6. BATAN GEMİNİN MALLARI

Vaveyla Yazarı: HAYALRAFYA 🌷

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: 6. BATAN GEMİNİN MALLARI
  1. 1 GİRİŞ5 kelime
  2. 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
  3. 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime
  4. 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
  5. 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
  6. 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
  7. 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime · Okuduğun bölüm
  8. 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
  9. 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
  10. 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
  11. 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
  12. 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
  13. 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
  14. 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
  15. 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
  16. 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
  17. 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
  18. 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
  19. 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
  20. 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
  21. 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
  22. 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
  23. 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
  24. 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
  25. 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
  26. 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
  27. 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
  28. 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
  29. 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
  30. 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
  31. 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
  32. 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
  33. 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
  34. 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
  35. 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime

kara vezir

Uymak istiyordum. Uyuyamıyordum. İsteğimin başını almıştı duman. Uyuyamıyordum. Kimdi suçlu olan? Aynam olsaydı, velev ki, söyler miydi bu bahtsız bedevinin esas derdini? Şans bu ya… Çıksaydı derdime derman, şüphesiz kursağında kalırdı zavallı hevesi. Uyumak istiyordum. Uyuyamıyordum. Aracı’nın bana dans etmeyi öğretme çabası gözümün önünden gitmiyordu bir türlü. Üstümdeki battaniyeyi öfkeyle harmanlanmış bir sıkılganlıkla kenara atıp yattığım buzdolabı kartonun üzerinde doğruldum. Doğrulmamla birlikte Aracı’nın vesikalığı kucağıma düşmüştü. “Peri Padişahının Kızı… Yalnız bırakmıyorsun beni.” Vesikalığı -kabanımın altına giydiğim- gömleğin cebine yerleştirip ayağa kalktım. Hızlı kalkışım başımı hafifçe döndürmüştü. Neyse ki can dostumdan sonraki destekçim; pütürlü kolon, sarsak hareketlerimi kuvvetlendirmek için yedekte bekliyordu.

Her gün bu saatlerde inşaata dalan sert ayazı hiçe saydım. Başucumdan yağmur suyu doldurduğum termosu kaptım -termosa sahip olduğum tüm madeni paraları yatırdığımdan ötürü kendisi yeni eşyam statüsüne terfii etmişti- ve boş inşaatta yürüdüm. Yürüyüşümün yankısı botlarımın her adımında yükseliyordu. Yükselişi benden başka duyan yoktu. Olmayacaktı. Korkuluğu monte edilmemiş, yer yer sıvası dökülen merdiven aracılığıyla üst katlara tırmandım. Beşinci kat, altıncı kat, yedinci kat, son. Pinhan damdaydı. Çimento torbalarının üstüne uzanmıştı. Çakmağının kapağını bir kapatıyor bir açıyor; geceyi bir çeşit efkâra davet ediyordu. Yanındaki çimento torbalarından oluşan yığına kendimi -kelimenin tam anlamıyla- attım. Arkadaşım kafasını dahi çevirmemiş gelişimi muhataba almamıştı. “Demek dans ettiniz,” dedi.

“Evet,” dedim bezginlikle. “Aynı şeyi daha kaç kez tekrarlatacaksın Pinhan?” Aynı şeyi…

Tarladan inşaata seyahat ettiğimiz kısacık aralıkta, geçirdiğim günü ona özetlemiştim. Sevgili arkadaşım sağ olsun takıldığı tek nokta dans edişimiz olmuştu. Aynı soruyu, haddinden fazla tabirini küçümseyecek sıklıkta sorup durmuştu bana. Evet demekten yorulmuştum, bir bakıma. Yoruluşumu değersizlikle nitelendiriyor olmalıydı ki içine kapanık ruh halini terk etmedi. “Demek sana dans etmeyi öğretti.”

Gülümsedim. Nihayetinde sorusunu değiştirebilmişti. Büyük başarı dostum. “Aslında öğretti sayılmaz.” Termosun kapağını açıp peçetede sakladığım toz edilmiş ağrı kesiciyi yağmur suyuna karıştırdım. “Yani… Galiba beceriksizim. Hiçbir şey öğrenemedim.”

“Kara Vezir?”

Sağıma döndüm. Ses tonu, beni sağıma döndürmeye yetmişti. Gözlerime baktığı gözlerindeki tedirginlik ifadesi de öyle… Termosu çalkalarken, “Pinhan?” diyerek karşılık verdim.

Öne eğildi. Ellerini birbirine kenetledi. “Sen dans etmeyi biliyorsun.”

Sen dans etmeyi biliyorsun mu?

Ben dans etmeyi biliyor muyum? Ben dans etmeyi biliyorum.

Termosa uyguladığım çalkalama hareketi yavaşladı, yavaşladı, durdu. Pinhan’ın dile getirdiği gerçek daha önce hiç aklıma gelmemişti. En azından Aracı dans etmeyi teklif ettiğinde aklıma gelmemişti ancak şimdi düşününce… Eski bir kaset şeridi çekiliyordu aklımın derinliklerine. Kaset şeridindeki görüntüler çok tanıdıktı çünkü şu teslimat işine bulaşmamın öncesinde düğünlere -kalabalık yapsın diye- parayla çağrılan sahte akrabalardan biriydim. Paramı ödüyorlardı. Pasta yiyordum. Paramı ödüyorlardı. Sohbet ediyordum. Paramı ödüyorlardı. Dans ediyordum. Halaydan valse sokak dansından sirtakiye… Kendimi geliştirip talep edilen olmak için çabaladığım günler vardı eski defterlerimin yapraklarında. Geçmişin naftalin kokulu çarşafları havalandırılmışçasına hatırladığım dans figürleri şaşırttı beni. “Dans etmeyi biliyorum,” dedim. Omuzlarımı silkip ağrı kesicisi karışmış yağmur suyunu kana kana içtim. “Unutmuşum.”

“Unutmuşsun.” Sinirle gülen Pinhan, çakmağının tersiyle tırnaklarının diplerini kaşıdı. “Unuttun mu yoksa hatırlamak istemedin mi Kara Vezir?”

Tek kaşımı kaldırdım. Gündüz bile yerinden inmediğini bildiğim ay ışığının Pinhan’ın yüzünü kavurduğu anda sabit kalmıştım. “Ne demek şimdi bu?”

Pinhan uzandı. “Burası…” İşaret parmağıyla -iki defa- şakağıma vurdu. “Sana oyun oynuyor demek.”

O, parmağını çeker çekmez görevi ben devralmıştım. “Burası.” Şakağıma -iki defa- vurdum. “Bana uzun zamandır oyun oynuyor.”

“Konumuz ben değilim,” dedi. İtirazı karşıt düşüncelere yer bırakmayan türdendi. “Konumuz sensin. Sen ve senin gerçekliğin…”

“Ne varmış benim gerçekliğimde?” Termosu yere bırakıp çimento torbalarının üzerine rahatlıkla uzandım.

“Senin gerçekliğin benim olduğum yer,” diye çıkıştı. Cevap vermedim. Ellerimi başımın altında birleştirip, direkt, gökyüzüne baktım. Pinhan devam etti. “Senin gerçekliğin benim olduğum yer, anlıyor musun? Kızın yanı değil. Senin için gerçek dünya kızın yanındaki dünya değil.” Yüzünü sıvazladığını işittim. Kendini ifade edebilmek için çırpınıyordu. “Kızın yanında yalnızca misafirsin. Kızın yanına gittiğinde yeni bir dünya kurma. Kurulmuş olan dünyanı taşı yanında. Lanet olsun, dinle beni Kara Vezir. Nefes alıp verdiğin mühlet, klasik, satranca benzer. Önce sen hamle yaparsın. Sonra hayat hamle yapar. Hayat ilk hamlesini yaptı. Şahı korumazsan mat olmana az kaldı.”

Yattığım yerde kıpırdandım. Çimento torbalarının üzerine uzanmak kuş tüyü yatakların konforunu açık ara farkla yenerdi.

peri padişahının kızı

Aynen Seher Abla’ya ilettiğim gibi akşam yemeğine beklememişlerdi beni. Fakat belli ki çayı bensiz içmeye razı gelmemişti derin dondurucudan hallice olan gönülleri.

Şekeri fazla kaçmış çaydan ufak yudumlar içtim. Konağımızın salonunda, berjerlerden birinde oturuyordum. Oturuşum, anında kaçmaya meyilli olduğum sinyallerini gönderiyordu etrafa. Öte yandan sinyaller etraftaki davetsiz konuklarımıza ulaşmıyordu. Hatta bırak sinyali varlığımın farkında olduklarından bile şüpheliydim. Pür dikkat babamla konuşuyor; yarın yapılacak Lavande Tekstil defilesi sponsorluğumuzu çekiştiriyorlardı. Mükemmel üçlü: Faysal Bakırcı, Eren Bakırcı ve Kenan Çağbağlar… Evet, doğum günümde benimle dans ederken evleneceğimiz saçmalığını öne süren; adını bilmediğim gözlüklü adamın adı Eren’miş. Babasını da almış bugün buraya gelmiş. Hayırlı damat hanesine artı bir nokta öyleyse…

Telefonumun güç düğmesine basıp ekranı kontrol ettim. Ne bir mesaj vardı ne de cevapsız kalmış bir çağrı. Eren’in bakışlarını üzerimde hissediyordum. Geri bakmıyordum. Çünkü bakışlarımın yegâne hedefi telefonumun ekranıydı. Telefonum ve Hiç Kimse… Böyle böyle, sonunda odama çıkmaya karar verinceye değin dakikalar katledilmişti. Katledilmiş dakikaların cesetleri geleceğimin beyaz sayfalarına sıçramıştı. Aniden ayağa kalktım. Yoğunlaşabildiğim tek gerekçe Hiç Kimse’nin ufak, daire şekilli, beyaz haplarına dayanıyordu. “Başım ağrıyor,” dedim çabucak. “Biraz dinlenmeliyim. Size iyi geceler.”

Arkamı dönmüş merdivenleri çıkmaya koyulduğumda bana hitaben bir şeyler söylemişlerdi. Duymamıştım. Duymamaya niyetlendiğimden. Merdivenlerin yarısında mantomu diğer yarısında taşsız botlarımı çıkartmıştım. Odama girdiğimde çantamı yere fırlatıp camı açtım. İçeri buyur ettiğim soğuk, buyruğuma erken yanıt vermişti. Saniyesinde odama doluverdi. Soğukluğa aldırmadan kazak-elbiseden de kurtuldum. Pijamalarımı giymiştim ancak elbiseyi kirli sepetine postalayamadım. Doğum günümde hediye niyetine verdiği ağlayan gelin çiçeğini gaddarca küle çevirmişken; şimdi, Hiç Kimse’den iz taşıyan kanlı elbiseyi temizlemek istemiyordum. Elbiseyi özenle katladım. Dolabımın köşesine -Seher Abla’nın müdahale edemeyeceği biçimde- yerleştirdim. “Bu iş burada biter.”

Terliklerimi giyip en sevdiğim eşyam olan yeşil, armut koltuğu sürüterek çatı katı terasına çıkarttım. Koltuğu ahşap korkulukların bitişiğine konumlandırıp üzerine, yığılırcasına, yatmıştım. Ciddi anlamda keskin bir ayaz vardı. Tenimin kesilmesi hiç bu denli hoş olmamıştı. Kafamı iyice geriye yaslayıp kara geceye nakış misali dikilmiş yıldızları seyre daldım öylece. Armut koltuk. Armut koltuğun üzerine uzanmak kuş tüyü yatakların konforunu açık ara farkla yenerdi. Keyfe kapıldım zamanım yettiğince. Zaten sonra telefonum çalmıştı. Ekranda kayıtsız bir numara yanıp yanıp sönüyordu. Emindim ki çektiğim çay işkencesi süresince gelmesini beklediğim aramaydı bu. “Alo?”

Karşı taraftan bir kalp atımı süresi boyunca ses gelmemişti. Bir kalp atımı süresinin sonunda, “Görüşmeyeli nasılsın?” diye sordu Hiçbir yerden gelen Hiç Kimse’nin, hiç kimseye benzemeyen sesi.

Yerime daha çok kurulup zayıfça gülümsedim. “Galiba… Nasıl olduğumu bilmiyorum,” derken ise bir dekordu gülüşüm.

kara vezir

Görüşmeyeli nasılsın? Oldukça normal insanların soracağı oldukça normal bir soru değil miydi bu? Peki, oldukça normal bir cevap almam gerekirken oldukça normal olmayan bir cevaba maruz bırakılmamın esası neye dayandırılabilirdi? Belki de Aracı normal değildir. Olabilirdi. Gerçi uzaktan onu izlediğimde normal görünüyordu. Yaklaştıkça değiştiğini fark etmiştim. Tıpkı dijital ekranlara sıkıştırılmış fotoğraflar gibi… Uzaktan net gözüküyor ancak yakınlaştıkça çözünürlük bozuluyordu. Telefonu kulağımdan çekip ses çıkışını avucumla kapattım. “Nasıl olduğunu bilmiyormuş,” dedim Pinhan’a. Zorda kaldığımda beni zordan kolaylıkla kurtaran arkadaşıma…

Akıl verme konusunda en iyisi Pinhan’dı. Ne söyleyeceğimi bilemediğimde de yine en iyisi Pinhan’dı işte. “Anladım,” dedi dudaklarını sıkarak.

Ortadan kaybolan çakmağının peşine düşmekten vazgeçtim. Peşine düşeceğim farklı meşgalem vardı şu anda. “Neyi anlamış olabilirsin?” diye sordum.

Çimento torbasından kalktı. Ellerini ceplerine atıp karşımda dikildi. Ayı arkasına almış ay ışığını gizlemişti. “İyi hissetmek bir cevap olabilir.” Kafasını profesör edasıyla yana yatırdı. “Ve kötü hissetmek bir cevap olabiliyorsa…” Omuzlarını kaldırıp indirmişti. “Nasıl hissettiğini bilememek de bir cevap olmalı.”

Kaşlarımı çattım. Kız normalmiş. Sevgili arkadaşımın kafa karıştıran çıkarımlarını algılayabilmem için o çıkarımları basite indirgemem gerekiyordu. Öyle de yapmıştım. “Beyaz, siyah, gri gibi mi?” diye sorarken gayet de basite indirgemiştim olayı.

“Beyaz, siyah, gri gibi…”

Telefonu kulağıma yerleştirip çimento torbalarının tepesinde daha rahat bir pozisyona geçtim. “Bu iyi bir şey…” sinir hücrelerim durulmuştu. Çamurlu yağmur suyunda ağrı kesici çözündürme işleminin işe yaradığını bilmek güzeldi hani. “Belirsizliğinin nedenini sorabilir miyim?” dedim. Akabinde, kurduğum cümleyi özne ile taçlandırmak; iğneyle kuyu çukur zor gelmişti. “İl-ilke.” Pinhan telaffuzuma sırıttı. Telaffuzum dilimi acıttı.

Aracı, tarafından hışırtılar yükseltirken, “Müstakbel nişanlım ve babası gelmiş,” dedi. Deyişi yoğun alay barındırıyordu sanki.

Nişanlısı mı gelmiş? Bunca yıllık araştırmalarım, gözlemlerim ve takiplerimin sonucunda haberimin olmadığı veriler de varmış demek ki. Telefonu tekrardan çektim kulağımdan. “Müstakbel nişanlısı gelmiş.”

Pinhan düşünceli düşünceli çenesini kaşıdı. “Babasıyla mı?”

Kafamı çimento torbalarına hafifçe çarparken, “Babasıyla,” diyerek onayladım.

“Sor bakalım evleniyor muymuş?”

“Yani…” Dişlerimi sıkıp duraksadım. Telefona ses çıkışı kapalıyken konuştuğumu fark edip aptallığıma yanışımın geçmesini beklemek için duraksamıştım. “Yani evleniyor musun?”

“Hayır. Henüz ortada bir şey yok. Ah…” Sesi kesilir gibi olsa da canlılık kazanmıştı fazlaca. “Bunu konuşmak istemiyorum. Gerçeklikten kaçmaya ihtiyacım var.”

Hayatımda ilk kez telefonla konuşuyordum. Daha doğrusu konuşmaya çalışıyordum. Rehbersiz yola benziyordu telefon. Muhatabının yüz ifadesini göremiyor sarf ettiği tonlamadan bir şeyler çıkartmaya çalışıyordun. Konuşma her yere gidebilirdi. Düşünmeye zaman yoktu. Hat bekletilmezdi. Bu nedenle hızla sordum Pinhan’a, “Hemen evlenmiyormuş Pinhan.” Rehberimdi ya daima. Gerçi hemen evlenmese bile bu, hiç evlenmeyeceği anlamını taşımazdı. Ortada nişanlı varsa nişanın sonu evlilikte noktalanırdı. Ya evlenirse… Ya evlenince… “Evlenirse ne olur Pinhan?”

Üzerine yapışmışçasına omzunu silkti Pinhan. “Evlenirse evlensin. Umurumuzda olmaz.”

Anlamışım gibi kafamı salladım. “Neden?” diye sorduğumda aslında ne anladığımı anlayamamıştım.

“Sen ona âşık değilsin de ondan,” diye açıkladı dostum. “Kız, aracı. Evli insanlar da aracı olabilir. Seni etkilemez.” Beni etkilemez…

Artık tamamen yaslandım çimento torbasından yatağıma. Sağ kolumu katlayıp yastık yaptım başımın altına. Enseme sürtünen kabanımın kumaşı çizmişti taze yaramı. Bağışıklık kazandığım acıyı somutlukla bütünleştirmek manasız olurdu. Yuttum acımı. Çevirmiştim gözlerimi de gökyüzüne. Devrettim kumandayı serseri rüzgârın yumuşak patilerine. “Gerçeklikten kaçmanın yolunu biliyorum.”

“Nasıl yani?” diye sordu.

Yıldızlar parıldıyor; nitekim yıldızlar yanıyordu. Pinhan metal çakmağının alevini göğe bağışlamıştı sanki. “Alışveriş yapmayı sever misin İl-İlke?” Aynen Kara Vezir… Arkadaşınsa Aracı, söyleyebilmesin adını. Pinhan’ın adını söylemek senin için güç değilse İlke diyebilmek de güç olmamalı bir yerde.

“Hımm,” diyerek mırıldanmıştı. “Severim sanırım.”

“Tamam,” dedim. “Batan geminin mallarını toplayacağız öyleyse.” Batan geminin mallarını toplarken yalnızlığı benimsemem lazımdı. Zira Pinhan, beni yine yalnız bırakmıştı.

peri padişahının kızı

Hiç Kimse pilottu bence, harikalar diyarına giden uzay gemisinin pilotu. Farklıydı; gördüklerimden, duyduklarımdan ve bildiklerimden. Gerçeklikten kopmak yahut zihnimi sıfırlamak için batan gemiden mal seçmeme gerek yoktu. O konuşsa onu dinlesem dinlediklerime onun lisanında cevaplar versem ben zaten kopardım gerçekliğimden. Yine de patron ne derse o! Batan gemiden mal toplanacaksa pekâlâ, anlayamasam, da uyum sağlardım satışa sunulanlara. Tırnağımın kenarında çıkmış şeytantırnağını çekiştirdim. “Sanki… Sanki kullandığımız alfabeler farklı. Bazen seni anlayamıyorum. Batan geminin malları ne alaka?”

“Neredesin şu anda?”

“Ha?” diye bir tepki verdim. Kendimi dizginleyememiştim. Daldan dala o kadar hızlı atlıyordu ki peşinden atlamaya çalıştığımda düşecek gibi oluyordum.

“Şu anda nerede olduğunu söyle. Söyle ki batan gemi tabirini daha rahat açıklayabileyim İl-İlke.”

İstemsizce sırıttım. “Çatı katı terasındayım. Oturdum. Gökyüzünü izliyorum.” Adımı çok güzel seslendiriyorsun.

“Daha iyi bir tesadüf olamazdı.” Arka planda çıkarttığı tıkırtı seslerini dinledim usulca. “Ben gökyüzüne batan gemi diyorum,” diyerek başlamıştı attığı düğümü çözmeye. “Yıldızlar da batan geminin malları oluyor. Ganimet gibi… Onlar bizim. Onlara bakarak hayal kurabiliyoruz. Ve kuracağımız hayallerin maliyetleri düşük oluyor. Malum öyle bir devirde yaşıyoruz ki artık hayalleri dahi parayla satıyorlar bize.”

Dudaklarımı dişleyip gözlerimi gökyüzüne dikmiştim adeta. Parıltı seline teslim olmayı arzularcasına… Hiç Kimse kendine has dünyasının eşi benzeri olmayan mimarıydı belki de. Hayata bakış açısı epey değişikti. Benim kalıplarımla karşılaştırılınca onun kalıpları epey değişikti. “Yıldızlar hayallerin masraflarını nasıl karşılayabilir ki?”

“Yıldızlar sadece yıldız değildir İl-İlke. Hepsinin bir hikâyesi vardır. Hikâyelerini bilirsen, onları seyrederken hikâyelerini canlandırırsan düşlerinde; canlandırdıkların hayale dönüşür ve kararlı hayaller hakikattir aslında. Ne kadar uzun süre hayal kurarsan düşük bütçeli bir peri masalında o kadar uzun süre başrol olarak kalırsın.”

Ağır ağır salladım başımı. “Düşük bütçeli peri masalı da beni gerçeklikten koparır öyle mi?”

“Öyle.” Yutkunduğunu hissettim. “Şüphen varsa şüpheye yer olmayacağını ispatlayabilirim.”

“Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir insan ile arkadaş olabileceğimi ispatlayacağın gibi mi?”

“Evet.”

“Her zaman bir şeyleri ispatlamaya mı çalışırsın?”

“İspat isteyen şeyleri desteksiz bırakmamak gerekir İl-İlke.”

Pijamamın cebinden kulaklık çıkartıp telefona taktım. Telefonumu dizlerimin üstüne koyduktan sonra kulaklığı takıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. Gökyüzüne ful konsantreydim şimdi. “Hayal kurmama yardım et Hiç Kimse.” Güldü. Melodikti. Gülüşünden müzik yapılsa dinletirdi kendini. Onu sesli gülerken duyduğum tek sefer buydu sanırım. Gülüşüyle gülmüştüm.

“Hüzünlü aşk efsanelerini sever misin?”

Dudaklarımı büktüm. “Hüzünlü olması işi bozuyor sanki?”

“Hüzünlü olmak zorundalar… Efsanenin bile hüzünlüsü daha çok satıyor.”

“Ama mutlu sonlara hasret olanlar da var.”

“Mutlu sona hasret olanlar şekerden yapılmış insanlardır. Erimelerine bir yağmur yeter.”

“Tamam. Sen kazandın. Hüzünlü efsaneyi anlat bana.”

“Gökyüzünü gör.”

Gökyüzüne bakıyordum zaten. Gör ne demekti? “Bakıyorum.”

“Bakma. Bak demedim sana İl-İlke. Görmeni istiyorum.”

“Asıl olanın ardını mı kast ediyorsun?”

“İşte böyle… İyi anlaşacağımızı biliyordum.”

Dediğini harfiyen yaptım. Asıl olanı moleküllerine ayırmaya çalıştım. Hissettim yıldızları. Büyülerini, enerjilerini, titrek ışıklarının gerisindekileri… Hiç Kimse tatlı tatlı fısıldıyordu kulaklarıma. “Orion takımyıldızının neye benzediğini biliyor musun?”

Astronomiye ilgim olmamıştı. Ancak Orion’a aşina olmama engel değildi bu. “Hı-hım,” şeklinde mırıldanmakla yetindim. Gözlerime, güneybatı yönündeki düz ve çizgi şeklinde dizilmiş Orion’un kemeri takılmıştı çoktan.

“Buldun mu?” diye sordu.

Buldum demedim. Gördüm demedim. Sadece “Çok güzel,” diyebilmiştim. Çünkü, sadece, çok güzeldi.

İlkimi iki yaparcasına güldü. Bizim hikâyemiz burada başlıyordu. “Orion, Deniz Tanrısı Poseidon’un oğluymuş. Deniz üzerinde hâkimiyeti olan birinin oğlu olarak dünyaya geldiği için de ona deniz üzerinde yürüyebilme yeteneği verilmiş. Avcılık yeteneği ile de bilinen biriymiş tabii. Çok iyi bir avcıymış. Sık sık avlanmaya çıkarmış falan filan.”

“Falan filan mı? Neden öyle dedin? Orion’u sevmiyor musun yoksa?”

“Herifin iri yarı bir cüssesi varmış İl-İlke. Ama bu iri yarı cüssesi oldukça güzel bir yüzle taçlandırılmış. Görenleri kendine hayran bırakan bir yüz. Tabii ki sevmeyeceğim. Benden yakışıklı birini sevmemi bekleyemezsin.”

Kayıtsızca kahkaha attım. Tekrardan konuşmaya başlamak için kahkahamın dinmesini sabırla bekledi. “Eee?”

“E’si işte günlerden bir gün avlanmaya çıkmış bizimki. Avlandığı esnada Ay Tanrıçası Artemis görmüş bunu. Orion’un yakışıklılığı ve cazibesi güzel tanrıçayı ona hayran bırakmış.”

“Tanrıça olsan bile yakışıklının tekine kalbini kaptırıyorsun demek…”

“Kadınlar işte… Anlamak mümkün mü?”

Orion, hikâyesinin anlatıldığını biliyormuşçasına daha fazla ışıldamaya başlamıştı sanki. Hiç Kimse’nin sesi güçlendiriyordu çarpıcı etkisini. “Her neyse işte Orion’a ilk görüşte âşık olan Artemis, kendi kendine aldığı evlenmeme kararını hiçe saymış. Ancak kız tarafı durumu hemen kabullenmemiş.”

“Ne olmuş ki?”

“Artemis’in kardeşi Apollon, evlenmelerine razı olmamış. Çünkü Apollon’a göre bu iri cüsseli kaba saba mahlûk, kız kardeşine hiç yakışmıyormuş.”

“İnanamıyorum. Orion’a ne yapmış peki? Evlenmek istediklerini söylediklerinde… Hiih! Yoksa Orion’u öldürmüş mü?”

“Öldürmemiş. Öldürtmüş. Gerçi öncesinde Artemis’i evlenmemeye ikna etmeyi denemiş. Artemis kararından dönmemiş. Böylece Apollon, Orion’u öldürtmek için zaman kollamaya başlamış. Günlerden bir gün Orion yüzmek için denize girmiş. Kıyıdan epey uzaklaşmış. O kadar uzaklaşmış ki kafası küçük, kara bir nokta gibi görünüyormuş. Apollon bu fırsatı kaçırmak istememiş. Çağırmış kız kardeşini yanına demiş ki ‘Okunu oraya kadar fırlatabilir misin kardeş?’ Orion’un olduğu kadar Artemis de iyi bir okçuymuş. Heyecanlanmış. O kara noktanın sevdiği adam olduğundan habersizce yayıla okunu havaya kaldırmış-”

“Sus,” dedim. Gözlerim dolmuştu. Orion tam karşımda parıldarken ölümünün hikâyesini dinlemek duygulandırmıştı beni. “Dinlemek istemiyorum gerisini.”

“Dinlemesen bile efsanenin gerçekliği değişmeyecek İl-İlke.”

“Hüzünlü aşklardan nefret ediyorum.”

“Sonunu öğrenmek istemiyor musun?”

Gözlerimi sertçe yumdum. Bahçemizin kapısı açılmıştı. Muhtemelen Eren Bakırcı ve Faysal Bakırcı gidiyordu. Gidiyorlarsa gerçekliğimden kopmama gerek yoktu. Ama sonunu merak ediyordum. Korka korka merak ediyordum sonunu. “İstiyorum.”

Boğazını temizledi. “Orion’un ölümü Artemis’i kahretmiş. Orion’un cansız bedenini ay arabasına koymuş ve kendi elleriyle gökyüzüne taşımış. Geceler boyu, parıl parıl parıldayan Orion’u izlemiş durmuş.”

Burnumu çektim. “Bitti mi?”

“Bitmedi. Bu, anlatılan efsanelerden yalnızca biri… Diğerinde Artemis Orion’u hiç sevmiyor. Orion onun elini tutmak istediğinde sinirleniyor ve peşinden bir akrep gönderip Orion’u sokmasını sağlıyor. Hatta bu yüzden Akrep takımyıldızı gökyüzündeki yerini aldığında Orion takımyıldızı gökyüzünden silinir. Hiçbir zaman bir arada olmazlar.”

“Orion Akrep’ten kaçıyor yani?”

“Kaçıyor.”

“Teşekkür ederim,” dedim. Kulaklıktan sıyrılıp armut koltuğumdan kalktım.

“Teşekkürü, bu efsane hayatına yansıdığında edersin.”

“Yansıyacak mı dersin?”

“Beklemeden ve hayal kurmadan bilemezsin.”

“Umarım bu efsanesin ölümsüzünü görürüm ve gördüğümde de yanımda sen olursun.” Efsanelerin doğruluğuna inanmıyordum. Ama Hiç Kimse yürekten inanıyor gibiydi. Onun inancına içtenlikle karşılık vermiştim ben de. Terastan çıkıp içeri geçtim. “Yarınki defileye kesin geleceksin değil mi? Benim ilk defilem olacak. Her detayın mükemmel olmasını istiyorum.” Odama girdim. “Aşırı heyecanlıyım. Yanımda arkadaşım olsa güzel olur.” Yatağıma yatmıştım.

“Geleceğim,” dedi.

Genişçe sırıttım. “İyi geceler Hiç Kimse.”

“Kâbussuz geceler İl-İlke.”

Aramayı sonlandırıyordum ki söylediği şey vazgeçirmişti beni. “Kâbussuz geceler mi?”

“Hımm… Herkesin gecesi iyi geçmez. Geçemez. Geceleri kâbussuz geçirmek daha güvenlidir. Çünkü iyi gecelerin hep sonu kötü gecelere bağlanır. Eksi artıya denktir. Nötrün dengi yoktur misali…”

“Aklımda bulunduracağım.”

“Aklında bulunduracağın tek şey bu olmasın. Orion’un efsanesini düşlerinde yaşatmayı da bulundur aklında.”

Yastığımı öylesine düzeltip rahat bir konuma getirdim. Söylediklerini aklımda bulunduracaktım. Söylediklerini ve söylediklerinden fazlasını; aksi imkânsızdı. “Kâbussuz geceler Hiç Kimse,” dedim. Tabir içimi ısıtmıştı.

“Kâbussuz geceler İl-İlke.”

Arama sonlandı.

kara vezir

“Aşka âşık olmaktan çıkıyor bu olay ben sana söyleyeyim,” dedi Pinhan. Telefonu kapatır kapatmaz gelmişti yanıma. Sanki telefonun kapanmasını telaşla bekliyormuş gibi bir hali vardı.

“Onu bunu boş ver.” Çimento torbalarından kalkıp üç tane ağrı kesiciyi zorlanarak da olsa yuttum. “Büyük bir sorunumuz var.” Konuşma süresince elimden düşürmediğim vesikalık fotoğraf hala ellerimdeydi. Bakışlarım üzerindeydi.

“Bizim her zaman bir sorunumuz olur Kara Vezir. Ama merak etmiyor değilim. Bu sefer ne oldu?”

Vesikalıktan gülümseyen Aracı’nın buz sarısı saçlarını parmağımın ucuyla okşadım. “Yarınki defilede her detayın mükemmel olmasını istiyormuş.”

Pinhan sertçe alnına vurdu. “Sen mükemmel değilsin,” demişti benim dile getirmeme fırsat tanımadan. “Kahretsin!”

Tekrarladım. “Ben mükemmel değilim.” Vesikalık mükemmeldi. Vesikalıktaki mükemmeldi.

“Ne yapacağız?”

Fotoğrafı cebimdeki güveli alana kaldırıp Pinhan ile göz teması kurdum. “Oğuzhan’ı ziyarete gideceğiz.”

Pinhan onaylamadı. Pinhan, Oğuzhan’ı ziyarete gitmemi asla onaylamazdı ki zaten. “Biliyor musun Kara Vezir, sen iflah olmaz bir şerefsizsin. Başına gelebilecek her şeyi hak ediyorsun.”

Ensemdeki yarayı refleksmişçesine kaşıdım. “Başıma bir şey gelirse eğer sen beni kurtarırsın Pinhan,” derken gamsızdım. “Kurtarırsın değil mi?”

Arkasını dönüp damdan çıkarken keyifsizce doğrulamıştı. “Ben seni kurtarmak için varım.” O, beni kurtarmak için vardı.

BÖLÜM SONU

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

240okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.