28. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI27. BİRE BİR
Bölümler 35Şu an: 27. BİRE BİR
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KEYİFLİ OKUMALAR!
*
kara vezir
Terapi odası bir çeşit dondurma kabı gibiydi. İçeri girdiğim anda donuyordum sanki. Kafamda volta atan sesler kısılıyordu. Pinhan kuytu köşesinden çıkmıyordu. Benliğim ağır basıyorken dışarıda kalanlardan ayrılıyordum. Bu iyiydi çünkü sessizliğe ve biraz sakinliğe her zamankinden çok ihtiyacım vardı şimdi. Aynı zamanda bu kötüydü de çünkü terapi demek sorgu demekti. Sorgulanıyordum katil arayan polisler tarafından ifadeye çekiliyormuşum gibi. Canım sıkılıyordu. Kap, soğuk soğuk terletiyordu.
Kum saati bu defa masanın üzerinde değildi. Kaldırılmıştı. Ancak geldiğimden beri odayı gözlerimle tarıyor olsam da gözüme çarpmamıştı ahşap iskeleti. O yerinde yoktu. Ben tam tekmil yerimde beklemedeydim. Akıl ve ruh sağlığı hastanesi krallığını yöneten kraliçenin işini bitirmesini bekliyordum. İşi bitmediği halde ne diye benimle görüşme ayarladığını anlayamasam da. Sımsıkı topuz yaptığı saçının içine gömülü kurşun kalemlerden birini çekti. Dakikalardır yazılarını okuduğu dolu sayfaya bir şeyler eklemeye başladı. Parmaklar, kalemi garip bir açıda tutuyordu. Bir kalem hayal ettim o anda. Terapistin tuttuğu gibi tuttuğumu canlandırdım yalnızca. Zayıf bir canlandırmaydı.
Orada, sandalye tepesinde bowling topu misali dikiliyorken kaç dakika lobutunu devirdiğimi hesaplaması zordu. Fakat ufak bir çıkarım yaparsam; terapist, koltuğundan kalktığında uykulu gözkapaklarım kapanıyordu, çok geçmiş olmalıydı. Koltuk ayaklarının çıplak zeminde attığı çığlıklarla irkilerek dönmüştüm özüme. Gözlerimi ovuşturup masanın etrafını dolaşan orta yaşlı kadının hareketlerini takip etmeye çalıştım. Oturduğum sandalyenin hemen arkasına gelmişti. Tırnağının ucunu saç diplerime değdirerek tişörtümün yakasını çekiştirdi ve enseme baktı. Muhtemelen geçen seferki yarayı arıyordu. Kaşımayı özlediğim yaramı. "Yarana pansuman yaptırmışsın," dedi. Haklılığıma sırıttım.
"Katya istediğinde oldukça yıldırıcı olabiliyor." Kafamı çevirip arkama bakarak onunla göz göze geldim. "Senden bir şey kurtulmuyor değil mi?"
Sırıtışımın bir büyüğünü yüzüne takıp sandalyemin önüne geçti. Ellerini arkasında kenetledi ve minik adımlarla volta atmaya başladı. "Doğru." Çenesini dikleştirmiş üzerimde değerlendirme yapıyordu şüphesiz. "Benden kurtulan yok. Çünkü kurtarmak benim işim." İşini üzerine basa basa söylediğinde eski davaların kaydını tutan beynim birkaç sarı anıyı bana aralamıştı. Terk edilmiş inşaatımda, Pinhan'a aşkın esas işim olduğunu söylerken ki kararlılığım ile artık işsiz oluşum gerçeğinin arasındaki mesafe için bir taksi tutsam muhtemelen tüm Bakırcı servetini şoföre vermem gerekecekti.
"Son görüşmemizden beri, nasılsın Karan?"
Pinhan'a kayan düşüncelerimi uçurumun kenarından yakalayıp yeniden terapi odasına döndüm. "Merak etme," dedim çarpıcı bir muziplikle. "Seni şişlemeyeceğim terapist." Son görüşmemizdeki tartışmamızı kibarca hatırlatmasına epey kibarca bir karşılık sunabilmiştim sanırım. Bandajın hala yaramı kapattığında emin olmak adına ensemi yokladım. Hala burada. Sakin ol. Hala yaralısın, hala buradan.
Avucunu göğsüne bastıran terapist derin bir oh çekti. "Canımın güvende olduğunu bilmek güzel." Minik adımlı voltalarını kapıya kadar çekiştirip metal kolu kendi etrafında döndürerek koridora bir açıklık sağladı. "Biraz yürüyelim mi Karan?"
Daha önce hasta-terapist yürüyüşlerine şahit olmamıştım. Benim için de hastane için de bir ilki teklif ediyordu. Aslında teklif görünümlü bir emirdi bu. Ya uyacaktım ya uydurulacaktım. İnatlaşmadım. Oturduğum yerden kalkıp ellerimi teslim olurcasına havaya kaldırmıştım. "General sensin." Tıpkı Çağrı'nın dediği gibi... Terapinin gerektirdiklerine sorunsuzca uyarsam seansı erkenden bitirebilirdim. Böylelikle gece yarısı Foncé Parfümeri'yi kurtarmak için kaçmadan evvel hazırlıkların üstünden geçmeye zaman bulabilirdik.
Benim için açılan kapıdan çıktım. Terapist, odasını kilitledikten sonra yanımdaki yerini almıştı. Yetersiz ışıklandırmanın razı ettiği rutubet yürüdüğümüz koridorun her santimindeydi. Yoğun kokunun arasında ilerleyen beyaz önlüklü hastaları geçtik. Bize kaçamak bakışlar atan hasta bakıcıları da geçtik. Bir köşeyi döndük ve terapist henüz hatırladığı bir durumu söylerken iki tane de hemşire görmüştük. "Biliyor musun, bugün kargo geldi."
Bu bilgi ne yapacağımı kavrayamayarak, "Bana özel değilse beni ilgilendirmez," dedim.
"Sana özel," dedi. İlgilendiriyormuş. Adımlarım benden bağımsız duraksadı. Kaşlarımı çatıp terapiste döndüm lakin o asla durmamış; karışıklığımdan keyif alıyormuşçasına ilerliyordu. "Ne?" Açılan mesafemizi hafif tempolu koşuyla kapattım. "Bana kargo mu gelmiş?" Uygar'dan başka, bana kargo getiren birisi yoktu. Şimdi yeniden kargo geldiği söyleniyorsa Uygar bu halde, burada bile, büyük patronlardan birisi hapiste iken bile, bana paket mi yolluyordu yoksa?
"Hı-hımm," şeklinde aldığım onay yüreğimi korku ile çarptırdı. Koridorları bitirip bahçeye çıktık. Aniden hücum eden güneşe karşı refleks olarak yüzümü buruşturdum. "Bana kim kargo gönderir ki?"
"Eren Bakırcı," dedi sandaletleri yeni sulanmış çimleri çiğnerken. "Ağabeyin."
Sondaki açıklamaya gerek yoktu. Zaten Eren Bakırcı denildiğinde tek bir eşleşme beliriyordu bende. Tekleyen soluklarımı usul usul düzene koydum. Bahçedeki havanın temizliğini çektim içime. Uygar peşimde değilmiş. Bu resmen bir kutlama sebebiydi. "Ne göndermiş?"
Bahçenin kalabalığından hepten sıyrıldık. Geçen gece Çağrı ile kaçtığımız demir telli garaj kapısına yaklaşıyorduk. Nereye gittiğimiz konusu hala muammayken terapist beni yönden uzak tutmayı başarıyordu. "Kahvaltılık," diyen sözüyle... "Zeliha hemşireyi ağabeyine şikâyet etmişsin." Zeliha hemşire derken Katya'yı kast etmişti. Kızgın çıkmıyordu sesi. Demek ki şikâyetim onun için bir şey ifade etmiyordu. Zaten bir delinin şikâyeti en fazla ne ifade edebilirdi ki diğerlerine? "Sırf sevmediğin yumurtaları yememek için ağabeyinden yardım istemişsin. Ağabeyin de sana kahvaltılık göndermiş Karan."
"Bu duruma sinirlenmiş gibi değilsin," dedim nabzını kontrol etmek amacıyla.
Demir telli garaj kapısının kilidini açarken, "Sinirlenmedim," dedi. Gülen yüzü solmamıştı. Başım belada değildi neyse ki. "Sinirlenmedim. Memnun oldum." Kısaca bakışlarıma baktı bakışları. "Birinden bir şeyler istemen beni memnun etti Karan."
Garaj kapısı gürültülü gıcırtısıyla açılmıştı. Önce terapist çıktı. Ardından ben çıkmıştım. Hastaneyi geride bırakıyorduk. Tozlu bir patikaya girdik. Dağ tepesinde bir yerde olduğumuzdan burada her taraf tozlu patikaydı. Yani hala nereye doğru yürüdüğümüz belirsizdi. Pusulanın mesleğini çalmayayım diye yanımdaki terapistin adımlarına uymaya karar vermiştim. "Öylesine bir istekti." İleride uzanan yeşil doğaya kilitledim kendimi. "Ciddiye alacağını düşünmemiştim." Evet, Eren Bakırcı bir dediğimi ikiletmeyerek beni ciddi manada şaşırtmıştı.
Terapist ince hırkasına sarındı. "Ciddiye almış," diyerek onayladı. "Düşündüğünün aksine ağabeyin seni fazlasıyla önemsiyor gibi gözüküyor." İki saniyelik suskunlukla köpek havlamalarının atmosferi bıçaklamasına müsaade etti. "Peki sen?"
Gökten üç elma düşüyorsa üçünü de yerdim. Üzerine mantık patlatmak kıymetsizdi benim için. "Ben ne?" diye sordum. Zira ne söylememi istediğini bilmiyordum. Anlam hileleri bezdirmişti.
"Sen ağabeyin hakkında ne hissediyorsun?" sandaletinin burnuna çarpan çakıl taşına küçük bir tekme savurdu. "Bir ailenin olması sana ne hissettiriyor?"
"Ben," dedim. Ben dediğim anda kelimelerim zelzeleye yeniliyormuşçasına tuzla buz olmuştu. Konuştuğumla sustuğum bir olmuştu. Bandajın altında kımıldayan yarama tekrar dokundum. Yaşamıma kolunu sarmış varlıkların hızlı çetelesi, son nefesimi veriyormuşum gibi gözlerimin gerisinden aceleyle geçip gitti. "Kaybedeceğimi hissediyorum galiba." Çetelenin etkisi devede kulak değildi neticede. "Hayatıma giren herkes benden bir şey alıp gitti." Omuzlarımı silkip hasarımı perdelemeye çalıştım. "Bakırcılar 'ın da illa ki bir planı vardır." Onlar da illa ki benden bir şeyler alacaktır. Verecek neyin kaldı ki? Akıl sağlığını da teslim ediyorsun şimdi.
"Bardağı boş görenlerdensin," dedi. Yürüdüğümüz patika sert bir eğimle inişe geçmişti. "Ama insanların atladığı bir nokta var." Ağaç yoğunluğunun arttığı bölgeye katılmıştık. Saçlarımıza çam yaprakları çarpıyordu. "Bardağın boş kısmında yer çoktur. Çokluğu dilediğimiz gibi doldurabiliriz. Sanıyorum ki senin boşluğunu dolduran kişi İlke."
İlke'nin bendeki yerini netçe biliyormuş gibi söylemişti. Oysa İlke ve benim aramdaki kör düğümü kimse çözemedim. "İlke," diye mırıldandım. Fikirlerimden ne geçiyorsa o an ortaya açtım. "En keyifli uykunun doyulamayan kâbusu gibi..." kalbim üç hızlı vuruş yapıncaya değin duraksadım. "Bedenim ona hevesle tepki veriyor ama ruhum bedenimin tepkilerine iğreniyor." Çelişkimi en iyi böyle özetleyebilirdim. "İlke'nin benim için ne olduğunu bilmiyorum."
"İlke'nin senden ne aldığını biliyor musun?"
Çalıştığım yerden gelen soru ile rahatlamış hissettim. "Aşkı aldı." Kopardığım bir çam yaprağının telini avucumun içine sürttüm. "Artık aşka âşık değilim." Lakin istifa etmedim. İşimden kovuldum terapist. Tazminatım ise akıl hastanesi oldu. "İlke aşkın bendeki yerini aldı." Boynumu sola doğru bükmüştüm. "Sanırım."
"Yani onu sevdiğini mi söylüyorsun?" diye sordu. Sanki ben resimli sözlüktüm de konuştuklarımın karşılığını yazı diliyle eşleştirmeye çalışıyordu.
Kafamı aşağı yukarı salladım. "Benim gibi bir adam için bile o, sevilmeyecek gibi değil ki." Hem ona hem kendime itiraf etmiştim artık Aracı sıfatını düşüren kızı.
"Peki, bunu İlke'ye söyledin mi?"
"Onu sevdiğimi mi?" diye sordum emin olmak için. Kirpikleriyle onaylamıştı sorumu. "Söylemedim," dedim tabii ki. "Alay etme benimle terapist. Beyaz Atlı Prens'e benzer bir halim mi var?"
"Sana göre sadece Beyaz Atlı Prensler mi ilan-ı aşk edebilir?"
Çam tutamını yere atıp ayakkabımı üstüne bastırdım. "Sadece Beyaz Atlı Prensler ilan-ı aşk etmeye layıktır. Ve ben Kara Vezir'im." Doğmadan önce çizildi ya benim kaderim. Kirli işler yapan sağ kol olmaktan ibarettir özetim. "Büyük, kötü kahraman..."
"Bazen filmlerde kötü kahramanlar daha çok sevilir," dedi terapist. Cismen aynı yoldaydık lakin fikren çok uzak diyarlarda. "Daha çok hayranları vardır. İnsanlar onların yanında daha çok olmak ister."
Sık ağaçlar seyrekleşiyordu artık. "Film çekmiyoruz burada. Sen de yönetmen değilsin."
"Değilim," dedi yürümeyi bırakıp. Yakındaki bir çama yaklaşıp sandaletlerinin ucunda yükselmesini izledim. Kolunu uzatmış bir şeye erişmeye çalışıyordu. Kısa boyu ile çabalayışını seyrederken yardım etmeye niyet dahi etmemiştim. Ki nihayetinde uzandığı şeyi, hasır bir sepeti, çam ağacının dalından söküp almıştı. "Esas yönetmen sensin Karan. Kendi hayatını kayda alıyorsun." Sepeti koluna taktığında bir kez daha yürüyorduk. "Unutma, bu filmde sen ne dersen o olur."
Algılayamıyordu. Vezirlerin peri masallarındaki rollerini algılayamıyordu. Bu yüzden onun alfabesiyle karşılık vermiştim. "Filmler bile belli bir düzene göre çekilir. Düzeni yıkarsak enkazın altında can veririz terapist." Patikayı bitirip genişçe bir açıklığa çıktık. Sıra sıra dikilmiş görsel şölen yaşatan yeşil bir deniz vardı karşımda. "Burası neresi?" diye sordum kafa karışıklığıyla.
Terapist ve sepeti öne geçerek ilerlemeyi sürdürdü. "Üzüm bağları." Yeşil denizin içine girdik. Yeşil denizin içinde ilerledik. "Benim sevdiğim yerde senin sevdiğin kızı konuşalım istiyorum." Sepeti yere koyup yaprakların arasından bir salkım üzüm kopartmış; koparttığı salkımı hasır sepetin yüzeyine narince yerleştirmişti. "Toplamama yardım eder misin?"
Betonların arasında çeyrek asır geçirmiş biri olarak doğaya yabancıydım. Yine de onun hareketlerini taklit ederek yaprakların arasına daldırmıştım elimi. Tenime batan yaprakların tatlı bir hissiyatı vardı. Tozlu üzüm salkımlarını hassas davranmaya özen göstererek sepete bırakmaya başladım. Aslında iyi gidiyordum. Senkronize bir şekilde üzüm topluyordum. Ancak karşılaştığım yoğun pembelikte bir salkım beni sesli olarak gülmeye itince terapistin dikkatini çekmiştim yine. "Neden gülüyorsun?" diye sordu.
Üzüm salkımını ufku yarılamış güneş ışıklarının hizmetine doğru kaldırdım. Pembelikleri katlanmıştı. Tozsuzmuşçasına parlıyordu büyük yuvarlak taneler. "Pembe üzümler bana İlke'yi hatırlatıyor." Onun adını söylerken çektiğim sıkıntı kalmamıştı belki fakat hala, telaffuzlarımda dilimin ucuna batan bir diken vardı. "Onun rengi pembe," dedim bulutsu düşlerin ötesinde. "Sanki gökyüzünden kova kova renk yağmış da onun payına pembe düşmüş gibi. Sigaradan ve pembeden nefret ediyorum ama..." iç geçirerek üzüm salkımını sepete, terapistin salkımlarının arasına yerleştirmiştim. "Nefret ettiğim şey, İlke ile birleşince gülümsüyorum." Bana değil bağlara bakıyordu. Bağlarla değil benimle ilgilendiğini fark edebiliyordum. "Sürekli o nefret ettiğim şeye bakmayı arzuluyorum," dedim dikkatle üzüm toplamaya devam ederek. "Kalbim hızlanıyor. On tur koşsam öyle bir hıza erişemem herhalde." Yarımca gülümsedim. "Ellerim genelde soğuk olur. Ama İlke'nin yanında damarlarım ısınıyor. İlke dâhil olunca günüm kolaylaşıyor. Pinhan bile yanıma uğramıyor. Hatta bazen başımın ağrısı azalıyor."
Sanki kafamda ağzına kadar dolu bir su tankı vardı da vanayı çevirip suyu tahliye etmiş gibi bir haldeydim. Hiçbir şey hissetmiyor fakat beni terk eden bir takım yüklerin ardından veda tütsüsü yakıyordum. Terapist, "Kulağa harika geliyor," dedi.
İtiraz edişim gecikmedi. "Harika değil."
"Neden öyle düşünüyorsun?"
"Çünkü ona dokunamıyorum." Harikalıktan mahrum kalmakta üstüme tanımıyordum. "Bir defasında beni öpmüştü," dedim dalgınca. Defilede, yanağıma yaslanan dudaklarının silik baskısı yerini tutmuştu yine. Geçen geceden bahsetmemeye dikkat ederek bu konudan devam etme kararı aldım kendimce. Hastaneden kaçışımızı kraliyetin başındaki kişiye itiraf edecek değildim. "O beni öptükten sonra derimi soymak istercesine yıkadım yüzümü." Parmaklarımın arasından süzülen sıvı sabunu görür gibi olmuştum bir an için. "Midem hiç o kadar bulanmamıştı. Başım hiç o şiddette dönmemişti. İlke..." dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. "Benim için soyutken güzel."
"Bu hisleri kırmanın bir yolu olabilir," dedi. Yaşadığı devrin başarılı bir simyacısı olarak ölümsüzlük taşını keşfettiğini, kullandığını hatta taşın işe yaradığını iddia ediyordu sanki.
"Neden bahsediyorsun sen terapist?" diye sordum gergince.
"Yaşadığın karmaşanın bir rehbere ihtiyacı olduğundan bahsediyorum." Elindeki üzüm salkımını sepete koymadan önce olgun tanelerden birini kopartmıştı. Taneyi ince hırkasına silip tozunu geçirdi. "Mesela... Şu üzüm tanesini ye." Bana uzattığı taneyi kararsızlıkla aldım. "Direkt ye," diyerek ekledi. "Üzümün çekirdeğine ve kabuğuna odaklanarak; üzümün çekirdeğini ve kabuğunu düşünerek ye."
Ciğerlerimdeki yıpranmış oksijeni çabucak tazeleyip üzüm tanesini ağzıma atmıştım bile. Sert kabuğunun tadının aklımdan silinmesine izin vermedim. Çekirdekteki acılığa endeksledim tüm tat duyumu. Damağım çatlıyordu sanki. Uyuşmuş bir tatsızlık hissederek üzüm tanesini hiç düşünmeden kenara tükürdüm. "İğrenç. Zehirli mi bu?"
Tatsızlığa gömülüşüme kahkaha atan terapist bir başka taneyi daha siliyordu. "Hayır tabii ki," dedi. "Zehirli değil." Sildiği yeni taneyi elime bıraktı. "Şimdi tekrar ye. Fakat bu kez üzümün suyuna ve aromasına odaklan. Lezzeti düşün."
Koyu kırmızı üzüm tanesini yüzümü buruşturarak ve güçlü bir çekinceyle ağzıma atmıştım bu kez. Dişlerimi olgun taneye geçirir geçirmez ağzıma şekerli bir su dolmuştu. Suyun tadının kaybolmasına izin vermedim. Çekirdek ve kabuktaki acılık suda boğularak kayboluyordu. Üzümü tamamen yuttuğumda farklı hissettiren aynılıklara ne diyeceğimi şaşırmış durumdaydım.
Şaşkın tavrımı okuyan terapist omzuma dokundu. "Görüyorsun ya, üzümlerde zehir yok. Zehri senin zihnin ekliyor Karan." Orta yaşlı kadının sıcak kahve tonlu gözlerine ve teskinlerine iliklendim. "İlke seni öperken ya da sen İlke'yi öperken de mideni zehirleyen şey aslında senin zihnin. Bak..." saçlarının kulaklarının ardına kıvırıverdi. "Beyin mucizevi bir organdır. İnandıklarını, düşündüklerini gerçekleştirir. Eğer İlke seni öperken Pinhan 'a, dış dünyaya veya kendine odaklanırsan zehirlenmeye devam edersin. Tek başına yaşadığın hayatının alışkanlıkları seni zehirlemeye devam eder Karan."
İki adım geriye çıkarak omzumdaki dokunuşunu düşürdüm. "İlke'nin bana hissettirdiklerine mi odaklanmamı söylüyorsun?"
"Evet," dedi anlaşabildiğimize şad olarak. "İlke'nin sana hissettirdiklerine odaklan. Kalbinin hızına, damarlarındaki ısıya odaklan ve hayatını kolaylaştıran kıza teslim olmayı dene. Kıza direnme."
Kaotik beynime olasılıklar ütopyasından esintiler karıştıran terapistin sahici haklılığı beni açıkça dumura uğratmıştı. İçimdeki çift karakterden ilki hislerime odaklanmamı haykırıyorken diğeri geri dönüşü olmayan yoldan kaçmam gerektiğini savunuyordu. Bölünmüş durumdaydım. Belki biraz da korkmuş. "Vay canına," dedim ciddiyeti kesip atarak. "Stajını mahalle teyzelerinin yanında mı yaptın terapist?"
İkilemimden haberdarmış gibi yeniden gülüp komple dolu olan hasır sepeti mimikleriyle işaret etti. "Hadi bakalım şimdi şu topladıklarımızın tadını çıkaralım." Üstelemediği için hoşnuttum. Ağır sepeti onun taşımasına olanak vermeyerek yüklendim. Bağdan çıkıp yakınlardaki bir çim kümesine doğru adımlamaya koyulmuştuk. "Üzümleri yerken Padişahın Kızı'nı anlatmaya devam edecek miyim?" ihtiyaçla sormuştum bunu. zorunlulukla ilgisi yoktu.
"Anlatmaya devam etmek istiyor musun?"
Benim isteklerimi el üstünde tutan bir o vardı galiba, bir de anında kargo yollayan Bakırcı. "İstiyorum."
"Öyleyse anlatmaya devam edebilirsin."
Çim kümesinin üstüne yan yana -bağdaş kurarak- yerleştik. Üzüm salkımlarının baştan aşağı toza bulanmışlığına aldırmayarak tanelerin tadına varırcasına ısırdım her birini. Ağrı kesicilerimin etkisini küçümser gibi. Beynimdeki basıncın dozu sorunsuzca azalıyordu. "Ortaçağda yaşasaydım muhtemelen vatan haini ilan edilirdim." Ağzımı dolduran üzümler sesimi kısıtlıyordu. Yine de sürdürüyordum konuşmayı. "Sonuçta o, koskoca Padişah'ın Kızı."
"Sanmıyorum," dedi terapist aynı üzüm cennetinden. "Seni yaşatırlardı. Tabii sen göğüs kafesinin içindeki et parçasını yaşattığın sürece."
"Sen de cadı olurdun terapist. Ortaçağın yuva yapan cadısı..."
Güldük. Ben anlattım. Güldük. Üzüm yedik. Güldük. Çünkü beni dinlemişti. Beni gerçekten dinlemişti.
***
Yeteri kadar üzüm yiyip dedikodu yapmamızın ardından terapist ile vedalaşmıştık. Çağrı'nın son kontrol için odama geleceği ana kadar yapacak bir işim yoktu. Belki biraz uyuyabilme umudumu beslemememi zararlı bulmamıştım bu yüzden. Ancak odama girdiğimde anladım ki, uyanışların kefareti uykuyu haram kılıyordu bana. "Gelenin gideni aratması lazım," dedi Pinhan hareket yasalarından bahsediyormuşçasına bilimsellik nakletmişti söylemine. Omzunu dayadığı camdan ayrılıp yönünü bana döndürdü. "Gelen geldi gelmesine de sen beni hiç aramıyorsun be Kara Vezir." Sitemle burkulmuştu küskünlüğü.
Ağır hareketlerle odanın kapısını kapatıp koridorun gürültüsünü aramızdan dışladım. Üzüm tanelerinin bahşettiği serinlik, yaz günümü katlanılabilir kırmışken Pinhan'ı görmem ile başıma çekiç inmesi bir olmuştu. Burnumun kemerini sıkıp gözlerimi kapatarak kaçış aradım. Kaçışı, bir zamanlar en iyi dostum olan rakibim ablukaya almıştı. "Neden arayacağım ki?" diye sordum üste çıkarak. "Sen sahiden gittin mi?"
Dudağının kenarını tekinsizce yukarı doğru kıvırdı. Onu bu denli değiştiren neydi? Biz çok iyi anlaşmıyor muyduk? Bana sırt dönmesinin altında ne vardı? Onu, beni desteklemekten vazgeçiren etken ne olmuştu? Buraya yatırıldığım andan beri, beş aydan beri doğru düzgün konuşmuşluğumuz dahi yoktu. Yalnızca kavga ediyor birbirimizi hırpalıyorduk, doyumsuzca. "Gitmemi istiyorsun," dedi kırgınlıkla. "Gitmemi istiyor olman gitmem ile eşdeğer, Kara Vezir."
"Sadece merak ediyorum," demiştim odanın ortasına yürüyüp refakatçi koltuğunun kolçağına yarım oturarak. "Gidersen hayatımın nasıl olacağını merak ediyorum." Komodinin kapalı çekmecelerine baktım. Ağrı kesicilerim oradaydı. Duruyorlardı; her an ağrımı kesmeye niyetlenmiş şekilde orada yatıyorlardı. Kendilerini uyutuyorlardı. Gözlerimi çekmeceden kaçırdım.
"Gidersem hayatın olmaz," dedi Pinhan. Botlarında demir vardı sanki. Attığı adımlar gürültülü ve sağır edici unsurlar barındıran bir titreşim yayıyordu.
"Zamanı geldiğinde gideceğini söylemiştin," dedim. O bunu söylerken öyle korkmuştum ki ihtimali bile aklımı kaçırmama yeterdi. Fakat sonra zaten aklımı kaçırmış olduğumu öğrenmiştim ve Pinhan'ın gitme ihtimali eskisi kadar rahatsızlık vermiyordu. Dudağımı dışa büktüm. "Belki de gitmenin zamanı gelmiştir."
"Zamanı gelmedi." Cama sırtını verip bana yaklaştı.
"Zamanı ne zaman gelecek?" diye sordum. Yorgunluk akıyordu benden yere. Benden beni dinleyen herkese...
"Sen öldüğünde ya da daha evvelinde..." Kafasını bir sağa bir sola yatırıp boynunun kemiğini çıtlattı. "Henüz hazır değilsin." Uzun süredir görmediğim çakmağının akıbeti ne olmuştu acaba? İnşaat yangınından sonra ne olmuştu çakmağına da daha çıkmamıştı ortaya? "Henüz, bırakılmaya hazır değilsin."
"Neye hazır olup olmadığıma sen karar veremezsin Pinhan," dedim sertçe. "Baksana..." aniden fikirlerimi besleyen düşünceyi köpürtmüştüm birden. "Belki de yollarımızı ayırmalıyız."
Öfkelendi. Kızdı. Dişlerini sıktı. Gözü seğiriyordu sanki. Ellerini birer yumruk haline getirmişti. "Terapist mi sokuyor bu yenilikçi düşünceleri aklına?"
Onun aksine, etrafımdaki diğer kişilerin beni yönlendirmeye meyilli olmadıklarını dile getiremedim nedense. "Terapist farkında olmamı istiyor." Başımdaki ağrı kanser misali gözlerime sıçramıştı. Gözkapaklarımı açıkta tutmak gitgide zorlaşıyordu.
"Yalnızlığın güzel olduğunu mu fark ettiriyor sana?"
Ayağa kalkıp başımı ellerimin arasına aldım. Ağrıyla bütünleşen acı, tutarsızca güçlenmişti sanki. "Gi-gidersen." Kelimeler bir araya gelmiyor gibiydi. "Gi-gidersen yalnız kalmam Pin-Pinhan." Derin soluklar aldım. Kulaklarım zonkluyordu. Ense kökümde tonlarca ağırlık vardı. Yere çekiyordu beni. Şakaklarımı bileşenlerine ayırıyordu ağrının en beteri.
"Neden? Yanında Çağrı mı var? İlke'n mi var? Baban mı var? Ağabeyin mi var?"
Pinhan'ın dudaklarını terk eden harfler kafamı deliyordu adeta. Dişlerimin arasından, "Sus," diyebilmiştim yalnızca. Kafatasım paramparça ediliyordu. Kaldırılabilecek boyutta değildi bu. Sıklaşan nefeslerimi komodine taşısam bile ağrının kuvveti ağrı kesicilere ulaşmamı bloke edecek cinstendi.
"Susayım mı? Duymak zorunda mı gidiyor?"
Pinhan'ın uzaklaşması gerekiyordu. O gelince katlanıyordu ağrı. O uzaklaşırsa düşerdi belki acısı. Onu uzaklaştırmam gerekiyordu ki açabilecektim gözlerimi yeniden. "Pinhan sus," dedim
Susmadı. "Hasta değilsin sen. Sen zaten busun. Böylesin." Dibime kadar gelmişti. Tutamadım kendimi öyle ya da böyle gidecekti. Geçici bir süre için bile olsa gidecekti. Yaz-kış giydiği tişörtünün yakasını kavrayıp sırtını sertçe arkasındaki duvara çarptım. "Sana sus dedim."
Susmadı. "Sustursana beni." Ellerim boğazına yapışıp olanca güçle sıkıyordu. Kafasının arkasını duvara vurdum. Art arda, defalarca duvara vurdum. Yüzüne kaç adet yumruk attığım hakkında hiçbir fikrim yoktu lakin burnundan kan geldiğinde hala gülüyordu. "Vur," dedi. Merhametsizce vurdum ona. Abajuru gömdüm dağınık saçlarının arasına. "Kır," dedi. Bileğini geriye, kırılıncaya değin büktüm. Kafasını duvara çarpmak yetmiyordu. Daha fazlasını istiyordum. Bana sonsuz acı bahşeden sözde dostumu lime lime etmek istiyordum. "Doğruluğumu hazmedemiyorsun," dedi. Hızımı alamadım. Karnına vurdum. Nefesi kesilmişti. Dağılan abajurun metal gövdesini Pinhan'ın gövdesine çarpmıştım artçı defedişlerle. "Ben yokken vasıfsızsın sen Kara Vezir." Kollarını katlayıp yerinden çıkarır gibi döndürdüm. Kafam kazan gibiydi. Ağrım titretiyordu uzuvlarımın bütününü. Pinhan'ı dövmek dindirmiyor; katlıyordu serzenişimi. "İlke bile acıdığı için öptü seni." Görüşüm kararmaya yeltense de durmadım. Vurdum. Ona vurdum. Bana karşılık vermediği halde vurdum. "Yalnız olmadığını kanıtlamak için değil, acıdığı için öptü. Benim sayemde öptü seni."
"Sus," dedim. Ağlıyordum sanırım. Yüzüm ıslaktı. Yoğun bir ıslaklık vardı yüzümde. Vücudunu komodine itip tahta dolabı üzerine yuvarlamıştım. "Sus artık. Yeter. Sus." Kollarımda derman kalmamıştı. Nöbet geçirir gibi sarsılıyordum. Yine de pes etmeyip dolabı Pinhan'a çarptım, çarptım ve çarptım. "Bırak beni. Kaybol geri." Takatim o saniyede kesilmişti. "Kaybol Pinhan," diye fısıldadım. Geri çekilmiştim. Refakatçi koltuğunun dibine yığıldım. Acı ıslaklık bütünümdeydi. Acıyla ıslaktım. Ağrıyla ıslanmıştım. Bir yerlerden kan birikiyordu odanın ortasında. Pinhan'a baktım. Sapasağlam dikiliyordu ayakta. Sanki onu dövmemişim gibi. "Canım acıyor Pinhan," dedim katıla katıla güldü.
"Kaybol," dedim kararlılığımın dibini sıyırarak. Karanlık, adımı zikrediyor beni çağırıyordu yamacına.
"Kaybolursam kaybolursun," dedi Pinhan. Akabinde bilincim kapanmıştı. Hafızama kaydedecek bir şey kalmamıştı.
"Bire bir harbin mağlubu," dedi Pinhan. "Kaybolursam kaybolursun."
*
Bölüm etkileşimi
