6. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE
Bölümler 35Şu an: 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
Beli ihtimallere bağlanmış yaşantı aslında yaşanmamış sayılırdı. İnanılanın gerçekleşmeyeceğini düşünmek yerine olasılıkların sunduğu talihsizlikte ancak kaçıklar kulaç atardı. Bu yüzdendir ki ya gelmezse fikrine gebe kalmamıştı aklım. Eski tren istasyonunun karşısındaki; Aracı, ağlayan gelin tarlasına gelecekti. Bitti.
İnşaatın yakınlarında belediyenin hayır niyetine bıraktığı bir giysi toplama konteynırı vardı. Konteynırın başında konteynırı karıştırıyordum. Pinhan dibimdeki kaldırıma oturmuş meşhur çakmağıyla haşır neşir oluyorken kendime giyebileceğim bir şeyler bakıyordum. Normalde kıyafet alışverişlerimi -tam olarak bu konteynırdan çünkü diğer konteynırlara bırakılan modeller hoşuma gitmiyordu- yıllık olarak yapardım. Bir yıl olmamıştı ama konteynırı ziyaretten kaçamamıştım. Aracı beni üçüncü kez görecekti. Üçüncü kezin farklı olmasını planlıyordum ki bu, alacağım cevaplar açısından önemliydi. Giydiklerimin aynı kalması cevapların doğruluğunu büyük ihtimalle etkilerdi. Cevaplar için yapıyordum bunu. Hayatın amacına vakıf olayım diye… Sadece cevaplar için.
“İkinci randevuya çıkıyorsun he?” ben kendi derdime düşmüşken Pinhan ise kendi çapında eğleniyordu tabii. Epey kıskanılasıydı.
Konteynırın derinliklerinden kolu sökük bir tişört çıkarttım. “Günlük tuttuğunu bilmiyordum.” İşime yaramayacağına karar verdiğim tişörtü kaldırımın ötesindeki çalılıklara fırlattım. Sökük tişörtleri giymeyi hak etmediğini düşünenlerin bana ve benim gibilere sökük tişörtler postalamaya hakkı yoktu.
“Günlük tutsaydım,” dedi Pinhan. “Günlük tuttuğumu ilan etmezdim Kara Vezir. Sadece…” Tek kaşını kaldırıp bilgiç bilgiç havayı izledi. Aslında ona bakmıyordum. Hareketlerini bakıyormuşçasına algılayabilmemdi esas muamma. “Şu dikkat çekmeye başlayan tavırlarını sana gösteriyorum.”
Kot şortu yukarı kaldırıp inceledim. Paçaları yırtıktı. “Boş konuşma Pinhan,” dedim. Yırtık modaydı. Moda ise bana fazla kaçardı. Görüşüm, telefonu aldığımdan beri aralıklarla kararıyorken şortu demir tenekeye tıkmıştım bile. “Gel buraya. Giyecek bir şeyler bulalım.” Laf yetiştirmekten daha makul işlere yarayabileceğini söylemiştim aslında.
Cık cıkladı. Kulak zarlarım çınladı. Kaldırım taşında oturmaktan vazgeçip kaldırıma boylu boyunca uzanırken, “Umurumda değil,” demişti. “Hayatla kumar oynamayı sen seçtin.” Çakmağı ses çıkarmıyordu. Oysa çakmağını çakıyordu. “Şimdi ektiğin biç.”
Gülmeye yeltendim. Başıma bileylenmiş bıçak niteliğinde ağrı saplanınca gülemedim. “Ektiğimi mi biçeyim?” Alışkanlıkla ağrı kesici paketimi yokladım. Paket elime geçmedi. Aracı’nın odasında unuttuğum bir şey elime geçebilir miydi sahi? Vesikalığa dokunmakla yetinmiştim. “Gerçekten Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’ne ihtiyacın var Pinhan.”
“Beni yargılama,” dedi basitçe. “Senin bildiklerini konuşuyorum burada.”
Kafamı iki yana salladım. Yattığı yerden sırıtıyordu. Dinmeyen yağmur ise usul usul üstüne yağıyordu fakat Pinhan ıslanmıyordu. Şiddetle sızlayan gözlerimi açıp kapattım. Kabanımın ıslak koluyla sırılsıklam olmuş yüzümü kurulamaya çalıştım. Ağrı kesici yoksunluğu çeken bedenimin çıkarttığı güçlüğe rağmen konteynırı alabora etmeyi sürdürdüm. Dizlerim tutmuyordu. Soluk soluğa kalmıştım. Soğuktu. Öyleyse terleyişim, sonatını kime yapıyordu?
“Kara Vezir?”
“Pinhan?” Dünyadan bihaber arkadaşımın rahatlığına imrenmek faydasızdı.
“Bir tespitim var.”
“Kendine sakla,” dedim. Harfleri telaffuz edememiştim. Yine de o, beni anlamıştı. Pinhan beni oldum olası anlamıştı. Anlardı. Rastladığım armalı cekete şöyle bir baktım. Kabanımın yerini tutmazdı.
“Karşı cinsle randevuya çıkan her erkek süsleniyor.” Tabii beni anlıyor olması Pinhan’ın anlayışlı bir karaktere sahip olduğunu ispatlamıyordu. Anlayışsızın önde gideniydi ve saçma sapan tespitini kendine saklamamıştı. Tespitini aksayan zihnimde evirdim çevirdim. Vardığım kanı, süsleniyor oluşumdan ibaretti. Ben ve süslenmek mi? Kuru fasulye ve ketçap daha uyumluydu sanki. “Ben süslenmiyorum Pinhan.”
Uzandığı yerden tek hamlede kalktı. Elleri ceplerinde yanıma yetişip konteynıra yaslanmıştı. “Tespitimi toplumun geneline göre yapmıştım,” dedi. Hızlı konuşuyordu. Takip edemesem de kıyafet aramayı bırakmış onu dinliyordum. “Neden üstüne alındın?” diye sorarak ekledi. “Sonuçta sen randevuya çıkmadığını söylüyorsun. Sen cevap anahtarını kaybetmiş eski basım bir soru bankasısın ve çok satanlara girmek için kaybını doldurmaya çalışıyorsun. Neden üstüne alınıyorsun?”
Pinhan’ın sesi rahatsız ediyordu beni. Dişlerimi sıktım. “Ne o?” Kafatasımın parçalanmasına çeyrek vardı sanki. “Aristo mu oldun şimdi de?”
“Bildiğin tek filozof Aristo, değil mi?”
Avucumu konteynırın demir yüzeyinde kaydırarak yere çöktüm. Pinhan’ın yüzü bulanıklaşmaya başlamıştı. “Öyleyse ne olmuş?” Çokça yaklaştı. “Öyleyse yandın Kara Vezir. Kızı tavlamak istiyorsan bir iki filozof daha öğren derim.”
Ellerimi şakaklarıma bastırdım. Çöktüğüm köşede öne arkaya sallanıyordum. “A-aracı’yı tavlamak istediğimi de n-nereden çıkardın?” diye sorduğumda ne sorduğumu dahi bilmiyordum. Beynimde dünyalar savaşı dönüyordu.
“Kıyafet ararken ki telaşından…”
“Defol git Pinhan,” dedim. Sertçe bağırmıştım. Bağrışım boğazımı yırtmıştı sanki mümkünmüşçesine. Dipsiz bir kuyuya çekiliyor gibiydim. Kuyu ağzına kadar zehirli acıyla doldurulmuştu. Zehirde demlenecektim.
“Gitmeyeceğim.” Gitmesini dileyemezdim de zaten. Onu göndermeyi talep edemezdim. O olmazsa ne yapacağımı bilemezdim. Fakat üzerimde kurduğu baskıya -ağrı kesicilerim olmadan- tahammül edebilecek güçte değildim.
“Defol dedim,” derken içten içe geri geleceğinin farkındaydım. “Yalnız bırak beni Pinhan.” Bir şekilde, Pinhan kaideyi bozmayan istisnaymışçasına geri gelirdi. Arkasını döndü bana. “Yalnız bırak beni Pinhan.” Titreyerek sayıklıyordum hala. “Beni yalnız bırak Pinhan.” Sonrasında Pinhan beni yalnız bırakmıştı. Yalnız başıma beş saniye bile tutunamadım. Gölgeler zihnime çullandı. Bayılmadan evvel hissedebildiğim tek şey giysi toplama konteynırına çarpan ensemin kan akıttığıydı.
Yağmur yağdı. Yağdı. Kan hep orada kalacaktı.
peri padişahının kızı
“Kullanılacak ürünleri paketlemiştim. Danışmadan alırsınız. Sakın gecikmeyin.”
“Tabii İlke Hanım. Başka bir şey var mıydı?”
“Yok. Gecikmeyin yeter.”
“Tamamdır efendim. İyi günler.”
“İyi günler.” Telefonun ekranını kilitleyip, gelişigüzel, yatağıma attım. Defileye bir gün kala Lavande Tekstil son bir prova planlamıştı. Şirketim provaya katılacaktı. Gerçi küçük patron aralarında olmayacaktı. Çünkü işim vardı. Ağlayan gelin çiçeği tarlasına gidecektim. Aslında kararlığından şaşmazdı karakterim. Fikrimi kolay kolay değiştiremezlerdi benim. Sözümden dönmezdim. Hepsini geçtim diyelim… Kararlılık özelliğimin yanı sıra kudretli bir merak sarmalardı duygularımı daima. Ağlayan gelin çiçeği tarlasına gidersem eğer… Eğeri tamamlamak için düşünüp durmuştum gece boyunca. Buluşma notunu büyük ihtimalle Hiç Kimse bırakmıştı. Son zamanlarda ondan başkasıyla böylesine sık konuşmamıştım. Not onun olmalıydı. Tabii bulduğum ağrı kesici tableti teorimin esas fanatiği idi. Hiç Kimse’yi görmek istiyordum. Onu görüp onunla konuşmak için başka şans yakalayamayabilirdim. Sırf bu nedenle caymıştım ya kesinliğimden. Dönülmez akşamın ufkundaydım şimdi.
Gözün kör olsun senin merak.
Giysi dolabımın kapaklarını açtım. Bir kıyafet curcunası karşılamıştı beni. Dolabı tevekkeli karıştırdım. Renk renk etekler, boy boy elbiseler, kazaklar, gömlekler, kumaş kumaş pantolonlar, ceketler, payetli abiyeler… Envai çeşit kıyafet vardı. Kıyafetlerin yarıdan fazlasına para vermemiştim. Bizimle çalışan firmaların naçizane armağanları olarak gelmişlerdi. Şaşırmış şekilde saçlarımı karıştırıp derin derin of çektim. Günlük giyimime pek özenmezdim ama tarlaya gidiyorken özenmek gelmişti içimden. Nedenini bilmiyordum. Sadece bana elit sıfatını layık kabul eden Hiç Kimse’ye elit kıyafetlerinden fazlası olduğumu kanıtlamayı umuyordum. Abartıya kaçamazdım. Sadelikte solamazdım. Peki, ne yapacaktım? Hint fakiri gibi hissediyordum. Erişimimin kısıtlanmadığı vahaya bir türlü adım atamıyordum.
Tekrar baktım dolaba. Tekrar tekrar baktım dolabıma. Giymiştim çıkartmıştım. Yakıştıramadıklarımı rafa kaldırmıştım. Nihayetinde boy aynamda görücüye çıktığımda ise açık mürdüm tonlu kazak elbise vardı üzerimde. Boyunluydu. Eteği dizimin iki-üç karış yukarısında bitiyordu. Bedenime tam oturmuştu. Ne elittim ne değil. Dolabımın alt bölmesinden -yine aynı tonlu- taş işlemeli botlarımı ayaklarıma geçirdim. Taradığım saçlarımı dağınık topuz yapıp kâküllerimi fönlemiştim. Mavi gözlerimin hatırına kirpiklerimi kalın fırçalı rimelle taçlandırdım. Aşırıya kaçmadan hafif aromalı parfümümü sıktım. Takı takmaya uzak kalmıştım. Uzaklığı tarumar etmedim. Siyah, keten mantomu sırtıma alıp yuvarlak, kutu formlu çantama ihtiyacım olabilecek malzemeleri doldurur doldurmaz odamdan çıkmıştım.
Merdivenleri sakin adımlarla indim. Ortalık sessizdi. Belli ki babam işe gitmişti. İşe gitmeseydi salondaki televizyondan borsa haberleri sunan spikerin sesini duyardım. Salona girdiğimde baş hizmetlimiz kahvaltı masasını topluyordu. “Babam nerede Seher Abla?”
Seher Abla kafasını işten ayırmadan “Erken çıktı küçük hanım,” dedi. “Önemli bir toplantısı varmış.” Önemli toplantılar… Önemini anlayamadığım şu toplantılar… “Sizin kahvaltınızı bahçeye hazırlayalım mı küçük hanım?”
“Hayır,” dedim. “Kahvaltı yapmayacağım. Ben de çıkıyorum. Akşam yemeğine yetişemeyebilirim. Beklemeyin.”
“Nasıl isterseniz küçük hanım.”
Evden çıktım. Gidiyordum işte montajlanmış bir alamete.
kara vezir
Gözlerimi araladığımda yağmur dinmişti. Zaman mefhumunu yitirmiştim sanki. Uzun uzun puslu güneşle bakışıştık. Akabinde acı yeniden hücum etmişti sinir hücrelerime. İnşaata gidişimi hayal meyal hatırlıyordum. Yürürken kaç kez düştüğümü sayamamıştım. Botlarım çamura batmıştı. Kemiklerim içeriden kırılmış gibiydi. Ense kökümden uzanıp boynuma dolanmış olan kurumuş kanın katılığı baskı yapıyordu. Belki de kendi baskıma kendim sebep oluyordum bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey vardı; daha iyiydim, daha iyi.
Evime -inşaat sahasına- girer girmez havuza inmiş; ecza dolabı yaptığım kırık fayans boşluğundan iki tablet ağrı kesici aşırmıştım. Minik hapları ağzıma doldurduğumda yutamamıştım. Esasında, hapları içmek için suya ihtiyaç duymazdım. Fakat başımı çarptığımdan yahut başka etkenlerden ötürü boğazımda bir yumru vardı ve haplar kuru kuru geçememişti boğazımdan. Şişe suyum yoktu. Yağmur suyunun havuzda oluşturduğu çamurlu birikintiden temin etmiştim suyu. İlaçlar damarlarımda kürek çekmeye koyulduğunda ise daha iyiydim yine, daha iyi.
“Af edersiniz beyefendi, geçebilir miyim?” Tek kaşımı kaldırıp müsaade bekleyen kadına baktım. Kolunun birinde dosyaları diğerinde küçük bir çocuğu tutuyordu. “Buyurun.” Kenara çekildim ve kadın Kahve Durağı’nda ilerledi. Evet, Aracı ile buluştuğumuz Kahve Durağı’na gelmiştim. Şehirde bildiğim; kahve satan tek yer burasıydı. Tarlaya eli boş gitmem nezakete aykırı olacağı için de kahve almak için geçerken uğramıştım.
Sıra vardı. Önümde insandan yapılma bir Çin seddi duruyordu resmen. Sıranın sonundaydım. Yani kapıya yakındım. Giren çıkan ilerlemek için benden müsaade bekliyordu. Müsaade vermekten yorulmuştum. Sıranın başlarından -kahvesini almış- gözlüklü bir adam ayrılınca iki adım ilerledim. Müsaade vermekten, kısmen, kurtulmuştum. Kabanımın iç cebinden buzdolabı poşetine koymuş olduğum paramı çıkarttım. İki ellilik, üç yirmilik ve haddinden fazla madeni para… Tüm birikimim buzdolabı poşetinin içindekilerden ibaretti. “Sence bu para bir termos dolusu kahveye yeter mi Pinhan?”
Arkadaşım ağzındaki sakızı patlattı. “Yeter.” İlaçları içtiğimden beri aramız bozuk değildi. “Yetmezse çalarsın.” Her zamanki Pinhan olmuştu, yine. “Daha önce yapmadığın şey değil.”
İki adım ilerledim. “Ne biçim bir dostsun sen Pinhan?”
“Dostluğun acı gerçekler kısmını benimsemiş bir dostum ben Kara Vezir.” Patlattığı sakızı tükürüp yanımızdan geçen genç kızın sırt çantasına yapıştırdı. “Sıkıldım. Dışarıda bekleyeceğim,” dedi. Duraktan çıkmıştı. Takılmadım. Yaptığının ahlaki boyutunu sorgulayabilecek durumda değildim. Zira sıra bana gelmişti. “Ne verelim?” diye soran görevli şapkasının altından bıkkınlık pozları sergiliyordu.
“Bir termos dolusu filtre kahve,” dedim. “Ekstra kremalı olsun.” Bıkkınlık yerini hayrete devretmişti. Ne yapabilirdim ki? Filtre kahvenin tadı kremasız çıkmıyordu. İlk buluşmamızda anlamıştım bunu. Keşke Türk kahvesi götürebilecek imkânım olsaydı. Gerçi o zaman keşkenin anlamı kalmazdı ya. Keşke kalsaydı.
peri padişahının kızı
Paslı bir lokomotife bağlı paslı bir vagon raylarda duruyordu. Arabamı on üç numaralı peronun girişine park ettim. Dışarı çıktığımda öfkeli soğuk hava dalgası suratımı tokatlamıştı. Alelacele mantoma sarındım. Çantamı zincirinden omzuma astım. Eski tren istasyonu boyunca uzanan ağlayan gelin çiçeği tarlasını kolaçan ederek yürümeye başladım. Zemini sömüren çamur, balçık misali botlarıma tutunuyordu. Üzerimi kirletmemeye özen gösterip yürümeye devam ederken onu görmüştüm. Çiçeklerin kıyısında, yaprağını dökmüş çıplak ağacın altında, yerde oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş; kollarını dizlerinin etrafına dolamıştı. Bana arkası dönüktü. Geldiğimi fark etmemişti henüz. Ses yapmadan yürüdüm. Avucumun içindeki ağrı kesici tabletini sıkı sıkıya tutuyordum ki tabletin keskin plastiği tırnakladığım avucumun canına okuyordu.
Hiç Kimse.
Tahminlerimde haklıymışım meğer. Odama giren de Hiç Kimse’ymiş not yazıp yeni buluşma organize eden de… Yanına vardığımda bağıracak; hesap soracaktım. Evime nasıl girebilirsin diyecektim hiddetle. Odama nasıl girersin ya? Sapık mısın nesin? Hayatıma ne hakla karışabilirsin? Beş adım sürmüştü. Yanına varmıştım. Geldiğimi hissetti. Kafasını çevirip omzunun üstünden gözlerime baktığında yutkundum. Ne diyecektim ben? Aklımdakiler buhar olup uçmuştu. Ağrı kesici paketini daha çok sıkarken yüzüne baktım. Yüzüne bakakalmıştım. Aman Allah’ım! Hiç Kimse, karşıma geçmiş sefaleti resmediyordu. Darmadağınık saçlarının arasını yuva bellemiş toprak ve toz parçacıkları hemen göze çarpıyordu. Yanakları kir içindeydi. Yıpranmış kıyafetleri pis kelimesini varlığından utandırırdı. Buraya gelmeden evvel özenle hazırlandığım için kendimden utanmıştım. Kenarı patlak botlarında çamur lekeleri tatile çıkmışken, “Geldin,” dedi.
Yutkundum. Tüm sefaletine, kirine, pisine, perişanlığına rağmen o kadar tatlı bir yakışıklılığı vardı ki… Kendime şaşırdım. Onun tatlı ya da yakışıklı olduğunu nasıl düşünebiliyordum? Yara içindeki elleri, bereli yüzünün sevimli hatları… Hiç Kimse’ye sarılmak istiyordum. Bağırarak değil yumuşakça konuşmak… İncindiği belliydi. Kendisini incitmeye gönlüm el vermezdi. “Bunu unutmuşsun.” Ağrı kesici tabletini uzattım. Tableti alırken bileğinin iç kısmını yutmuş morluklar, kaşlarımı çatmama mahal vermişti.
Çantamın zincirine tutunup som gözlerinin çarpıcı gümüşünü gözledim. Gözlerini gözlerimden çekti. Tabletteki ağrı kesicilerin koruyucu folyosunu tek tek yırtıp avucuna doldurduğu hapları yuttu. Hala ayakta dikiliyorken ağırlığımı bir bacağımdan öbürüne aktarmıştım. “Çok fazla ağrı kesici kullanıyorsun.”
“Çünkü ağrım var,” dedi.
Ona sarılma isteğimin katlandığını fark ettim. Birkaç gün öncesine değin adını sanını bilmediğim -ki şimdi de bilmiyordum- yüzünü görmediğim yabancı bir adama nasıl oluyor da sarılmak istiyordum? Mantık kabiliyetimi mi kaybetmiştim yoksa? Kafasını eğdi. Ense kökünü kaplayan kurumuş kan ve kabuk tutmamış taze yarası merhabalamıştı beni. Nefesimi tuttum. İçim cız etti. Nereden geliyorsun yabancı? Geldiğin yerde sana ne yapıyorlar? Kendine ne yapıyorsun böyle? Kıymetini küçümsemek reva mı sahiden de?Ceketinin cebinden kavradığı buzdolabı poşetinin içindeki iki elliliği ve üç yirmiliği pantolonunun cebine koyup poşeti beceriksizce düzeltti ve yanına, yere serdi. “Otursana.” Poşetin üzerine iki kez vurmuştu.
Ağlama İlke. Ağlama İlke. Ağlama İlke.
Gülümsedim. Çantamı kucağıma alıp buzdolabı poşetinin üstüne oturdum.
kara vezir
Bilgisayarlara iyi bakılırdı çünkü bilgisayarlar, insanlığı internete bağlardı. Aracı’ya iyi bakıyordum çünkü bilgisayar görevi gören Aracı, beni âşık olduğum aşka bağlıyordu. Buraya geldiği için ihtimamla giyindiği apaçıktı. Giydiklerinin kirlenmesini kabullenemeyeceği apaçıktı. Kirlenirse üzülebilirdi. Onun gibi elitler kirlenen kıyafetlerine üzülürlerdi. Köprünün sağlam kalabilmesi için köprünün üzülmemesi gerekirdi. Oturduğu buzdolabı poşetine göz ucuyla çevirmiştim bakışlarımı. Birikimimi nereye koyacağım? “Beni buraya neden çağırdın?” diye sordu.
Buzdolabı poşetimin derdine yanmayı bırakıp çelik mavilerine hayran kalmayı seçtim. “İlk buluşmamızın sonunda tekrar görüşüp görüşmeyeceğimizi sormuştun.” Saçlarımı karıştırıp düşmüş sonbahar yapraklarını ezdim. “Ben de görüşme ayarladım.” Senin için değil kendim için.
Çantasının zinciriyle oynuyordu. Kirpiklerine çarpan kâküllerini öylesine düzeltti. “Şartlar sana müsaade etti yani?” Esip gürleyerek aracının parfüm kokusunu burnuma taşıyan rüzgâra beddua ettim. Başım ağrıyordu. Lanet olsun. Kahve Durağı’nda yaptığı gibi yine bana dokunsaydı eğer yanlışlıkla ya da farkındalıkla… Midemi bulandırsa bile siler atar mıydı başımdaki illeti? “Şartlar bana müsaade etti,” diyerek cümlesini tekrarlamıştım.
Dudaklarını yaladı. Garip bir gerginliğin kılıfına bürünmüştü. Pinhan’ın Aracı’yı kanlı canlı görmesini isterdim. Ne var ki Aracı yanımda olunca Pinhan yanıma gelmiyordu asla. “Evimi nasıl buldun?”
Cebimdeki vesikalığını belli belirsiz yokladım. “Seni takip ettim.” Anın gafletine boyun eğip itiraf edivermiştim. İtirafımı ciddiye almadı. Gürültüsü kısık kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Gülüşüyle kenarları kırışan gözlerine odaklandım. Dudaklarının katlanan kenarlarına, belirginleşen elmacık kemiklerinin zarafetine… Kahkaha atmayı kestiğinde, “Komikti,” dedi.
“Zaten en büyük komedi gerçeğin ta kendisi değil mi?” dedim mırıltıyla. Duymamasını hedeflemiştim. Duymamıştı nitekim. Duymaması avantajımaydı. Gözlerimi kırpıştırarak ağlayan gelin çiçeklerine döndüm.
“Sana doğru düzgün teşekkür edemedim. Doğum günümde…”
“Önemsiz.”
“Benim için önemli.” Israrcıydı. “Hayatımı kurtardın.”
Buz sarısı ve çelik mavisi, doğru düzgün ağlayan gelin çiçeği seyrine daldırmıyordu beni. “Henüz değil,” diyerek yanıtladım. Ensemdeki yara yanıyordu. “Henüz kurtaramadım.”
İlgiyle sordu, “Ne demek bu?”
Bu, hala intihara meyillisin demek Aracı. Hala hissedebiliyorum demek. Bir kez daha parti olsa bir kez daha -benden habersiz- canını sınarsın demek. Çok soru soruyordu. Soru bankasına soru sorulmazdı. Soru bankasına soru sormamayı öğrenmesi lazımdı. “Biliyor musun?” diyerek atılmıştım lafa. “Eskiden… Çok soru soranları asıyorlarmış.”
“Yani, soru sormaya devam edersem asacak mısın beni?” Botunun burnuyla nemli toprağı eşeledi.
Sol elimi kaldırdım; sağ yanağına koydum. Elim yanağında, yüzüme bakakalmıştı. Soluklarının teklediğini duyumsayabilmek kalbimi ısıttı. Elimi hafifçe bastırdım tenine. Başım ağrıyorsa bile bana bildirim gelmiyordu bir şekilde. Yanağını avucuma yaslıyormuş gibi bir kanıya kapıldım. Öte yandan cildi sıcaktı, soğukluğuma inat. “Seni asamam,” dedim. Onu asarsam o bitmezdi ben biterdim. Köprünün ortasına kamp kurmuşken yıkılır mıydı köprü? Rezil yaşamımı dalgaya vururcasına, bitmek için erkendi bana.
Geri çekildi. Dakika dolmadan geri çekilmişti. Mantosunun kol yeniyle yanağını sildi. Acıma ifadesini okutmuştu tepkisi. Havada kalan elimi kendime çektim geri. Yanağına dokundurduğum elimi bu kez de enseme götürdüm. Şu yara… İyiden iyiye sinirlerimi bozuyordu. Sinirimi çıkarırcasına kaşıdım yarayı. Parmaklarıma kan bulaşmıştı lakin umursamadım.
Aracı ve sen çift taraflı bir ayna gibisiniz dedi Pinhan’ın sesi zihnime doğru. O güzellikleri yansıtıyor sen çirkinlikleri. O Peri Padişahının Kızı sen ise Kara Vezir’in teki…
Ilık kan damlacıkları sırtımdan aşağıya süzülüyordu. Bunu fark etmek için küçükken iki-üç puzzle yerleştirmiş olmak yeterliydi.
“Ağlayan gelin çiçeği tarlası,” dedi Aracı yeni bir mevzuya girişircesine. “Çok güzel.” O tarlaya bakıyordu. Ben ona bakıyordum. Ağlayan gelin çiçeklerinin baş mimarlar olduğu koyu kırmızı çiçek mezarlığı hiç mi hiç ilgimi çekmiyordu. “Çok güzel,” dedim. Papağanlar bir yerlerden göz devirdi. “Düşündüğüm bir şey var.”
Yeniden kadrajına girmiştim. Okuduğum ya da -ihtimaller dâhilinde- okuduğumu sandığım ifadesinden iz taşımıyordu. Tebessümü yer edinmişti. Ensemdeki yarayı kaşıyarak ekledim, “Yeniden buluştuğumuza göre; belki de arkadaş olmalıyız.” Arkadaşlık teklif etmiştim işte. Zira soru bankası cevap anahtarına kavuşmuştu. Anlamıştım. Hayat, Aracı’nın aracılığıyla belamı bulmamı istiyordu. Aracı’yı intihar senaryolarından kurtardığım sırada belamı da bulacaktım pekâlâ. Sonra köşeme çekilirdim. O ana değin yakınında olmam icap ediyordu. Arkadaş olmalıyız.
Kafasını yana yatırdı. “Hiç tanımadığım biriyle nasıl arkadaş olabilirim ki?”
Yegâne sorun bu olsun…
“Arkadaş olmayı kabul edersen,” dedim ve orta boy kayaya yasladığım termosun kapağını çevirmeye giriştim. “Tanımadığın bir kişiyle nasıl arkadaş olabileceğini gösteririm.”
Kıkırdarcasına güldü. “Hımm… Kabul edeyim madem.”
Termosa doldurttuğum kahveyi termosun kapağına aktardım yavaşça. Tedarikte beklettiğim ağrı kesicilerimden üç tanesini kahveye ekleyip yerden kaptığım ince ağaç dalıyla kahveyi karıştırmıştım. “Arkadaşlığımıza,” derken bir yudum içip aynı kahveyi ona uzattım. Tereddüt etti. Tereddüdüne karşı açtığı savaşta galip gelirse eğer içecekti kahveyi. Sabırlıydım. Beklerdim. Çünkü bilincindeydim: Savaşını kazanamadan arkadaşlık nişanemiz addettiğim kahveyi içemeyecekti.
peri padişahının kızı
Kahve dolu termos bardağını aldım. Beklentiyle bana bakıyordu. Beklentisi o kadar masumaneydi ki onun beklentilerini kıran kötü kalpli cadı olmak istemiyordum. Kahveyi tek dikişte içtim. Sıvıyı yuttuğum esnada sıcaklığa rağmen çözünemeyen ağrı kesici kırkları boğazıma sürtünmüştü. İçtiğim şeyin olası yan etkileri üzerine tasalanmamaya çalıştım. Öte yandan Hiç Kimse’nin memnuniyeti, yıpranmış yüzüne maske misali yerleşmişti. Yıpranmış, yaralı, ezik çürük içerisindeki yüzüne… “Arkadaşlığımıza,” diyerek -alçak perdeden- ona katıldığımı belirttim.
Termostaki kahvenin dibini görünceye değin içmiştik. Bir yudum almış, kapak-bardağı bana vermiş; bir yudum almış ve kapak-bardağı ona vermiştim. Kahvenin tadı hoş ötesiydi. Ağrı kesicilerin kahvede bıraktığı etki de öyle… Boş termosu orta boy kayaya yasladığından beri sessizlik bürümüştü ikimizi. Konuşmadan, yan yana oturmuş ağlayan gelin çiçeklerinin salınışına eşlik ediyorduk. Ancak kendimi tutamayacaktım. Her saniye başı ensesindeki -nasıl açıldığını kestiremediğim- yarasını kaşıyıp duruyordu. Dinmeyen kan, kanamaktan zevk alıyordu. Canı yanmıyor muydu? Canı yanıyorsa canının yanışına nasıl sağır kalabiliyordu? Kendine çöp muamelesi yapıyordu, açıkça. Hiç Kimseler, hiçbir yerde yaşasalar bile çöp muamelesine maruz kalmaya layık değillerdi bence.
“Yapma şunu,” diye çıkıştım ve kesik dolu bileğini tutup kir kaplı tırnaklarını ensesinden uzaklaştırdım. Durumuna müdahale edişim Hiç Kimse’yi bozguna uğratmıştı. Hazır bozguna uğramışken bozguna uğramaya mola vermesin diye kazak elbisemin kolunu -avucumun içine girecek raddede- sündürmüştüm. Oturduğum buzdolabı poşetinde azıcık kayıp ona yaklaştım. Şapkadan tavşan çıkaran sihirbazın sırrını öğrenmiş çocuklar gibi sihre düşkünlükle izliyordu beni. Elbisemin kumaşını yarasına bastırdım. Kumaşı geçen ılık mayi, avucumu mühürlemeyi arzularcasına yayılıyordu.
“Elbisen kirlenecek,” dedi. Geri çekilmeyi denediğinde dirseğimi omzuna yaslayıp durdurmuştum beyefendiyi.
Gözlerime bakıyordu; tam gözlerime. Söylemek istediği şeyler vardı sanki som gümüşlerinin merkezinde. Çiziklerle mimlenmiş burnunu kırıştırdı. Geri çekilmeye tekrar cüret etmesin diye; anlaşılan sohbet başlatmak farz olmuştu. “Adım İlke,” dedim.
Dudakları kıpırdanır gibi oldu. “Tuhaf bir adın varmış.”
Allah aşkına neden kamyon çarpmış gibi görünüyorsun, Hiç Kimse? Elimi bastırış şiddetimi üçe dörde katladım. Yüzünü buruşturmuyordu bile. Acı çektiğini nasıl anlayacaktım? “Tuhaf,” diye mırıldandım. Kabuk bağlamış çenesini örten derinin merheme ihtiyacı vardı. Yoğun ağrı kesicilere maruz bırakılmaya değil. “Sen de bana kendinle ilgili tuhaf bir şey söylesene.”
Nefesini yenilmişlikle üfledi. Sarf ettiği sıcak hava kirpiklerime çarpmıştı. Deli gibi yardım etmek istiyordum ona ve kaybolduğundan emin olduğum hasarlı ruhuna. “Terk edilmiş bir inşaatta yaşıyorum.”
Terk edilmiş bir inşaatta yaşıyormuş. “Ne?” İnanmazlığın bekçiliğinde; çığlıktan hallice yayılmıştı sesim. “İnşaatta-”
“Sıra sende,” dedi çabucak keserek.
Tarih tekerrür ediyorken “Ne?” demiştim yeniden.
“Tuhaf şey söyleme sırası,” diyerek hatırlattı. Elini ensesine kaldırıp elime destek olmuş; baskıyı artırmıştı. “Sende.”
Terk edilmiş bir inşaatta yaşıyormuş. Niye garipsiyorum? Hali belli ediyor zaten. Rezidansta mı yaşamasını bekliyordum? Sen de İlke…
Yarasının pansumana belki de hastaneye ihtiyacı vardı ancak ağaçtan atlayıp da doktora gitmeye karşı çıkan bir terk edilmiş inşaat sakinini pansumana götürebilir miydim sahiden? Yıldız avına çıkmak bile daha makul bir hayalmiş gibi görünüyordu bana. Şimdilik, evini ya da sağlığını sorgulamamaya karar verdim. Günlerden bir gün Hiç Kimse’likten birisine terfii ederse şayet o zaman tartışırdık. Umarım günün biri geldiğinde iş işten geçmiş olmaz. Gözlerimi havaya dikip hakkımda tuhaf olabilecekleri düşünmeye koyulmuştum ki buldum. “Üç yaşımdan beri dans dersleri alıyorum.”
“Bu tuhaf değil ki,” dedi. “Siz elitler için normal bir şey.”
Boştaki elimle alnına dökülen kirli saç tutamlarını geriye ittim. Köstekli saatmişçesine elimin hareketlerine odaklanmıştı. “Biz elitler için normal olanı beş yaştır. Üç yaş değil.”
“Daha önce hiç dans etmedim,” dedi.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.” Titreyen parmaklarıyla rüzgârın savurduğu kâküllerime çeki düzen verdi. Onun saçına dokunmamın karşılığını ödetiyordu sanki. “Niye şaşırdın?”
“Dans etmek sıradan bir eylem oldu artık. Bu yüzden…”
“Bu yüzden dans etmeyenlerin varlığı seni şaşırtıyor.”
Ağır ağır kafamı salladım. Sonrasında düşündüğüm şeyin heyecanı hücrelerimi vurmuştu adeta. “Sana dans etmeyi öğretmemi ister misin?”
Saf saf kaşlarını kaldırdı. “Şimdi mi?”
“Hı-hımm,” diyerek onayladım. Elimi ensesinden çekerek ayağa kalktım. Elbisemin kolu kanla sırılsıklamdı fakat değmişti. Yarası, ağlamaya son vermişti. Kanlı kumaşı katlayarak yine onun kanının gölgelediği elimi tutması için uzattım. “Bir yerlerden başlamak gerek.”
Duraksamadı bile. Elimi tutmuştu hevesle. Elini tutmuştum hevesinin benzeri bir heyecanın eşiğinde. Elini tuttum. Elini bırakmadım.
***
Berbat bir öğrenciydi. ‘Nasıl Dans Edilir’e değil de ‘Nasıl Dans Edilemez’e örnekti. Buna rağmen Hiç Kimse’ye dans etmeyi öğretmenin pahasını biçemezdim. Zira uzun zamandır böyle tatlı bir anın konuğu olmamıştım. Öncelikle, epey sakardı. Kaç kez yere düştüğünü bilmiyordum. Kaç kez beni yere düşürdüğünü bilmiyordum. Kanından nasiplendirdiğim elbisemi çamura da bulamıştı. Çamura bulanmanın harika olacağını asla bilemezdim. Sürekli botlarıma basmıştı. Sürekli botlarıma bastığı için botlarımda düşmeyen taş kalmamıştı. Marka sahipleri görseydi eğer botum için yas tutardı. Diğer taraftan, tarlanın ortasında müzik açmaya imkân bulamamıştık. Ki zaten müziğin eksikliği duyumsanmamıştı bile. Sanki aynı frekansa erişmiştik de kafalarımızın içinde ikimizin de duyabildiği ancak duyulmayan bir müzik çalıyordu. Duyulmayanı paylaşmıştık. Öyle ya da böyle yarım saatlik dans dersinin ardından hiçbir dans figürünü kapamamıştı. Yine de deneyeceğine dair söz vermişti. Deneyeceğine ve öğreneceğine… Terk edilmiş inşaatında dans etmeyi nasıl öğreneceksin Hiç Kimse?
Arabamın kapısını açıp kapının üstünden ona baktım. İfadesizdi. “Gideceğin yere bırakabilirim.”
“Gerek yok,” dedi.
“Hava karardı. Taksi falan bulman zor olmaz mı? Şehrin dışındayız.”
“Şehrin dışındayız… Taksiyle gelmiş olsaydım evet. Taksi bulmam zor olurdu. Ama taksiyle gelmedim.” Ellerini ceplerine atıp ayak parmaklarının ucunda yaylandı. “Geldiğim gibi gidebilirim. Merak etme.”
“Geldiğin gibi mi? Nasıl geldin ki?”
“Trenle.”
Diyeceklerimi toparlayamadan paslı lokomotife bağlı paslı vagonu işaret etmişti beynim. O şey… Çalışıyor muydu hakikaten? Çalışıyorsa bile- Üstelemesene İlke. Sonuçta buraya kadar gelebildiğine göre tren kullanabiliyormuş işte. “Baksana,” dedim iç sesime uyup başka dala atlayarak. “Lumiére Kozmetik yani babamın kozmetik şirketi… Ayın on dokuzunda bir defileye katılacak. Yani…” tırnaklarımı arabanın yüzeyinde tıkırdattım. “Defileyi gerçekleştiren ortaklardan biri de benim. Şimdi… Arkadaş olduğumuza göre… Misafir olarak defileye katılır mıydın?” diye sordum. Duraksadı. Konuşmadı. Düşünceleri ele vermiyordu düşündüklerini. Erken olmuştu sanırım. Onu bir yerlere davet-
“Katılmamı istiyor musun?”
“İstiyorum.”
“Gerçekten mi katılmamı istiyorsun?”
“Gerçekten katılmanı istiyorum.”
“Öyleyse telefon numaranı almam gerekecek.”
Gülümsedim. Gelecek. Oldukça eski olan cep telefonuna -uzun sürmüştü- numaramı yazdım. “Öyleyse… Defilede görüşürüz.” Arabama bindim. Ağlayan gelin çiçeği tarlasına veda edercesine arabamın motoruna güç bahşettim. Uzaklaştım oradan ve Hiç Kimse geride kaldı.
kara vezir
Geceyi tarlada geçirip kurtlara yem olmaya niyetim yoktu. Trene doğru yürümeye başladım. Pinhan lokomotifte olmalıydı. Zira treni o kullanacaktı. Zihnim, Aracı üzerinden kalkar kalkmaz rüzgâra kapılarak uçan buzdolabı poşetinin görüntüsünü ısıtıp ısıtıp beynime servis ediyordu. Beynim ise doymak bilmeyen bir müşteri gibi -şikâyet etmeden- ısıtılanı kemiriyordu. Bu görüntü, arka planda oynuyor ve beni hüzne boğuyordu. Birikimini cebinde taşıyacaksın Kara Vezir. Boğulduğum hüzünle cebelleşirken telefonumun rehberine girdim. Tek numara kayıtlıydı. Kayıtlı tek numara Aracı’ya ait olandı. Aracı kendini İlke Çağbağlar olarak kaydetmişti. Oysa benim için İlke Çağbağlar değildi. Kaydı düzelttim. ‘Peri Padişahının Kızı’ ve kişi kaydedildi. Lokomotife girdiğimde Pinhan, ateşlediği çakmağın püskürttüğü alevin gölgesine tutulmuştu. “Gidelim,” dedim yorgunlukla. “Ciddi anlamda uyumak istiyorum.”
İkiletmedi. Kırk yıllık makinistler misali paslı demir yığınını paslı raylarda sürmeye başladı.
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
