3. ARACI İLE İLK BULUŞMA

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime · Okuduğun bölüm
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

kara vezir

Kalaslar arasına sıkıştırılmış bir döngüye hapsolmuş gibi; güneş batıyor ay doğuyor gün bitiyor ve ben inşaatta buluyordum kendimi. Döşeme taşları yer yer çatlamış olan havuzun içinde oturuyordum. Havuz, dikilmesi uzun uzun yıllar önce kurgulanmış üç bloğun hemen ortasına konumlandırılmış; tüm dairelerin manzarasına dâhil edilmişti. Ancak inşaat hiçbir zaman nihayete eremeyeceğinden havuz manzaralı dairelerin değeri sokaktaki çöp parçalarının değerinden azdı. Ağrı kesicilerimi içip kutuyu havuzun iç cephesinden söktüğüm döşeme taşlarından arta kalan beton bölmeye, diğer ağrı kesicilerimin yedekte durduğu bölmeye yerleştirdim. Sonrasında bacaklarımı kendime çekmiş ayaklarımı çaprazlamış dirseklerimi dizlerime yatırmış fotoğrafa bakıyordum. Filler tepiniyormuşçasına bedenime ağrı pompalayan beynim net bir görüşe izin vermiyor olsa da öylece bakıyordum fotoğrafa. Öylece fotoğrafa bakardım da. Öylece fotoğrafa bakacak sözde işimi yapacaktım da. Diğer yandan fotoğrafın ağrı üzerinde etkisi yoktu. Zira damarlarıma sıvı ağrı kesici dolu variller bağlanıp kanıma yine sıvı ağrı kesiciler nakledilse dahi başımın ağrısı geçmezdi. Çünkü başımın ağrısı hiç geçmezdi. Kendimi bildim bileli…

“Bir demet ağlayan gelin çiçeğini yaktım,” diyerek Pinhan ile durum değerlendirmesi yapmaya niyetli olduğumu açık etmiştim.

Havuza iniş-çıkış basamaklarına yerleşmiş olan Pinhan niyetime karşılık verirken yargılamaya yanaşmadı. “Eh, artık neden sana çakmağımı vermediğimi anlamışsındır umarım,” dedi ve çakmağı alev yağdırdı geceye.

“Umma. Anlamadım.”

“Ateşi amacı dışında kullanamazsın Kara Vezir.”

“Hah! Ateş ne için kullanılır ki Pinhan?”

“Hayatta kalmak; pişirmek, ısınmak…”

Kaygısızca omuzlarımı silktim. “E amacın dışına çıkmamışım dostum.” Soğuk hava akımı fırsattan istifade kronik titremeye sokmuştu bünyemi. “Ateşi ısınmak için kullandım.”

“Kıvırma,” dediğinde bal mumumdan heykeller daha insancıl kalırdı Pinhan’ın yanında. “Bir demet ağlayan gelin çiçeği yaktım demedin mi? Bir demet ağlayan gelin çiçeğini ısınmak için mi yaktın yani?”

“Kıvırmıyorum. Bir demet ağlayan gelin çiçeğini ısınmak için yaktım.”

“Ağlayan gelin çiçeğinin küllerini kızın saçlarına dökmen de ısınmaya dâhil mi Kara Vezir?”

Çiçekleri küle çevirdiğimde orada değildi. Ancak ne yaptığımın bilincindeydi. Pinhan hep, bir şeylerin bilincindeydi. Pinhan hep bilirdi. Peki, dâhil mi? Fotoğrafı buruşturmayayım diye kastım kendimi. Beynim, girişimimi kaldıramamıştı. Başımın ağrısını arttırmıştı. Beyaz perdeye serilmişçesine, Aracı’nın saten yastık kılıfına saçılan saçlarının sunduğu andaçlar karışmış görsel şölen ise cabasıydı. “Yarın Lavande Tekstil’ in defile hazırlığına katılacak,” dedim yangından mal kaçırır gibi. Yangından mal kaçırmamın sebebi Pinhan’ın beni anlamamasını ümit etmem ve yapmayı düşündüğüm şeyin gerçekliğini kırmak istememden kaynaklanıyordu. Şiddetli titremem fotoğrafı elimden aldığında Pinhan beni anlamıştı, ümidim kızgın tavada yanmamayı düşleyen dondurmaydı. “Bu bilgi ile ne yapacağız şimdi?”

Biz diyordu. Biz. Merdümgiriz Pinhan, insan temalı olaylara kendini de ekliyordu çoğu zaman. “Sen otur oturduğun yerde,” dedim ters ters. Havuzun kumlu yüzeyinde kirlenmiş fotoğrafı düştüğü yerden kaldırıp fevkalbeşer bir çabayla temizledim. “Ben bir şeyler yapacağım.”

“Sen, ne yapacaksın?”

“Aracı ile buluşma ayarlayacağım.” Çünkü anlamaya ihtiyacım vardı. Aracı’yı intiharın eşiğinden döndürüp ona dokunduğumdan beri neden aşkı değil de yalnızca Aracı’yı ve anı sayılamayacak anılarımızı düşündüğümü anlamaya ihtiyacım vardı. İhtiyacım olanı satan tek mağazanın sahibiydi yeniden Aracı. Onu görmeliyim. Hayatın ikinci defa düşünceli davranmasını bekleyebilecek sabrım yok.

“Hani kızdan uzak kalacaktın?” diye sordu işleri yokuşa süren Pinhan.

“Uzak kalacağım demekle uzak kalınmıyormuş Pinhan.” Temizlediğim fotoğrafı gökyüzüne kaldırıp bir gözümü kapattım. Ay ile aynı hizaya getirdiğim vesikalık fotoğraf şarkı söylüyordu, aşka âşık âşıkların şarkısını. “Zaten ilk buluşmamız son buluşmamız olacak. Öğrenmek istediğim bir şey var. Onu öğrendikten sonra…” yutkunmak için duraksamıştım fakat aslında ne diyeceğimi bilmediğimdendi duraksayışım.

“Sonra?” diyerek teşvik etti Pinhan.

“Sonrasına sonra bakacağız.”

“Peki, nasıl bir buluşma ayarlayacaksın?” Çakmağını serilikle söndürüp tişörtünün cebine attı.

Dudaklarımın kenarı baş ağrıma başkaldırırcasına yukarı kıvrılmıştı. “Ağaca tırmanıp arabasının önüne atlayacağım.”

peri padişahının kızı

Şaka gibi bir gün geçiriyordum. Biraz önce, arabamın önüne biri atlamıştı. Ağaçtan? Ağaçtan. Ağaçtan birisi, arabamın önüne atlamıştı. Hangi normal insan ağaca çıkar da ağaçtan aşağı -hareket halindeki- bir arabanın önüne atlardı? Çığlığımla birlikte frenlere yüklendim. Komutuma itaat eden tekerler hareketi keserken ani duruşumdan ötürü alnımı direksiyona çarpmıştım. Acıyan alnımı umursayamadım. Kalbim ağzımda atıyor, soluklarım tekliyordu. Arabanın camından, yolda sırt üstü yatan adama öylece baktım. Ruh emici misali hücrelerime yapışan telaşın dozu azalıncaya değin öylece bakmaktan başka ne yapabileceğimi de bilemeyecektim sanırım. Daha bu sabah saçlarımda kül kalıntılarıyla uyandığımda hayatımın en tuhaf olayıyla karşılaştığımı, tuhaflığın ileri safhaya çıkamayacağını düşünüyorken kendimden emindim. Şimdi, suyun yüz derece kaynadığından bile emin olamayacak durumdaydım.

Radyoda çalan sinir bozucu şarkıyı bir çırpıda kapattım. Yüzümü ellerimle örtmüş can yeleği addettiğim sakinliğin kemerini sıkmaya çalışıyordum. Tuhaflık bitti Nirvana’yı gördüm diye hayaller kurmamak gerekiyormuş meğer. Burada durup duygudan duyguya geçmenin olanları değiştirmeyeceğinin farkındaydım. Durmanın âlemi yoktu. Hem adama çarpmamıştım ki ben. Kendisi ağaçtan önüme atlamıştı. Belki de orada bir ağaç evi vardı ve yanlışlıkla düşmüştü. Ne olursa olsun suçsuzdum. Suçsuzlar kaçmaz ya da saklanmazdı. Mekanik hareketlerle emniyet kemerinden kurtulup arabadan indim. Kapıya tutunmuş yüzümü buruşturmuş hala adamı gözlüyorken rüzgâr üzerime hücum etmeyi ertelememişti. Tıpkı vakti zamanı vurduğunda evlere saldıran haciz memurları gibi…

Soğuk, uğultulu topuklu ayakkabılarımın tıkırtısını çiğnemeden yuttu. Topuklu ayakkabılarımın sivri topukları asfaltı avuttu. Kaskatı kesilmiş bacaklarımın karşı atağına rağmen adamın yanına gidebilmiştim. Sırt üstü uzandığı asfalttan dengesizce doğrulmayı deniyorken dizlerimi kırıp avucumu sırtına bastırdım. Doğrulmasına kısmen de olsa yardım etmiştim. “İyi misiniz Beyefendi?” Kafasını kaldırıp yüzünü yüzüm ile aynı hizaya getirdiğinde yine çatı tepesindeydim, intihara meyilliliğim ile. Bu oydu. O adam. Hiç kimse. Hayatımı kurtaran, kara geceden çıkıp gelmiş Hiç Kimse, Hiçbir yerde yaşayan Hiç Kimse.

Hiç kimse konuşmuyorken, “Hiç kimse?” diye teyit sorgulaması yapıp bana söylemediği adını telaffuz ettiğimde de konuşmamıştı. Delici bakışlarıyla gözlerimi izleyip kabanının cebine uzandı. Geriye çekilmiş işe yaramazca dikiliyordum. Onu yerden kaldırmam, bir kez daha adını sormam, ağaçta ne yaptığını öğrenmem gerekiyorken işe yaramazca dikiliyordum ben. Cebinden çıkardığı ilaç tabletindeki tüm ilaçları tek seferde ve suya gereksinim duymadan yuttuğunda işe yaramazlığım, koltuğunu şaşkınlığın himayesine sunmuştu. Kirpiklerimi çabucak kırpıp soğuktan çatlamış dudaklarımı araladım. “İ-iyi misiniz?”

Yerden destek alıp ayaklandı. Sağlıksız yürüyüşü bende her an düşecekmiş hissi uyandırıyordu. “Bir kahve içersek daha iyi olacağım,” dedi. Cümlesi bittiğinde ise arabama geçmiş ön yolcu koltuğuna oturmuştu. Kaşlarım havaya kalktı. Galiba dünya dönüş yönünü tersine çevirmiş falandı. Bunca garipliğin açıklaması ancak bu olurdu. Orada durdum. Orada öylece kalmıştım. Hiç kimse kornaya basıp beni yerimden sıçrattı. Eliyle bir an önce arabaya gelmemi belirten bir işaret yapıyordu. Kafamı eğip arabama doğru yürüdüm. Bir daha karşılaşmam dediğim Hiç Kimse ile kahve içmem gerekiyordu. Mecburen.

***

Tüm şehrin akın ettiği Kahve Durağı oldukça sade dizayn edilmişti. Rüstik tasarımın yansımaları her köşeden hissedilebiliyorken çentiklerle kaplı tahta kapıyı geçtikten sonra mutfak tezgâhı karşılıyordu müşterileri. Çember biçimli tezgâhın çevresi iki kişilik yuvarlak masalarla donatılmıştı. Ferahlık ve aydınlığın iş birliği yaptığı mekân, girenleri durakta kalmaya mahkûm ediyordu adeta.

Caddeye bakan masalardan birindeydik biz. Kalabalıktan ayrılan yegâne köşe burası olduğu içindi buraya oturuşumuzun gerekçesi. Masanın ortasında -sanki bir şeyleri hatırlatmaya çalışırcasına bibloluk yapan- ağlayan gelin çiçeğinin dikili olduğu bir saksı; saksının karşılıklı kenarlarındaysa, karton bardaklarımız parmaklarımızın ucundaydı. Bileğimdeki saati kontrol ettim. Arayıp önceden tarihini belirlediğimiz defile hazırlığını erteletmiştim ancak Lavande büyük bir markaydı. Beni beklemek konusunda pek de anlayışlı olmayacaklarını tahmin ediyordum. Sonuçta Lumiére Kozmetik olmazsa olmasın. Anlaşabilecekleri yüzlerce kozmetik şirketi vardı. Dakika atlamadan oraya yetişmeliydim. Aksi takdirde babamın dilinden kurtulamazdım. Öte yandan girdiğim köprünün de sonu tıkanmıştı. Ağaçtan düşen Hiç Kimse’nin sağlığının yerinde olduğundan emin olmadan Lavande yetkilileri ile görüşmeye kaçamazdım. Tüm içtenliğimle marka temsilcilerinin ertelediğim randevu saatine sadık kalmasını dilemekten başka çıkar seçeneğim yok gibiydi. Kahvemi yudumladım. Sıcak sıvı boğazımdan kaydı. “Hastaneye gitseydik keşke?”

Emirden ziyade teklif niteliğindeki sorum Hiç Kimse’nin hava yollarında vadesi dolmuş pasaporttu. Şeker atmadığı kahvesini karıştırması mantığımı kurcalıyorken karıştırma çubuğunu döndürmeye ara vermeden, “Neden?” diyerek karşılık vermişti.

Som gümüşü gözlerine kapılmama çeyrek kala ellerimi iki yana açarak konuştum. “Ağaçtan düştün.” Bariz olanda neden araması saçmaydı.

Dudağının kenarındaki yara kabuğunu kaşıdı. “Teknik olarak ağaçtan düşmüş sayılmam.” Açıklamasını üstünkörü işitiyorken gece karanlığında netçe seçemediğim yüzünü inceleme fırsatına dört koldan sarılmıştım. “Kendimi attım.”

Sadece dudağının kenarı değil yüzünün tamamı morluklarla, çürüklerle, yara berelerle dokunmuştu. Kabanı sökülmüş; içinden görünen gömlek yıpranmıştı. Saçları kirli; bir o kadar da özensizdi. “Hah,” diye bir ses çıkardım. Kendimi kontrol altında tutamamıştım. Hayır, görünüşüne değildi ani reaksiyonum, sunduğu kalıbaydı hepsi bu. “Niye kendini attın?”

“Hobim,” deyip kahvesini bitirdi. Kahve Durağı’na geldiğimizden itibaren üçüncü kahve bardağını bitirmişti. Yeni kahve türü deneyimi ve yeni kahvesine sipariş için elini kaldırdı.

“Ağaçtan atlamak hobin mi?” Papağanmışçasına duyduklarımı tekrarlıyordum fakat tekrarlamak dışında muammaydı telkinvari sözler. Sizli bizli söylemleri ise terk edeli çok oluyordu.

“Olamaz mı?”

“Olamaz mı derken?” sesime yansıyan hayret, tonlamamı yükseltmişti. Kendi sorumu kendim cevapladım. “Olamaz! Yaralanabilirdin. Felç kalabilirdin…”

“Dert etme,” dedi ve gülümsedi. Bir garson, siparişini temin etmişti. Gülüşünde tutuklu kaldım. Detaylardaki mantığa sığmazlığına rağmen güzel bir gülüşü vardı. Çok güzel bir gülüş… “Kötüye bir şey olmaz.”

Saçları gerçekten böğürtlen karasıymış.

kara vezir

Pembe bir elbise giymişti. Açık bıraktığı saçlarında ufak, pembe tokalar seriliydi. Muhtemelen Lumiére markalı dudak parlatıcısı pembe, sıktığı parfümün ise kokusuydu pembe. Pembe ayakkabıları ve kalın, pembe ceketiyle… Onunla ilgili her şeydeydi pembe. Amma velakin aşkın rengi kırmızıydı ya ne yazık!

“Adını söylemeyecek misin?” diye sordu. Çekingen sesini gergin hali tamamlıyordu. Ağaçtan arabasının önüne atladığımda telaşlıydı. Yarısını bitiremediği kahve bardağını mengene misali kavradığı şimdideyse gergin… Aracı, epey tutarsızdı.

“Gereksiz şeyleri söylememek gibi bir huyum vardır,” dedim. Üç kelimeyi yan yana getirip oluşturdukları ilginç isimli kahvemi yudumluyordum. Pinhan ve ben kahve sevmiyorduk. Aracı kahve tutkunuydu. Yani Aracı’yı karşımda tutabilmemin temel aracıydı kahve. Yoksa sevdiğimden yahut sevdiğim içeceğe çektiğim ulaşım yoksunluğundan değildi.

“Adın gereksiz mi?” Hafifçe öne eğilmiş pür dikkat kesilmiş cevabımı duymaya hazırdı. Cebimdeki fotoğrafı, bildirim kabul eden milyon dolarlık akıllı telefonların telaşıyla titredi sanki.

Onu taklit edip öne eğildim. Gözlerinin içindeki çelik mavisinin belirgin tonunu hatmettim. Fotoğrafı ile benzemiyorlardı ve ben, gerçeğini inşaata taşıyıp geceleri uyumadan evvel gerçeğinin gerçekçi hatlarına bakmayı tercih ederdim. Fotoğrafı sahteydi. Gerçeği ise göz alıcı raddede güzeldi. “Adımı söylediğimde senin hayatının akışı yine aynı kalacaksa eğer…” kendimi onaylarcasına kafamı sallamıştım. “Evet, adım gereksiz.”

Pembesini bulaştırırcasına saksıdaki ağlayan gelin çiçeği ile oyalandı. Ağlayan gelinleri sevdiği için miydi bu ilgisi? Ağlayan gelin çiçeklerini seviyorsa benim ağlayan gelin çiçeği hediyemi neden yakmıştı? Görmesem de hissetmiştim, kalp bağının aşka uzanışına hayran kaldığım Aracı’nın ağlayan gelin çiçeğini yaktığını. Fakat kolaylık, küllerden kurtulmakla sınırlı kalırdı.

“Şu gizemli havan çok saçma,” derken bileğini salladı. Bileğinden aşağı kayan pembe bilekliklerinin hareketiyle hipnotize edilmiştim bir derecede. “Karşımdasın. Seni görüyorum. Benimle konuşuyorsun. Zaten kendini tanıtıyorken neden adını söylemiyorsun?”

Beni merak etmesi hoşuma gitmişti. Gülümsememek mümkün değildi. “Yüzümü görüp kelimelerimi duyarak tanıyamazsın beni.” Peri Padişahının Kızı...

Tek kaşını kaldırdı. Pembe sawaroski taşlı saatine bakıp zamanı kontrol etmeyi bırakmasının üstünden çok geçmişti. Lavande Tekstil önceliğinin yerini almak kısmi zaferimdi. Aracı, kafesime girmişti. Kafes deneyler için de uygundu hani. Deney başlığımsa Aracı’yı düşünmemin gerekçesiydi.

“Peki, seni nasıl tanıyabilirim?” Ona yol göstermemi istiyordu. Ona yol göstermeyecektim. Yürüyecekse yolu bulmak onun göreviydi. Sonuçta ben pusula değildim. Hiç Kimse’ydim. “Karşındakini tanıyacaksan önce kendini tanımalısın,” dedim. “Kendini tanıyor musun?”

Arabanın önüne atlamakla hata yaptım. Artık yalnızca başım değil tüm bedenim ağrıyor. Ağrılarımın aksisin Aracı. Atsam atılmıyor satsam satılmıyor ve ben bu kadar ağrı ile ne yapacağımı bilmiyorum.

peri padişahının kızı

Kendimi tanıyor muyum?

İnsan kendini nasıl tanırdı? Sevdiği şarkının, filmin, dizinin, sanatçının, yemeğin ya da etkinliğin ne olduğunu çözerek mi? Yoksa öze dönüp ruhun derinliklerini mi araştırılmalıydı? Uzun bir süreç… Kendimi tanımam uzun bir süreçti belki de. Yaşlarımız değiştikçe biz de değişiyorduk; isteklerimiz, sevdiklerimiz, hayallerimiz de… Dünyada balta girmemiş orman kalmayacaktı elbette. Ancak insan karakterinin balta girmemişliği bakiliğini koruyacaktı. Keşfi bitmeyecek gezegenlerdik her birimiz. Kendimizi tam anlamıyla tanımamız mümkün olmayacaktı galiba. Öyleyse Hiç Kimse’yi hiçbir zaman tanıyamayacaktım, hiçbir yerde. Ne gelecekte ne de geleceğin ötesinde…

Yağmur başlamıştı. Cadde komple yıkanıyor yağmur damlaları oturduğumuz cam kenarının dış cephesine sıçrıyordu. Gök feryat etti. Göğün dilini anlama yetisinden yoksun bizler, feryadının ağırlığında eziliyorduk şimdi. Kahvemi içtim. Çakan şimşek Hiç Kimsenin yaralı ellerine fener tutmuştu. Yaralı ellere, yaralı ellerde kurumuş kan lekelerine…

Onu merak ediyordum. Yaşadıklarını, bedenindeki hasarları meydana getiren olayları merak ediyordum. En önemlisi, ara sıra kabanının cebinden çıkarıp ağzına attığı ilaçlardan sonra yine jelatinlerini açıp kahvesine attığı aynı ilaçların ne olduğunu merak ediyordum. Karıştırma çubuğu artık ilaçları eritmek için dönerken susma hakkımı kullanamadım. “O ilaçlar ne için?”

Omuzlarını kaldırıp indirdi. “Başımın ağrısını kesmeleri için.” Yüzünün hasarlı güzelliğine parantez açan şimşek ona çalışıyordu hep. Patlayan şimşekler Hiç Kimse’de gömülüyordu sanki.

“Kahve ile ağrı ağrı kesiciyi karıştırman doğru mu?” Doğruluk bekçisi misin İlke?

“Senin gibi bir elitin hiçbir yerde yaşayan Hiç Kimse ile sohbet etmesi doğru mu?” diye sorduğunda kalakalmıştım. Ensesini kaşıyıp ağlayan gelin çiçeği saksısından kopardığı taç yaprağı kahvemin içine bıraktı. “Görüyorsun ya etrafta bunca yanlış cirit atıyorken sen doğruyu seçemezsin Elit Hanım.”

kara vezir

İçmeye meylettiğim beşinci kahve çeşidini hemen yutmamış bir süre ağzımda bekleterek tadına varmıştım. Hoştu. Kahveye olan karşıt tepkim asitte pişirilmiş et misali kimyasal değişime uğruyordu sanki. Pinhan görmesin. Pinhan duymasın. Pinhan bilmesin. “Zengin kahvesi dedikleri şey bu herhalde,” dedim kaşlarımla karton bardak yerine fincana doldurulmuş kahveyi işaret ederken.

Eliyle dudaklarını gizleyip kahkaha attı. Kahkahasıyla kaşlarımı çatmıştım. “Zengin kahvesi mi?” diye sordu. İki yılı aşkın mühlettir Aracı’ yı takip ediyor olmama rağmen Aracı’nın kahkahasına ilk kez şahitlik ediyordum. Bilinçsizce kondu gülümseyişinin eşi gülümseyişime. Hafifçe tatlı. “Hımm,” diye mırıldanıp yeniden yudumlamıştım fincandaki koyu kahve sıvıyı. Yağmur şiddetini katladı. “Siz zenginler bunu içmeden güne başlayamıyorsunuz ya…”

Kahkahasının artçı etkisi niyetine karışan kâküllerini parmaklarıyla, özensizce, taradı. Tarayışı esnasında dudakları düz bir çizgi halini almadı ve Aracı’nın derisine dağılan tebessümü, işaret parmağımın tersini onun yanağında gezdirme isteğiyle doldurmuştu beni. “Evet, ama o kahvenin bu kahve olduğunu sanmıyorum.”

“Bu ne kahvesi öyleyse?” dedim fincanın içini maden kazısı yapıyormuşçasına incelerken.

“Türk kahvesi.”

“Türk kahvesi mi?”

Ağlayan gelin çiçeğinin taç yaprağına aldırmadan kendi kahvesini yudumlayıp biçimli kaşlarını alnına doğru havalandırdı. “Bilmiyor musun yoksa?” Yetiştirme yurdunda geçen günlerim Türk kahvesi ile doyurmadığı için beni, “Hiç içmedim,” derken ilk itirafımı yapmıştım.

İlk gülüşe ilk itiraf… Her şeyin karşılığı vardır işte Pinhan.

Duraksadı. Gözlerini kısmış araştırmacı-gazeteci edasıyla cümlemi analiz ediyordu belli ki. Analizini kısa tuttuğunda ise çıkarımı netti. “Ciddisin sen?”

“Ciddiyim,” dedim. Kahkahası bir kez daha kulaklarıma çalınsın diye de ekledim. “Çünkü zengin değilim.”

Düşük tonlu da olsa kahkaha attı. Puanları kulaklarım toplamıştı. “E o zaman hiç fal da baktırmamışsındır…”

“Baktırmadım. Zengin büyülerine yanaşmıyorum.”

Dudaklarını dişledi. Parlatıcısının tonu az buçuk silinmişti. Lumiére Kozmetik daha kaliteli ürünler üretmeliydi. Karton kahve bardağını kenara itip fincanımın tabağını hafifçe tuttuğunda heyecanı bay bay yapıyordu bana. “Sana fal bakmamı ister misin?”

“İsterim,” dedim neden istediğimi bilemeden. Fincan tabağının üstündeki parmağımın üstüne koydu parmağını, sürekli gülümserken. Derim karıncalandı. Midem bulanmaya yatkındı lakin başımın ağrısı ilk kez hafiflemişti.

peri padişahının kızı

“Ne görüyorsun?” diye sordu. Sandalyesini yanıma çekmiş benimle birlikte kahve telvelerinin manasını deşifre etmeye çalışıyordu.

“Hımm,” şeklinde düşündüğümü belirttim. Hiç Kimse’nin beraberinde getirdiği şimşek ışıkları üzerimize üzerimize patlıyorken anneannemin öğrettiklerini hatırlıyordum. Çocuksu heyecanıyla ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyordu merakla. “Deve. Büyük bir deve,” deyip yüz ifadesini algılamak için azıcık sağa dönmüştüm. Kaşları çatılıydı. Yanağına dağılmış yaralar, yakından, en katı yürekleri dahi parçalardı. Yaralarının sürekli canını yakıp yakmadığını düşünmeye çalışsam da esas yakıcılığı bilemezdim. Onun yerine bana yansıttığı duygusuna kenetlenmiştim. Yapma olup olmadığını fark edemeyeceğim kadar ilgiliydi.

“Nerede?”

“Tam şurada.” İşaret parmağımı fincanın içindeki karaltılı figüre doğrulttum. “Bak.”

Baktı. Görüp göremediği muammaydı. “Devenin anlamı ne?”

Biraz önce fincan tabağından parmağına dokunan parmağım hala sıcaktı. Fincanı bırakmış sıcaklığı korumak istercesine parmağımı tutmuşken gözlerine çevirdim gözlerimi. “Deve, zengin kısmet demektir.” Yaralarını fondöten olmaksızın fondöten ile kapatma yetisine sahip gümüş renkleri şimşeğin tüm ışığını tükettiğinde gülümsedim.

“Zengin kısmetim mi varmış benim?”

“Fal öyle diyor,” dedim. Açıklığa oturtmayı arzuladığı bir gerçek bulabilmek adına bana bakıyordu şimdi. Gülüşüm silindi. Bende anlayacağı neydi? Aniden yerinden kalktığında düşündüğüm soruyu düşünme sürecim durmuştu. “Nereye?” dedim aceleyle. Aceleyle… Sahi niyeydi bu acele?

Silinen gülüşüm Hiç Kimse’nin çerçevesini usulca geçti. Cevap vermeden gidiyorken göndermedim onu kıymetli hiçbir yerine. “Gitme.” Sorgularcasına kafasını eğdiğinde devam etmiştim. “Yani fal bakıyordum.”

“Kalırsam hesabı bana ödetirsin.”

“Ödetmem.”

“Zenginler potansiyel yalancılardır ve sen de zenginsin Elit Hanım.” Ellerini kabanının ceplerine yerleştirip Kahve Durağı’ndan çıktı. Oturamazdım artık. Koşarak çentikli kapıya ulaştım. Yağmura adım attığında yağmura adım atarak yetişmiştim ona, şansıma. “Tekrar görüşecek miyiz?” Haykırışımın ıslak caddeyi inletmesi üzerine yönünü bana dönmüştü. Gülümsedi. Gülümsedi. Çok çok gülümsedi. Yaraları çiçek açtı sanki. “Şartlar bana müsaade ederse,” dedi. Ardından yağmurdan pelerinini sırtına atıp yok olup yitmişti.

Şartlar ona müsaade ederse, şartlar. Gökyüzünden düşen suya fısıldadım. “Hiçbir yere giden Hiç Kimseler’e ne oluyor ki?”

BÖLÜM SONU

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

256okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.