kahverengi saçlı bir kafaydı bu. Çağrı, Eren'i kenara itip odanın eşiğini tamamen kapattı. Arkasından gelip kendini iten kişiye ayrıca öfkelenen Eren, Çağrı'yı yakalarından yakalayıp katıca silkmişti. "Senin ne işin var lan burada?"

"Dinle beni kasıntı, şu şizofren kardeşin neredeyse ben de oradayımdır. Konumuz bu değil." Çağrı, yakalarına yapışan adamdan tek hamleyle kurtulup odanın eşiğini geçti. Kara Vezir'in karşısına geçip hesap sorarcasına eklemişti. "Asıl konumuz ne biliyor musunuz?" parmaklarının ucunda yükselip biraz önce öptüğüm narin varlığın kulağına doğru haykırdı. "Asıl konumuz balkabağına dönüşmüş olmamız," diye bağırdı. Bağırdı. Ses perdesini imkânsıza yükselterek bağırmıştı. "Balkabağına dönüştük seni aptal. Balkabağına dönüştük."

*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

236okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.