14. YAN ETKİLER

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 14. YAN ETKİLER
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime · Okuduğun bölüm
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

peri padişahının kızı

Doğum günleri kapıyı çaldığı zaman doğum günü olan kişiye özel bir şeyler yapılırdı. Bugün doğum günü olan kişi ben değildim ancak doğum günü olan kişiyi anlamak için kendime özel bir şey yapmaya karar vermiştim. Banyonun ışıklarını açtığımda dışarıdaki fırtına şiddetlendi adeta. Delice bir şimşek çakmış kaldırmıştı ortalığı ayağa. Camı döven yağmur mırıltısı ürkütücü bir uğultu üretiyordu fabrikasında. Az sonra o ürkütücülüğe teslim olacağımı bilmek; içimi yiyip kemiriyordu resmen. Aynalı dolabın çekmecesini çektim. Üst üste dizilmiş ağrı kesici paketleri saniyesinde göz kırpmıştı bana. Bunlar, çöp konteynırına atlayabileyim diye Hiç Kimse -gerçi artık Kara Vezir olmuştu. Görünüşe göre istisnalar yokmuş. Kaideyi bozan, kurala çelme takmıyormuş. Kendini Hiç Kimse olarak tanıtanlar, günün birinde kimliklerine sahip çıkmak zorunda kalıyormuş- tarafından bana verilen ilaçlardı. O zaman tedirginliğe esir olduğumdan ötürü ilaçların üç paketini içebilmiş kalan on yedi paketi ise içmeyip saklamıştım. Saklı olanı kullanma zamanıydı. Onun doğum gününde.

Pijamamın ceplerine ağrı kesici kutularını doldurdum. Yetmedi, Seher Abla'nın çarşı alışverişiyle eve getirdiği paketleri de almıştım. Başı ağrısa dahi ağrıyı çekmeyi ilaç içmeye yeğleyen babam küçük çaplı hırsızlığımdan asla haberdar olmayacaktı, muhtemelen. Sıkıntıya düşmeme gerek yoktu. İlaçları alır almaz terk ettim banyoyu. Dışarıdaki fırtına köpürüp durmasaydı eğer ölüm sessizliğinin sis misali etrafı kapladığı söylenebilirdi. Ölüme ayak uydurmamak işten bile değildi. Parmak uçlarımda, minik adımlarımı ilerleterek teras katına çıkmıştım. Yeniden bir şimşek çaktı. Beyaz aydınlık gözleri kör edecek cinsten kaçmaydı. Terasın sürgülü kapısını kenara çektim. Anında üzerime çullanan rüzgâr dengemi sarssa da toparlayabilmiştim.

Seher Abla, yağıştan dolayı armut koltuğumu tırabzanlardan uzaklaştırmış; kapıya yakın bir köşeye istiflemiş ve keçe bir örtü ile korumaya almıştı. Koltuğa dokunmadım. Zaten koltukla bir işim yoktu. Empati kuracaksam koltuklara ihtiyacım olmamalıydı. Çıplak ayaklarımı sürükleye sürükleye terasın ortasına kadar geldim. İliklerime kadar ıslanmış; iliklerime kadar titriyordum. Pijamamın ince kumaşı sırılsıklam durumda, tenime yapışmıştı. Kâküllerimden damlayan sular burnumu kuru tutmama izin vermiyordu. Ağırlığı belirginleşen saçlarım battaniyeymişçesine yayılmıştı omuzlarıma. Soğuk o kadar keskindi ki bıçaklasalardı bedenimin her bir yerini ıstırap çekmezdim bu denli.

Tırabzandan destek alarak yere oturdum. Pijamamın cebinde ne kadar ağrı kesici varsa hepsini ortaya sermiştim bile. Sekizli paketleri karton kutularından çıkarttım. Fakat çıkartma işlemi sandığımdan daha uzun sürmüştü. Komutlarımı yerine getirmeye gönülsüz, titreyen ellerim handikaptan çorap örmüştü başıma. Nihayetinde onlarca paket amadeydi emrime. İlk tabletteki sekiz hapın folyosunu söküp hapları avucumda topladım. Fırsatı değersizleştirmeyen yağmur, avucumu ve hapları ıslatmıştı çoktan. Önemsemedim. Islansa dahi işlevini yitirmeyecekti bu yuvarlak, beyaz uyuşturucu efendileri.

Sekiz hapı ağzıma doldurdum. Yanıma su getirmemiştim çünkü Kara Vezir -isim ya da unvan ne olursa olsun hala yabancılık çekiyordum bu hitaptan- ağrı kesicileri içerken su kullanmıyordu. Hapları yavaş yavaş çiğnemeye başladım. Şimşek çaktı. Bulutlar bağırdı. Seri hızda yerküreye kavuşuyordu yağmur; kırk yıl boyunca ayrı kalan sevgililerin ebedi kavuşması misali.

Ağzıma epey acı bir tat hâkim olmuştu. Yüzüm müsaade istemeksizin buruştu. Tırnaklarım avuçlarımı buldu. Un ufak olan hapları yine aynı yavaşlıkla yutmaya koyuldum. Tüm kalan taneler boğazımı çiziyordu. Hayalin kedi patisi misali çizik atılmış hali olan hayatımda bir iki çizik de ben işliyorken sekiz hapı içivermiştim. Diğer sekizliyi çiğnemedim. Tek tek yuttum. Tek tek yutmanın kolaylığına alışınca da bırakamamış; kutu kutu ağrı kesicileri yutmuştum. Ne eksiyi düşünmüştüm ne artıyı. Plansızlığa teslim etmiştim iplerimi. Dilediği gibi yönetebilirdi beni. Yönetime başkaldırmam, imkân dâhilinde değildi. Boş ağrı kesici kutularını elimin tersiyle terasın bir köşesine gönderdim. Yaslandığım tırabzandan ayırdığım sırtımı yere yatırmıştım. Terasın ahşap zeminine boylu boyunca uzandım. Kollarımı iki yana açtım ve yağmura sarıldım.

Başım dönüyordu. Soğuk, hissedilmeyen sıfatının en yeni sahibi olmuştu. Amaçtan sapan aptalca bir gülümseme yerleşiverdi dudaklarımın kenarına. Ya aşırı ıslaklıktan ya da vücudumun ilaçlara verdiği tepkiden dolayı bilemiyorum ancak görüşüm bulanıklaşıyordu, kademe kademe. Kalitelisinden bir bileme taşı hislerimin tepesine oturmuştu. Törpülüyor, yontuyor, keskinliklerini alıyor; onlara şekil veriyordu. Ben ise kanatları sökülmüş kuş misali kanat çırpmaya gerek duymadan uçuyordum hem yerde hem gökte. Gülümsemem boyut atlayıp kahkahaya dönüştü. Babam uyanmasın diye kendimi dizginlemeyi denesem de bile dizgini yırtmıştım bir kere. Garip bir zevk tarafından kutsanmıştım, hiç değilse. Hafif bulantı, gerçeklikle olan yegâne bağımdı belki de. Gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtım. Arınmışlığı sezinliyordum ücra hücrelerimin çekirdeğinde. Yuvarlanan külçe olmayı şaşırtıcı bir hızla benimseyerek sol tarafıma döndüm. Bu kez de dişlerimi göstere göstere tebessüm ettim. O, hemen karşıma yatmış bana bakıyorken gülümsemek dışında ne gelirdi ki elden.

Kafamı, katladığım koluma yasladım. Kafasını, katladığı koluna yaslamıştı. Ona doğru uzattım elimi. Yanağımı kavradı avucuyla. Yanağını kavradım avucumla ve telaffuz ettim yeni öğrendiğim ismini özlem duyarcasına. "Kara Vezir."

Kara Vezir, o buradaydı.

kara vezir

Hemşire koluma sardığı bandajın açılmayacağından emin olduktan sonra geriye çekilmişti. "Geçmiş olsun," dedi epey yumuşaktı söyleyişi. Sedyenin üzerinde oturmaya devam ettim. Yere değmeyen ayaklarımı küçük bir çocuk gibi ileri-geri sallıyordum. Hemşirenin hareketlerini takip ediyordum. Eldivenlerini çıkarttı. Tıbbi atık kutusuna postaladı. Muayene masasından aldığı kâğıda bir şeyler karaladıktan sonra bana bakmadan odadan çıkmıştı. Bu benim de çıkma zamanımın geldiğini işaret ediyordu. Fakat çıkmadım. Yağmur sesini dinliyorken sedyede kaldım.

Hastane koridoru ses yüklüydü. Sesleri dinlemeye çalıştım. Üç numaralı muayene odasına girenin olmayacağı kanaatine kesinlikle varıncaya değin dinlemiş durmuştum öylece. Beş dakikayı ızgara yapan duvar saati, zamanı balla ve çörekle tüketiyorken kesinliğin yerine söze atılmıştı Pinhan. "Kalk artık," dedi azarlarcasına. "Pansuman bitti. Sana lazım olanı al ve terk edelim hastaneyi." Zıplayarak sedyeden kalktım. Ne diyebilirim ki? Ben itaatkâr bir kurbandım.

Muayene odası, eczane imitasyonu gibiydi. Mesela sedyenin karşısındaki duvar; bedeni beyaz plastik, kapağı şeffaf plastik olacak şekilde hazırlanmış dolaplarda döşenmişti. Kapıyı çabucak kontrol edip dolaplara yaklaştım. Yaralı kolumu kullanmamaya dikkat ederek şeffaf plastik kapakları hızlı hızlı açmıştım. Sayısız türde sayısız markanın ilacı kullanılmayı bekliyordu. Dileyen dilediğini kullansın ihtiyacım olan zehir, baştan dördüncü dolaptan bana bakıyordu. Aracı'yla paylaşmaktan ötürü suyunu çeken ağrı kesici stoğumu -Uygar ödemeyi keseceğini söylediği için hırsızlık yapmaktan başka seçeneğim kalmamıştı- yenileme vaktiydi. Kutu kutu hapları dolap raflarından indirdim. İndirdiklerimi kabanımın ceplerine yükledim. Hem iç hem dış ceplerimi doldurduktan sonra gömleğimin cebine de -vesikalığın kırışmamasına dikkat ederek- iki tanesini sıkıştırmıştım. Boşta kalan kot pantolonumun ceplerini ise tabii ki boynu bükük bırakamazdım. Görevlilerin dikkatinden kaçmayacak oranda ilacı sahiplenmiştim birden. Şimdi, benim için kaşıkçı elması niteliğindeki ilaçları ışın yerine koyduğum hemşirelerin algısına çarpmadan dışarı çıkarmam gerekiyordu.

Bana akıl veren Pinhan, birkaç cümle fısıldayıp kayıplara karıştığından; onun tavsiyelerinden yoksun, tek başımaydım bu işte. Plastik dolapların plastik kapaklarını kapattım. Koridoru tekrar tekrar dinleyip tehlikenin ırakta olduğuna karar verdiğimde muayene odasından çıkmıştım. Gecenin kör diliminde insan kaynayan hastane koridoruna adım attım. Kucağındaki çocuğu susturmaya çalışan anneler, ne için olduğunu kestiremediğim problemlerden şikâyet edip duran babalar, bastonuna dayanmış yaşlı teyzeler ve yaşlı amcalar, gözü yaşlı ilkokul çocukları her yerdeydiler.

Omzumu yasladığım duvardan ayrılmayarak yürüdüm. Koşuşturan hemşirelere denk geldiğimde kabanıma sarındım ve kafamı yere eğdim. Nöbetçi doktorlar oralı olmamıştı bile. Çay içen güvenlik görevlilerinin dönen kapıları beklediği noktaya kısacık anda erişmiştim işte. Kapıları aşıyorken gözleri varlığıma takılsa da aldırmadılar. Ben ve ağrı kesicilerim, hastaneyi ardımızda bırakmıştık.

İlaçsızlığa tahammülüm kalmamıştı. Sanki bir çeşit deneysel beyin ameliyatına tabii tutulmuştum da sabrımı kökünden söküp almışlardı benden. Her şeye rağmen hastane bölgesinden tam anlamıyla uzaklaşamadan çaldıklarımı servete dönüştüremezdim. Dayanmayı telkin ettim kendime. Dayanabilmenin kıymetini aydınlattım düşüncelerimde. Sicim gibi yağmur yağıyordu. Moda haftalarında ortalığı kasıp kavurabilecek kuvvetteki yıpranmış kıyafetlerim beni muhafaza edemiyordu. Su birikintilerine basan botlarım, kot pantolonumun paçalarını ıslatıyordu. Neyse ki zaten pantolonumun kuru kalabileceği bir hava durumunun himayesinde değildim. Islanmanın sorunu yoktu. Hem... İnşaatımda ıslanmadığım gün, günden kabul edilmiyordu. Dışarının saldırısını kabullenmek ne okşardı ne de yererdi gururumu.

Tuğladan yapılmış bir binanın kurulduğu köşeyi döndüm. Hastaneden iyice uzaklaşmıştım. Dar sokak arasına saptım. -Pinhan başta olmak üzere- kimsecikler bulunmuyordu. Şimşeğin aydınlığı dahi bu bölgeye erişmiyordu. Eski apartmanın giriş kapısına çıkan merdivenlere oturdum. Mekânını kestiremediğim bir yerden köpekler havlıyordu. Alnıma yapışan saçlarımı geriye iterek kabanımın cebine doldurduklarımı kucağıma sermeye başladım. Pantolonumun cebindekilere dokunmak gibi bir planım yoktu. Sonuçta geleceği düşünerek ilaç saklamak zorundaydım. Şimdilik, on kutu pekâlâ görürdü işimi.

"Açıl, açıl, açıl," sayıklamalarımla kutuları teker teker yırtmıştım. Kutulara yerleştirilmiş sekizli ilaç tabletlerini özenle kaptım. İlaçları örten folyoları nazikçe yırttım. Avucuma biriken hapları ise duraksamadan yutanlar tayfasındandım. İlaçlar boğazımdan akıp mideme düşer; yağmur, alaycılığıyla ıslatırken beni düşlerimde geziniyordu bir adet kâğıttan gemi. Aracı'nın parfümü, sarılışı, şefkatli anlayışı bedenimden geçiriyordu ruhumun ta kendisini. Pamuk şekerden nefret eden ben, en âlâ bağımlıydım bir nevi. Ona rastladığım günün ilk anıları eviriliyordu çevriliyordu terk etmiyordu beni. Kendimle olan savaşımda en büyük etkendi pembesi. Derken ilaçlar bitmişti. Ben de bittim.

Oturduğum basamaklardan un çuvalı misali kayarak yattım sokağın kenarına. Uçuyordum bilinmeyen diyarlara. Ağır ağır döndüm sağ tarafıma. Gülümsemenin teki gelmiş yerleşmişti dudaklarıma. Bir müddet seyrettim onu doya doya. Bana uzandığında ise uzanmıştım -istemsizce- ona. Avucuma aldım yanağını ve fısıldadım bendeki adını usulca. "Peri Padişahının Kızı..."

Peri Padişahının Kızı, o buradaydı.

peri padişahının kızı

Yaşadığım toplumda yetkisi olmayan terzilerin biçtiği rollerden birisini çoktan üstlenmiş olmasaydım bana taktığı sıfatı memnuniyetle kabul ederdim. Sonsuzluk masalında, Beyaz Atlı Prens'in geri sayım sayacı diye durmaktansa; bohçamı alıp Kara Vezir ile kaçmayı tercih ederdim.

Beraberinde getirdiği saf sezisini bir şekilde bana aşılamayı başarıyordu. Gözümün önünde flaşlar patlar; teras yoğun tonlarda flulaşırken nasırlı avucunu yanağıma sürttü. Başparmağımla, elmacıkkemiklerini siler gibi sevdim. Aynısını bana yapmakta gecikmemişti. Çokça gülümsedi ve galiba, kalbimi tekletti bu serseri. O an, kronikleşen titreme ise yalnızca beni esir etmişti. Yağmurun altında, kıpırdamadan, ona bakarak kaç saat yatmış olabileceğimi kestiremiyordum. "Dans et benimle," diye fısıldadığında uykuya direniyordum sadece. Gülümsemesinin sınırlarını, gülümsememi zorlayarak devraldım.

Teklifsizce, uzandığı yerden kalkmıştı. Elini tutmam için uzattı. Son kullanma tarihi geçen tereddüdün satışı hükümetçe yasaklanmıştı. Elini tuttum. Ayağa kalktım. Sarsılan dengemin kaybolmaya yeltendiği esnada belime doladı kolunu. Benzer şekilde, ensesine tutundum. Kara Vezir, görüp görebileceğim en güzel varlıktı. Beni tam gönlümden yakalamıştı. Ilık nefesi sakin sakin boynumu arşınlıyorken dans etmek için şarkıya ihtiyacımın olmadığını anladım. Çünkü benim şahsi şarkım oydu. Yanımda yokken dahi yanımdalığını hissettirecek ölçüde, müziğinin şahaneliğiyle sahip çıkıyordu bana. Boşta kalan ellerimizi yağmurun şahitliğinde -havada- birleştirdik. Saniyeler asla anlaşamayan ikiz kardeşler misali birbirini yiyorken biz, tüm gece dans etmiştik.

Oysa Kara Vezir, dans etmeyi bilmiyordu.

kara vezir

İnşaata geleli beş dakika ancak oluyordu ki Pinhan nerede, ne zaman, kiminle ve ne yaptığım sorularına kendince cevaplar yazmıştı bile. Ben de anlatmıştım harfi harfine. Annesine ispiyonculuk yapan yaramaz evlatlar gibi, atmamıştım bir noktayı bile.

Şimdi, havuzun içindeydik. Ağrı kesicilerin rahatlattığı kafamı kırık rüzgârgülümü onarmaya yoruyordum. Pinhan ise elleri ceplerinde volta atıyorken kâhinlik yapıyordu. "Bayağı bayağı sokak ortasında kendinden geçtiğini ve kızın hayalini gördüğünü söylüyorsun öyle mi?" diye sordu. Topuklarının üstünde dönerek bana bakmıştı.

Aslında gördüğüm hayalle dans ettiğimi de belirtmiştim fakat dans kısmını umursamadığı açıktı. Rüzgârgülünün kırık çubuklarını Oğuzhan'ın evinden aldığım yapıştırıcıyla birbirlerine yapıştırıp kurusun diye azıcık azıcık üflüyorken, "Sen rüya yorumcusu değilsin Pinhan," diyerek çıkıştım. "Hayalimi ögelerine ayırmana gerek yok."

Arkadaşım irdelememek nedir bilmezdi. İrdeleyemeden de edemezdi tabii. "Buna ne deniyor biliyor musun?"

Kaşlarımı anlamazca çattım. "Kafayı bulmuşken hayaller görmeye ne dendiğini bilmediğim için affedin beni majesteleri."

Dişlerini sıktı. Affetmemişti majesteleri. "Buna yan etki diyorlar Kara Vezir." Çubukları tutturduktan sonra kırık yapraklara geçmiştim ki ekledi. "Yan etkilerin tek bir anlamı olabilir."

Cerrah titizliğiyle ilgileniyordum rüzgârgülümle. Arada, Pinhan'a karşılık vermek de hayatın oluşturduğu dengeydi herhalde. "Basit bir hayalden ne gibi anlamlar çıkartmış olabilirsin ki Pinhan?" diye sordum. Tek kişilik münazarasında karşıt düşünceyi tek başına savuran insan olarak, "Kara Vezir," dedi. "Sen âşık bir adamsın."

En başından beri aşk üzerine kurduğumuz yönetmeliği yeniden hatırlatmıştı. "Âşık bir adamım," diyerek onayladım. Rüzgârgülünün tamir edilecek beş yaprağı daha kalmıştı. Sonra... Aracı'ya götürecektim onu. Eğer Pinhan elime vurup rüzgârgülünü havuzun zeminine düşürmeseydi her şey daha kolay olurdu, orası da bir ayrı konu. "Uyan artık," dedi. Bağırmıştı. İrkilerek suratına baktığımda öfkeyle devam etti. "Sen aşka âşık olan o adamı öldürdün dostum." Tonlaması acı çeker bir tondaydı. Omzumu sıktı. "Dostum sen, aşka âşık bir adam değil, kıza âşık olan bir adamsın artık."

"Kıza âşık olan bir adam mı?" diye sordum

"Kıza âşık olan bir adam," demişti. Kıza âşık olan bir adam.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

233okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.