12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime · Okuduğun bölüm
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

peri padişahının kızı

Yetersiz sinyal gücüne denk gelmiş, trend, YouTube videosu misali donakalmıştım. Görüyor, duyuyor, fark ediyor -hatta fark ediliyor- tepki oluşturamıyordum. Kirpiklerime tutunmuş güçsüz bir damla, var gücüyle zıplayıp yüzümden aşağı kayıyorken hasta odasının kapısında eylemsizce duruyordum. Zihnimde çınlayan iki kelime vardı: Kara ve Vezir. Kara Vezir. Yabancı adam, Hiç Kimse'ye Kara Vezir demişti. Hiç Kimse Kara vezir miydi yani? Hiç Kimse aslında Kara Vezir ise; Kara Vezir kimdi öyleyse?

"Bak sen," dedi yabancı adam. Sesi, küçümsemenin yoğun tınısıyla yoğrulmuş mayasız hamurdu sanki. "Suç aleti de buradaymış." Bana bakarak konuşuyordu. Suç aleti mi? Bu hikâyenin suç aleti ben mi oluyordum yani? Etrafımda bir şeyler gelişiyordu da gelişenleri kavrayamıyordum. Neden gelişenleri kavrayamıyordum? Hat safhadan daire çıkan korkumun başıma açtığı masraflar bini aşmışken ben, anlayamıyordum.

Hiç Kimse, halsizce yattığı yataktan bitkince doğrulmayı denerken hafifçe inledi. "O," dedi kuru tonlamasıyla. "Onunla ilgili bir mesele yok, Uygar." Tenindeki tahribat içimi parçaladığı için bakışlarımı başka tarafa döndürüp ona bakmamaya çalıştım. Alelacele ekleme yaptı karşıt savunmasına. "Onunla ilgili bir mesele olmadığını kanıtlamıştım sana."

Adının Uygar olduğunu öğrendiğim -fermente edilmiş bela kılıfına doldurulmuş sarma içiymişçesine davranan- yabancı adam Hiç Kimse'nin yatağına yaklaştı. Yatak başlığından bulduğu destekle öne doğru eğilmişti. "Evet kanıtladın," dedi alçak perdeden. "Ama senin kanıtların yol geçen hanı gibi. Gelen giden üstüne basıyor; kanıt siliniyor," dedi. Takip edebildiğim kadarıyla konuşulanların ana fikri bendim. Kaynağı kurumuş gözyaşlarım yağmur suyuyla beslenen dere profiline rahatlıkla erişip yeniden akmaya başladı. Delicesine endişeliydim. Delicesine ürküyordum. Yönünü bilmediğim bir dolap çevriliyordu da ben, o dolabın içinde dönüp duruyordum.

"Neden diye sormayacağım. Çünkü sana ne zaman neden diye sorsam sen... Sen, Kara Vezir sen hep yeni sorularla karşıma çıkıyorsun. Daha önce bahsettim mi bilmem; soru çözmekten nefret ettiğim için ikinci sınıfta okulu terk ettim lan ben."

Hiç Kimse, reaksiyonsuzluktan bir kaşık almış olmalıydı ki; konunun benimle ilgisi olmadığını söylemesinden sonra günlük konuşma kotasına sınır çizmişti adeta. Felaket niteliğiyle yüz de yüz uyumlu neticeler veren Uygar'a bakmakla yetiniyordu. Aynı anda Uygar ise geri çekilmişti. Hiç Kimse'nin kolundaki bandajı katıca kavradı. İşte devamında, ne kadar istersem isteyeyim Hiç Kimse'ye bakmamamın mümkünatı yoktu. "Neyse, tatsız mevzuları geçelim. Kıza ayıp olmasın." Uygar'ın parmakları kıvrıldı. Yarayı sıkıyordu. Nefeslerim, kantin sırasında itişen çocuklar misali soluk borumda tıkanmıştı. "Paketin alıcıya ulaşmamış. Bunun haklı bir bahanesi var mı diyeceğim de... Bunun haklı bahanesi olamaz. Olsa bile, sunacağın bahaneler umurumda değil. Ben sonuca bakarım." Umurunda olmayışı fiziksel olarak yaşatıyordu. Kasıntıdan ötürü kan sızdıran yara, pestenkerani bir tutumla bandajı kirletiyordu. Hiç Kimse'nin dişlerini sıktığını fark etmemek; denizin kırmızı kırmızı dalgalandığını iddia etmeye eş değerdi.

Çenem titremesin diye dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Uygar sıkılganlıkla sürdürdü bana manasız ona manalı olan sözlerini. "Sonuç; başarısız," dedi. "Sen bize lazımsın dedikçe sen, bizdeki değerini düşürmeye çalışıyorsun Kara Vezir." Boynumun ısındığını hissediyordum. Kara Vezir hitabını işittiğim her saniyede daha çok terliyordum. Varlığım tek kişilik muhabbete engel değildi; görünen köye kılavuz yazacak sakinliğim, yitikti. Öte yandan Uygar'ın engelsizliği hoş gören muhabbeti, paniğe kaptırıyordu gölgemi.

"Bizim dilimizden konuşamıyorsun. Anladım. O yüzden ben senin dilinden konuşacağım," dedi. Taşan kan sargı bezine, boylu boyunca, yayılmıştı. O an idrak edebildim ki; vakit fark etmeksizin gördüğüm yerlerde, kıdemli kanayandı Hiç Kimse. "Sonraki teslimatı yine sen yapacaksın. Karşılığında ise..." acısını cildinde soldurmayan Hiç Kimse, Uygar'ı dinlerken, belli belirsiz bir titremenin tutsağıydı. Tarihi geçmiş gökkuşağı alfabesi ile gerçekleşen diyalogları deşifre edemesem de o, yetkin bir kriptograftı. "Karşılığında ödeme almayacaksın. Ha olur da yine sorun çıkarsa," dedi Uygar. Elini sargıdan uzaklaştırdığında sahici dinginliğe gözcü sayılmıştım. "İşte o zaman senden bir şey alacağım ve bu hiç hoşuna gitmeyecek." Derin bir nefes alıp toparlandı. "Çabuk iyileşmeye bak Kara Vezir." Yanımdan geçip çıktığında şüpheci şüpheci bakmıştı bana. Gidişinin arkasından bakmamıştım haddizatında. Hiç Kimse ise bakışlarını kaçırtmamıştı doymak nedir bilmeyen hırsıza.

Şimdi, kalmıştık baş başa.

Bedenimin emrettiğim hareket komutlarını yerine getirebilmesi için üç dakikanın geçmesi gerekti. Alnımı yakan kâküllerimi savurdum geri. "O adam kimdi?" O adam kimdi? Evet, hastanede oluşunun gerekçesi; endişemin gündeminde magazin değerini yitiren haberdi artık.

Hiç Kimse kafasının altındaki yastığı düzeltip oturuşunu dikleştirdi. Hastane önlüğünün içinde oldukça zayıf görünüyordu. Lakin bana cevap vermemişti. Yüzümü inceliyordu, biyolog gibi. "N-ne paketinden bahsediyordu?" diye sorarken hasta odasını cevapsız sorularla yüklemeye ant içmiştim. "Allah'ım," diye bağırdım. Kendimi bir noktaya kadar tutabilmiştim ki o noktayı geçiyorduk. Çantamı kabaca yere attım. "Çıldıracağım." Hayatım sahte insanlarla alçıya alınmış durumdaydı. "Kimsin sen?" alçıya katkıda bulunanlar topluluğuna girmek üzereydi Hiç Kimse. Ya da Kara Vezir... Artık her kimse... "Kimsin ki sen?" saçlarımı yolarcasına çekiştirdim. Sesim kısılmıyordu bir türlü. "Neden hayatıma karıştın? Ne yapmaya çalışıyorsun?" Kısacık bir kalp atımı anı için; Hiç Kimse'nin yalnızca Hiç Kimse olduğuna kalpten inanmıştım. Biriymiş. O zaten biriymiş.

Çıkan adam, Uygar, tekin işlerle uğraşacak tipte değildi. Hiç Kimse'yi tanıyordu, belli. Tanışıklık, onu da yuttururdu tekinsiz meşgalelere. Peki neden? Neyin cezası yansıyordu faturama? "Nasıl işlerin içindesin?" diyerek üsteledim. Halsizdi. İzlemek; tek göreviydi belki. "Lanet olsun, konuşsana!" Sonra susmuştum. Aniden sakinledim. Aklıma arkadaşlığımıza verdiği önem düşmüştü. Önemi sürecektim ön safa, darbeyi göğüsleyen zayıf noktası olursa konuşur muydu, faraza? "Konuş. Konuş yoksa şu kapıdan çıkarım," dedim. Başparmağımı arkamdaki açıklığa doğrultmuştum. "Ve bir daha geri gelmem. Arkadaşlığımız biter."

"Biliyor musun?" dedi. "Benim bir arkadaşım daha var." Aheste aheste yutkundu. Sargısına dokundu. Gözaltları nemli bulut doluydu. "O-o... Asla böyle şeyler söylemiyor. Beni olduğum gibi kabul ediyor."

En azından denemiştim. "Senin kim olduğunu bilmiyorum ki ben de olduğun kişiyi kabul edebileyim." Sukutuhayalimi yüklenmiştim heybeme. Çantamı almıştım yerden üzüntü kamçılandı yüreğimde. Arkamı döndüm. Yürüdüm. Gidişime beş kala seslendi; kullanılmamaktan kırılan tınısıyla. "İlke," demişti usulca. "Bekle." Girift duygular top sektiriyorken düş bahçemde; çevirdim hissiz görüşümü enkaz altındaki suretine. "Yola yeni çıktık. Bu noktada ayrılamayız," dedi benden çok kendine. İkilemin ağına takılmış zavallı bir örümcek gibi çırpınıyordu hemen önümde. "Kim olduğumu mu merak ediyorsun?" Som gümüşü yorgunlukla taşıyan irislerini tavana dikip yutkundu. "Israrla öğrenmek istiyorsun." Kendini ikna etmeye çalışıyordu bir şeye. Bir şeye; ancak neye? "Anlatacağım ama..." tarihi tekerrüre davet ederek baktı bana; ben ona. "Ama bana zaman ver."

"Ne kadar zamandan bahsediyorsun?"

Tatlı tatlı gülümsedi. "Bir kelebeğin ömrü kadar..."

"Yeter mi o kadar?"

"Yeter o kadar." Gülümseyişi süresizce çekiyordu kendisine beni. Mırıldanırcasına yama ilave etti. "Rica etsem gitmeden hemşireyi çağırabilir misin? Ağrı kesicinin dozunu arttırsın."

kara vezir

Sinir patlaması geçirerek hastaneyi terk eden Aracı'nın gitmesinin ardından beş saat ancak geçmişti ki beni taburcu etmişlerdi. Çıkış işlemlerini Uygar adında birisinin hallettiğini söylemişler; yarın pansuman yaptırmaya gelmemin yeterli olacağını belirtmişlerdi. Açıkçası canıma minnetti. Yoğun B12 kokusu ile ciğerlerini çürütmeyi düşünen bir manyak değildim neticede. Kronik ağrılarıma eklenmiş ağrılarla çıkmıştım hastanenin cam kapılarından. Pinhan beni bekliyordu. Nereye gidersem gideyim daima beni bekleyecek olmasının sadakatiyle kuşatıldığı için talihliydim.

Yedekteki son ağrı kesicimi çiğnediğimde uzaklaşmıştım hastaneden. Pinhan -düşme ihtimalime karşı- tetikte kalarak ilerlemişti yanımda. İnşaata gitmemiştik. Son zamanlarda inşaata harcadığım zaman dilimleri epey seyrekleşmeye başlamıştı fakat soğuk beton yığınının arasına çekilip; delikli uykunun hücumu için yalvarmadan evvel uğramamız gereken bir saray vardı, işte. Yolumu sık sık yamacına düşürdüğüm saray.

Sessiz olmaya büyük özen göstererek parmaklarımı kapının kulpuna doladım ve kulpu aşağı indirdim. Rahatlığa meyleden gıcırtısıyla açılmıştı pembe kapı bana. Aracı'nın odasına girdim. Saat gece yarısını geçmişti. İki bitmek üzereydi. Üç, geri saymak için sıranın başına yollamıştı kendini. Odanın şekerimsi kokusu, sokak kokusunu taşıyan giysilerimi törpülemeye atıldı. Dışarıdan sızan ışık yegâne aydınlatıcıydı. Gün pembesi yorganını burnuna kadar çekmiş olan aracıya yaklaştığımda birisi, hafifçe, camı tıklatıyordu. Aracı uyanmasın diye, çabucak, hareket etmiş açmıştım camı. Başını uzatan Pinhan, pimapenin üzerine yanlamasına oturdu. İçeri girmeyi tercih etmemiş ağaçtan destek alarak pencerede kalmayı tercih etmişti. Tercihine karışmak haddime değildi.

Pinhan'ı yerleştirdikten sonra yatağın önüne -bağdaş kurarak- çöktüm. Parmaklarımı geçirdiğim yorganı aşağıya çekiştirerek Aracı'nın yüzünü, tamamen, açığa çıkarttım. Dirseklerimi dizlerime yasladım. Kafamı yana yatırdım ve onu izlemeye başladım. Mışıl mışıl uyuyordu. Kirpikleri sedasızca titriyordu. "Padişahın şatosuna neden girdik?" diye sordu pencere koruyucusu Pinhan.

Bilincinde olmayarak gülümsemiştim. Eğilerek; işaret parmağımı aracının yanağında gezdirdim. "Padişahın Kızı'nı izlemek istedim Pinhan." Gönülden kopan itirafım yönlendiriyordu Aracı'nın yüzüne koyduğum parmağımı. Kaşlarının çizgisini takip ettim. Kaşınıyormuşçasına yüzünü kırıştırınca geri çekilmiştim.

Arkadaşım sıkıntıyla iç geçirdi. "Her istediğini yapan adamlara ne olur biliyor musun?"

"Sanırım," dedim Aracı'nın omzuna dökülen sarı saç tutamını parmağıma doluyorken. "Bu sorunun cevabını yaşayarak öğreneceğim." Beynimdeki ağrı sızısı damarlarıma damlıyordu o anda.

"Oyunculara üç hak tanınır," dedi Pinhan. Ağaçtan koparttığı yaprak parçasını ay ışığında sarartmakla meşguldü. "Sen bu oyunun içinde iki canını kaybettin bile." Yaprağı odaya fırlattı ancak yere düşen toz zerreciği dahi olmamıştı. "Artık yaşayarak öğrenmemeye çalış."

Aksine...

Öğreneceksem yaşamam gerekmiyor muydu? Yaşananlar birikir; birikinti kümelenir, kümeye deneyim denirdi öyle değil mi? Pinhan müneccimlik yapmamı bekliyordu. Kaybedileni bulabilecek yetkinlikte süzülmem; onun işlerini kolay kılacak etken olurdu. Kolaylığın benim için ifade ettiği zorluğu algılayabilecek yetiden yoksundu arkadaşım. Parmağıma dolaşan saç tutamının kıvrımına takıldı gözlerim. Uyurken burnunun ucunu silikçe hareket ettiren Aracı, özgürlüğe çağırıyordu beni. "Yoruldum Pinhan," dedim saç tutamını burnuma götürürken. "Çok yoruldum." Saçı zehir gibi şeker kokuyordu. Tıpkı odası ve pamuk şekerden yapılma pembe hayat döngüsü gibi.

"Ne yapacaksın?" diye sordu Pinhan. Karamsarlığı fırtına estiriyordu. "Pes edip annenin yolundan mı gideceksin?" Mesele anneme dayandığında anılarımı güçlü bir alev kaplıyordu. Çakmağı düşünebiliyordum yalnızca. Çığlıklar müzikti sanki olanlara. O vakitler... Çatırdayan odunların ağıdı evimize yayılan sisi beslemişti şefkatli bir bakıcıymışçasına. Alevlerin konuk olduğu tiyatro metninin yazarıydı annem ve yolu.

Aracı'nın kirpiklerini sevdi tırnağım. Genişçe gülümsemiştim. "Saçmalama," diye mırıldandım. Yorganı biraz daha çekip çenesinin altına dokundum. Teni yumuşacıktı. "Kendimi yakacak kadar aklımı kaybetmedim daha." Aracı'nın burnundan yayılan karbondioksit bileğimi ısıtıyor ıslak sargıma çarpıyordu. Çelik mavisi gözlerinin kapalı oluşuna sinirlenmemek mümkün değildi. Kâkülünü teğet geçen gözkapaklarının kıpırdanışının ardından gözlerini görebilseydim keşke.

Pinhan, pencereye vurarak melodi yoksunu bir gürültü tutturdu. "Başkasını yakacak kadar aklın kaldı mı peki?"

Aracının saçını kendi haline bırakıp Pinhan'a baktım. "Kalmamış olsaydı bu odada yalnız olurdum."

"Yakarsın yani? Başkasını yakabilir misin?"

Dalgınca mırıldandım, "Gerekirse."

Pinhan toparlandı. Oturuşunu ciddileştirmişti. Ayaklarını odaya doğru sallandırdı. Alev düşüncesi benimle çakmağını paylaşmayan cimri arkadaşımı bir hayli heyecanlandırıyordu. "Farz edelim ki gerekti," dedi.

Omuzlarımı silktim. "Kimi yakacağım ki?" iç sesimin haykırdığı bir isim vardı aslında. "Eren Bakırcı'yı mı?" eklememi yapmıştım alayla.

Pinhan hoşnutsuzlukla kafa salladı. "Davamızda Eren Bakırcı'nın yeri yok."

İmasını havada kaptım. "Ama Aracı'nın var," demiştim ağırca. Yataktan sarkan elinin ucuna dokundum sonra. "Aracı'yı yakmaktan mı bahsediyorsun?"

"Bir ileriki turda ne olacağını bilemeyiz," dedi. Normal bir insanın, şüphesiz, düşeceği konumda kurulmuştu pencereye. Dengesi sarsılmaya yeltenmiyordu bile. "Kumarın huyu budur."

"Öyleyse kazanmak için çabalayalım Pinhan." Aracı'nın yastığa yapışan yanağı epey sevimli duruyordu. Yarısı pijamasının içinde kalmış buz sarısı saçları karman çormandı. Dudakları hafifçe aralıkken yutuyordu oksijen moleküllerini. Alnına bastırdım parmaklarımın hepsini. "Aracı'ya yazık olur."

"Yazık olur. Haklısın." Bu kez Pinhan'da bakıyordu ona, dikkatli dikkatli. İlk defa Aracı'nın bulunduğu bir mekâna yanaşacak cesareti göstermişti. "Böylesine güzel bir kıza gerçekten yazık olur." Cık cıkladı.

Dış kuvvetler aracılığıyla sırıttım. "Gerçekten güzel, değil mi?"

"Gerçekten güzel," diyerek onaylamakta gecikmemişti beni. "Saçlarının parıltısına baksana..." özlem olduğunu düşündüğüm bakışları, Aracı'ya mıhlanmıştı sanki. "İçindeki ışıltıyı taşırıyor adeta."

Yatağın boştaki kısmına kafamı koydum usulca. Böyle olunca -Aracı ile- yüzlerimiz aynı hizaya gelmiş; birlikte yatıyor gibiydik. Hem, Pinhan'ın görüş açısını da kapatmış oluyordum. Nedendir bilinmez... Aracı'ya olan bakışlarına ısınamamıştım. Aracı'nın benim aracım olduğunu unutmamalıydı. Dilerse ona da bir aracı bulabilirdik. "Çok tatlı uyuyor," dedim.

Konuyu değiştirdi. "Orion'un efsanesi hatırında mı?"

"Bu da soru mu? Nasıl çıksın ki hatırımdan?"

"Bizim masalımız da Orion'un efsanesini andırıyor Kara Vezir."

Pantomim sanatının ehli olan zihnim, efsaneyi hücrede canlandırıyorken "Artemis," diye fısıldamıştım. Harflerimin rüzgârı Aracı'nın tenini yokladı. "Aracı, Artemis oluyor."

"Sen de Orion'sun," dedi Pinhan.

"Sana da Akrep kalıyor," derken beş bilinmeyenli denklemi çözümlemiştim.

"Akrep," diyerek -birkaç defa- sayıkladı. "Bu masalda bir kişi ölmek zorunda Kara Vezir."

Sonunu bildiğin romanı okuyorsun Kara Vezir. "Orion ölüyor."

"Orion ölemez," dedi Pinhan itirazı raftan indirirken. "Çünkü benim varlığımı Orion oluşturuyor."

"Orion'un varlığı da Artemis'e bağlı," dedim acı acı.

Özüme bir talep düşmüştü ki; defilenin öncesinde Aracı'nın bana yaptığı şeyi Aracı'ya yapmayı düşlüyordum hayalimde. "Ne olacak dersin Pinhan?"

"Ne olacağını da ne olmayacağını da sen söyleyeceksin Kara Vezir. Yarın... Kıza kimliğini anlatacak mısın?"

"Anlatamam. Anlatırsam benden kaçar." Senin kimliğin yok ki Kara Vezir.

"Yanılıyorsun," demişti arkadaşım su götürmez kesinlikte. "Kaçmaz. Kaçamaz. Çünkü köprülerin ayakları yoktur. Olduğu yerde, kıpırdamadan durur."

Ayağa kalktım ve dudaklarımı Aracı'nın yanağına bastırdım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

236okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.