3. bölüm / 35
KARA ŞEHRİN PEMBE IŞIKLARI2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ
Bölümler 35Şu an: 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ
- 1 GİRİŞ5 kelime
- 2 1. HİÇ KİMSELER HİÇBİR YERDE YAŞAR2.588 kelime
- 3 2. AĞLAYAN GELİNİN KÜLLERİ2.863 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3. ARACI İLE İLK BULUŞMA2.617 kelime
- 5 4. PAMUK ŞEKER ÜLKESİ3.429 kelime
- 6 5. BİR TERMOS DOLUSU KAHVE3.753 kelime
- 7 6. BATAN GEMİNİN MALLARI2.891 kelime
- 8 7. SİHİRLİ DEĞNEK2.379 kelime
- 9 8. YANLIŞ ZAMAN YANLIŞ MEKÂN2.542 kelime
- 10 9. GİDERİZ BELKİ TÜM ŞEHİRLERE2.382 kelime
- 11 10. GÖKYÜZÜNE ATLAMAK2.175 kelime
- 12 11. GEÇMİŞ OLSUN KARA VEZİR2.098 kelime
- 13 12. BİR KELEBEĞİN ÖMRÜ KADAR1.957 kelime
- 14 13. KÂĞITTAN GEMİLER1.754 kelime
- 15 14. YAN ETKİLER1.901 kelime
- 16 15. GEREKSİZSE SÖNDÜR2.590 kelime
- 17 16. İNCİ KÜPELİ KIZ1.253 kelime
- 18 17. BİR ZAMANLAR1.546 kelime
- 19 18. BİZ DÜNYALILAR1.896 kelime
- 20 19. YARIM VE YALNIZ1.693 kelime
- 21 20. RÜYALARDA BULUŞURUZ1.997 kelime
- 22 21. DÖNÜŞ BİLETİ2.009 kelime
- 23 22. ÇIKMAZ SOKAĞA TÜNEL KAZMAK2.482 kelime
- 24 23. NORMALLER VE DİĞERLERİ2.624 kelime
- 25 24. BALKABAĞINA DÖNÜŞMEDEN ÖNCE1.664 kelime
- 26 25. İKİ DELİ BİR DÜNYA2.124 kelime
- 27 26. TİCARET TİMSALİ2.354 kelime
- 28 27. BİRE BİR3.166 kelime
- 29 28. AYNI YAĞMURUN FARKI2.546 kelime
- 30 29. MÜREKKEP KALPLER2.075 kelime
- 31 30. YERİNİ SEVEN HASTALIK1.588 kelime
- 32 31. TERAZİNİN DENGESİ ŞAŞMAZ2.636 kelime
- 33 32. VARLIĞI YOKKEN GÜZEL OLAN1.246 kelime
- 34 33. PERİ PADİŞAHININ KIZI VE KARA VEZİR1.495 kelime
- 35 34. TELAFİ EDİLEN ÖLÜM (FİNAL)1.311 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
kara vezir
İnşaat sahasına yığılmış tuğlaların bekçiliğini yapan Pinhan beni bekliyordu. Yanından ayrıldığımdan beri inşaattan ayrılmadığını anlayabiliyordum. Bakışlarına yüklenmiş sıkılganlık bana anlatıyordu aslında. Ne yaptığımı merak ediyordu. Zihninde onlarca farklı senaryo kurduğu kestiriminde bulunursam gelişigüzel atış yapmış sayılmazdım. Sarsak ilerleyişimle karşısında durdum. Tek kişilik gösteri yapmaya niyetim yoktu. Bu yüzden doğrudan merak konusu olan olaydan bahsetmek üzere açmıştım ağzımı. “Aracı’yı aşağı ittim.”
“Ne?” Tonlamasındaki şiddet, tuğlalara korku saldı.
“Duydun işte.” Yerinden kaldırdığım kırık tuğlayı toprak zemine yerleştirip oturdum. “Tekrarlattırma Pinhan.”
“Deli misin sen? Hani kızı kurtaracaktın? Aşağı itmek de ne demek oluyor?”
Deli miyim ben? Deliydim ben. Başı dehşet verircesine ağrıyan bir deli; ağrı kesicilerinin tamamını yakın geçmişte harcamış olan bir deli… “Aracının kurtarılmadığını da nereden çıkardın?” Gözlerimi kapatıp başıma masaj yapmaya başladım. “Aşağı ittim dedim.” Aracının can havliyle bana tutunduğu sürenin cansız hatırası kafatasımı parçalıyordu. “Öldü demedim ki Pinhan.”
Çakmağının alevini suratıma yansıttı. “Ölmedi mi?” Sanki umurunda.
Alevin yansıması gözkapaklarımın ötesinden beynime iletiliyordu lakin alevin ısısı yalıtıyordu tesirini. “Ölmedi Pinhan.” Masajı durdurup arkadaşıma baktım. O esnada uğradığım hezimetin çetelesi tutulamazdı. Elde etmeyi düşlediğim vakit, sırra kadem basan Pinhan’ın çakmağından nefret ediyordum.
“E öyleyse hangi akla hizmet kızı aşağı ittin?”
Ana yolda bir belirip bir yiten arabalara odaklandım. Karnım açtı. Üşüyordum. İçinde yüzdüğüm ağrının dozajı sürekli mitoz bölünmeye uğruyordu. Artıyordu. “Ölümü hafife almamasını istedim,” dedim. Aracı görüşümün gerisini terk etmiyordu bir türlü. Saçmalık. “Ölümün yakınlığını hissetsin istedim. Her kafasına esenin ölümle evlenemeyeceğini bilsin istedim Pinhan.”
“Of!” Yüzünü sıvazlayan arkadaşım üzüntülüydü. İfadelerimi paylaşıyorken üzüntü batağına yuvarlıyordum onu. Bir diğer tuğlayı alıp yanıma kuruldu. “Ne olacak şimdi? Kızın karşısına çıkmayı planlıyor musun?” Aracının korkudan titreyen bedeni, lafügüzafımı evet ile damgalıyorken “Hayır,” demiştim. Kalbinin yönlendirmesine güvenen aptallar grubundan yeni kovulmuştum zaten. “Ben yapmam gerekeni yaptım. Uzaklığımı korumaya devam edeceğim.”
“Hah, boş versene! Eski sefil döngünü korumaya devam edeceksin yani?”
“Küçümsediğin sefil döngüye sahip olamayanlar da var Pinhan.” Başımı döndürüp bakışlarımı Pinhan’a diktim. Bakışlarımdaki manayı mantıkla çarpıp sözlerimi üzerine alınmıştı en azından. Sürdürmedi. Kayaya çarpmamak adına dümen büken kaptan çevikliğinde lafı evirip çevirdi. “Kıza sebep vereceğim demiştin? Verdin mi?”
“Verdim.” Oralı olmayacağının bilinciyle yarım ağız sırıttım. “Kolay kolay beni aklından çıkarabileceğini sanmıyorum.” Beni aklından çıkaramayacaktı. Onu aklımdan çıkaramıyordum. Eşitlik dedikleri safsata sözlükte böyle mi vuku buluyordu? Yahut kısasa kısas yeminini içen beynimin oyununda Aracı ve ben birer piyondan mı ibarettik?
“Kızı öptün mü bari?” diye sordu Pinhan.
“Öpmedim.”
“Kurtardın ama…”
“Aracı’yı kurtardım diye Aracı’yı öpmem Pinhan.” Azarlayan karşılığım, peri masallarını felsefesi kabul etmiş arkadaşımın dudaklarını kilitlemeye yetti. “Neyim ki ben?” Koyu göğe boyun kaldırdım. Parlayan yıldızlar, sevimli sevimli takılan yeni doğmuş ay… Ailesinden izin koparamayan küçük çocuklar gibi tülün arkasından sokağı izliyordu gökyüzü meskencileri. Sokaktakiler onları göremiyordu fakat onlar, sokaktakilerin favori şarkısını dahi ezberden sayabilirdi. “Beyaz Atlı Prens mi?”
“Hayır. Sen Kara Vezir’sin. Ama Kara Vezirler prensesleri öpmezler mi?”
Tabii ya, ben Kara Vezir idim. Prensesleri kötüden kurtarmakla kalmaz kötüden kurtarıp en kötüye mühürlerdim. “Öpmezler.”
Pinhan destek verircesine omzumu sıktı. “Bakarsın hayat sizi tesadüfen karşılaştırır.”
“Karşılaştırmaz,” dedim. Bıçak keskinliğindeydi söylemim. Tuğladan kalkıp inşaata geçtim. Fotoğrafa sıkı sıkıya sarılıp uyuyacaktı emellerim. “Hayat sanıldığı kadar düşünceli değil Pinhan.”
peri padişahının kızı
Yabancı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Korkuluktan inip partiye katıldığımda; parti süresince de aklımdan çıkaramamıştım. Partiyi bitirip elitleri uğurladığımızda da, Everest Dağı’ndan hediye örgütü arabamıza taşındığında da aklımdan çıkaramamıştım. Şimdi de çıkaramıyordum. Kâbus olsa silerdim. Yabancı, kâbus olamayacak kadar kusursuzdu. Yüzü, sesi, gözleri… Hala bir varlığımın olmasının nedeniydi o. Sözleri, tavırları, kalkan misali sarındığı gizemi…
Kafamı hızlıca iki yana salladım. Dalgınlığımı kenara attım. Kenan Çağbağlar dalgınlığı affetmezdi. Odamın güvenli alanına ulaştığımda dalıp gitmekte serbest olacaktım nasılsa.
Ev kelimesinin hakaret diye nitelendirileceği ufak çaplı gelmiştik. Şoför kapımı açmadan önce -çabukluğumu konuşturarak- kapımı açıp dışarı çıktım. Babam önde ben arkada konağın girişine ulaşan renkli çakıl taşlarıyla döşeli yolu kat ettik. Vitraylı panjurlar bizim için ardına değin kaldırılmıştı. Holde duraksadık. Boynundaki kravatı sökercesine çözen babam sahte neşesini saraya varışımızda kaybetmiş olmalıydı ki mutsuz firavun kabuğuna çekilmişti. “Sana şekerli süt ve kurabiye hazırlamalarını söyleyeceğim,” dedi robotik sesi. Partide bir şeyler yemediğimi gözlemlemişti ya bir de bayılmalarımla uğraşamayacağının ilanıydı bu. İtaatkârca kabullendim. Karşı çıkamazdım. Zira gece gece, kaybedeceğimi bildiğim muharebenin komutanlığını üstlenmeyecektim.
Eğilip ayakkabılarımı çıkardım. Bugün içinde ikinci kez… İşaret ve orta parmağıma taktığım ayakkabılarımı yerden kaldırıp merdivenleri tırmanmaya koyuldum. Ölümden dönen bedenim güç kaybına uğramıştı. Merdivenler işkence makinesiydi. Üstelik üç kat çıkmam gerekiyordu. Üç kat. Odam çatı katındaydı. Sarayımızın en mütevazı bölmesiydi çatı katı. Mütevazılık üç kata mal oluyorsa durumu abartmamalıydı insan. Aksi takdirde asansörler yedekteydi; sarayımızın şımarık asansörleri.
Sensörlü abajurun sarı ışığı ben eşikteyken dile gelmişti. Küçüklüğümde fobim olan sensörler sarayı baştan uca istila ediyordu. Alışmıştım tabii. Sensörlere alışamasam da sensörlü hayatıma ayak uydurmaya alışmıştım. Ayakkabılarımı yatağıma atıp doğruca makyaj masasına yöneldim. Kutu bebek kılıfımı hemen soymak istiyordum. Pamuğa döktüğüm makyaj temizleme losyonunu alıp boy aynasının önünde durdum. Camı aralamış içeriye ferahlık dolduruyorken temizliyordum makyajımı.
Pamuğu yanaklarımda dolaştırdım.
Kimdi o yabancı adam? Nasıl rastlamıştı bana? Balo salonu görevlilerinden olabilir miydi? Olamazdı. Kıyafetleri sokağın izleriyle kuşatılmıştı. Hangi görevli serseri gibi giyinirdi? Kenan Çağbağlar kabullenemezdi kalitesizliği, serseriliği, yersizliği.
Pamuğu dudaklarıma sürttüm. Boyalar pamuğa akıyorken bir çeşit katarsise girmiştim.
Nasıl bulmuştu beni? Beni kurtarmasının amacı neydi? Tanışıyor muyduk? İhtimal veremezdim. Görmemiştim onun gibisini. Görseydim eğer hafızam illa ki arşivlerdi som gümüşü irislerini.
Tarağımı kaptım. Çıldırmış saçlarımı hizaya sokacaktım. Kulağımın kenarına, saçlarımın arasına sıkışmış ufak ağlayan gelin çiçeğini algılamasaydım… Tarak yere düşerken ağlayan gelin çiçeğini yerinden alıp kibarca dokundum. Açık kırmızı renkli taç yaprakları kana bulanmıştı sanki kanla kızarmıştı. Kıpkırmızı taç yapraklarını yaralı avuçlarıma bastırdım. Devamında aynayla muhatap oluyordum yine. Anlamama yardımcı olsun diye. Yabancı adam takmıştı bunu. Hissedebiliyordum hayalet parmaklarının saçlarımda oyalanışını.
Yabancı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Çıkarma ihtimalim varsa bile ağlayan gelin çiçeği, ihtimalleri bozguna uğratmıştı. Kapı tıklatıldı. Odama giren hizmetli şekerli sütü ve kurabiyeyi komodine bırakıp kaçtı.
kara vezir
Uyuyuş, bütünüyle soyutlanıştı. Eğer uyanış, vasiyet belgelerini imzalamasaydı.
Karnıma çarpan cisimle sıçrayarak uyandım. Şakaklarımı tutarak doğrulduğumda cisim dediğim poşet, buzdolabı kartonunun dışına yuvarlanmıştı. “Ayıl bakalım uyuyan güzel.”
Konuşan kişiyi tespit edebilme yetim ışık hızına meydan okuyamazdı. Bu yüzden bekledim. Etrafımda dönen kakofoniyi parça parça sindirdim. İnşaatın doğu kanadına taşındığımdan ötürü güneş ile ilk merhabalaşan insanlardandım. Güneşin mutluluğuna bakılırsa da… Sabah olmuştu. Pinhan ve çakmağı mekânı bana bırakarak yok olmuştu. Tektim. Tekliğim kesindi bir yerde. Tabii zebani gibi ayakta dikilen gri bereli gri eldivenli her şeyi gri olan Uygar beni grice rahatsız etmeseydi. “Ne oluyor ya?” diye sordum. Ağrılarım boğazımın hırıltısına gömülmüştü. “Sabahın köründe rüyanda mı gördün beni Uygar?”
“Evet,” dedi Uygar. Ne çeşit rüyalar görüyorsun sen Uygar? Bulunduğu ortamı benimsemekte sınır tanımadığından inşaatımı çabucak benimsemişti hani. Kolunun altındaki katlanır taburesini kurup oturdu. Evrenin sahibiydi sanki. “Evet, rüyamda gördüm. Canını teslim ediyordun.” Ceketinin iç cebinden sigara paketini çekti. “Sağ olup olmadığını kontrol etmek için geldim. Biliyorsun…” Sigara kaleminin ucunu yaktığında ben çakmağıyla göz teması içindeydim. “Sen bize lazımsın Kara Vezir.”
Sağ olup olmadığımı kontrol etme hikâyesi yalandı. İşlerini eksiksizce yerine getirdiğim sürece büyük patronların mesajcıları beni kâle almazdı. Öte yandan onlara lazım olduğum masalı elbette ki doğruydu. Kirli işlerini kirli bir hiç kimseden daha iyi yapacak adamlar bulunur muydu? Kısacası Uygar geldiyse… İşe çıkacaktım. İş getirirdi hep. İş getirmişti, ek. Büyük patronlarının teslimat işleri… Zaten para kazanç kaynağım bundan ibaretti. Ben teslimat yapardım. Verilen paketleri verilen adreslere taşırdım. Karşılığında ödeme alırdım. Kırk yıllık dostmuşçasına bana kucak açmaktan çekinmeyen kolona yaslandım. “Başım ağrıyor Uygar.”
Sigarasının küllenmiş tarafıyla beyaz poşeti kast eden Uygar, “Poşette ağrı kesici var,” deyip havaya duman saldı. “Poğaçaları da ye. Teslimata çıkacaksın.” Böylelikle yanlış, doğruyu götürmeden, öylece, kalıyordu.
Poşeti kapıp ağrı kesicinin ambalajını kopardım. Birinci tabletteki sekiz ilacın koruyucu folyosunu yırttığımda avucuma dolan ilaçları ağzıma tıkıştırdım. “Yavaş ol lan,” diye çıkıştı Uygar. Kaşları çatık, sekiz ilacı aynı anda yutmam kızdırmıştı onu. “Rüyam gerçekleşirse helvanı dağıtmam haberin olsun.” Dağıtmayabilirdi. Hatta dağıtmamalıydı. Öldükten sonra yiyemeyeceğim helvamın başka boğazlardan geçmesini istemezdim açıkçası.
Arta kalan ilaç tabletlerini kabanımın cebine; sarılarak uyuduğum fotoğrafı kaybetmekten çekindiğim için özenle yerleştirdiğim kabanımın cebine sıkıştırdım. “Güzel dileklerine maruz kalmak yoruyor,” deyip kıvrılarak silikleşen sigara dumanını seyrettim. Sigaradan nefret ediyordum. “Konuya mı girsen?”
Poğaçaları yemeyişime takılmadı. Takılmaması, ısrarcı olmayacağı manasında karşılık bulurdu. Avantajıma… İstediğimi almıştım nasıl olsa. Poğaçalar benden, kahvaltısını henüz etmemiş kargalara… “Lumiére Kozmetik’in yerini biliyor musun?” diye sordu iki duman boşluğunda. İstemsizce fotoğraftan yana kayan elime dur komutunu geç olmadan verebilmiştim. Aracı’nın çalıştığı, Aracı’nın babasının sahip olduğu markaya ait şirketin yerini bilmememe ya da adresi karıştırmama imkân yoktu bile. Yerde yatan battaniyeyi omuzlarıma attım. Lütfen, büyük patronlar Aracı’yı öğrenmesin. Öğrenmemiş olsunlar. “Lumiére Kozmetik ne alaka?”
Ben, Aracı ile çatışabilecek bilgilerin yakınında gezinen büyük patronların talebine anlam verme çabasına kapılmışken, “Yerini biliyor musun?” diye sorarak bastırmıştı Uygar.
Güçlükle öksürdüm. “Evet.”
“Şirketin hemen çaprazında bir çiçekçi dükkânı var,” lafıyla rahatladığımı hissettim. Bu bir tesadüftü. Te- sa- düf. “Sana vereceğim paketi saat onu beş geçiyorken gelen pembe papyonlu müşteriye vereceksin.” Sigarasını ayakkabısının burnuyla söndürdü. Sigaradan nefret ediyorum. “Anladın mı?”
“Anladım,” dedim. Yine ceketinin iç cebine uzanan Uygar kese kâğıdına sarılı küçük, kare kutuyu fırlattığında havada yakalamıştım.
“İyi.” Taburesinden kalkıp taburesini katladı. “Dikkat çekmemeye çalış. Mümkünse görünmez ol. Yakalanma.”
“Denerim.” Kutuyu salladım fakat ses çıkmıyordu. Sanki boş gibiydi. Boş kutuya sarılmış boş bir kese kâğıdı… “Ödemeyi ne zaman alacağım?”
“Müşteri verecek.” Taburesi kolunun altında öylece uzaklaştırmadım Uygar’ı. “Para istemiyorum Uygar,” derken anlaşmaya kapalılığımı belirtiyordum. “Bir torba ağrı kesici istiyorum.”
Uzlaşmacı Uygar kafasını salladı. “Ayarlarız,” dediğinde hakkımda çözemediği soruları görebiliyordum mimiklerinin işaretçiliğinden. “Tek parça kalmaya çalış Kara Vezir.”
“Denerim,” dedim yine ama içimden. Zira ikimizde denemeyeceğimi biliyorduk.
peri padişahının kızı
Koparıldıktan sonraki görünüşünü ölüm emareleriyle tatlandıran ağlayan gelin çiçekleri dünyanın acımasızlığına en güzel örnekti. Dallarında ahenkle salınırken ağlayıp; köklerini yitirince ağlamayı bırakıp insanlığı cezbetmeleri onlara has özellikti. İşte bu noktada elitler hatalıydı. Unutulmaz hediyeleri unutulurdu. Benim hakiki unutulmaz hediyem bir yabancı tarafından hatırıma kaydolmuştu.
Günaşırı yaptığımız biteviye ürün geliştirme toplantılarımızdan birindeydik. Babamın oturduğu ancak şimdilerde benden gardiyanlık yapmamın istendiği yönetici sandalyesindeydim, masif dikdörtgen masanın başköşesinde. Masanın her iki tarafında takıp takıştırmış; jilet gibi giyinip türlü türlü parfümler sıkmış müdürler oturuyordu. Hepsinin önünde son model bilgisayarlar; ellerinde kalemler, defterler, not kâğıtları… Yazıp çiziyorlardı. Olağanüstü yoğunlaşma sağladıkları şeyin olağanüstülüğünden faydalanabilmek için başımı parmaklarımın arasında döndürüp durduğum kanlı ağlayan gelin çiçeğinden kaldırmıştım. Projektörün kenarına geçmiş pembe papyonlu bir başka müdür, lazer işaretçisiyle, ekipçe, geliştirdikleri ruju anlatıyordu. Anlatırken övüyor; övdüğü ürünü göklere taşımaktan gocunmuyordu. Saf, katıksız, tumturaklı tasvirleriyle…
Ağlayan gelin çiçeğinin yapraklarını narin narin sürttüm bileğime. “Ürünümüzü önceki versiyonundan ayıran ne?” diye sordum. Kenan Çağbağlar büyük patrondu. Ben küçük patrondum. Yine de patrondum. Ve küçük de olsa toplantının başından itibaren sessizlik yeminine sağdık kalmış patron konuşuyorsa müdürler şaşırırlardı. Sandalyeme yaslandım. Müdürlerim şaşırıyorlardı.
Neyse ki şaşkınlık faslı uzamadı. Kendini toparlayan lazer işaretçili, pembe papyonlu müdür, “Renk yoğunluğunu arttırdık,” diyerek savunmaya geçti. Savunması bana sirayet etmedi. Aynı savunmayı hep işitiyordum. Aynı toplantılar… Aynı savunmalar… “Geçen hafta da arttırmıştınız,” dedim.
Başkası katıldı yeni doğan muhabbetimize, pembe incilerden kolyesini defalarca boynuna dolamış bir kadın müdürdü konuşan. “Sim kalitesini geliştirdik efendim. Boya gitse bile sim kalıcı.”
“Dikkatleri boya çekmez mi?” çiçeği bileğimden burnuma taşıdım. “Boyasız dudağının parlamasını mı ister bir kadın?”
“İstekler yaş skalasına göre değişiyor,” dedi pembe saatinin kordonunu çekiştiren bir diğer müdür. “Genç kızlar ışıltıya düşkün.”
“Elli yaş üstü kadınlar da mı ışıltıya düşkün?” diye sordum. Ölümle alay eden birisi için bayağı soru soruyor bayağı irdeliyordum. Fakat bu, ölmeyişimin zaferi olmaktan çok uzaktı. Bunun kafa dağıtmak zorunda olmamla ilgisi vardı. Ayrıca yağcılıkta çığır açan müdürlerin haddini bilmesi lazımdı. Kokladığım ağlayan gelin çiçeğinin taç yapraklarını teker teker sevdiğimde pembe papyonlu, boğazını temizlemiş konuşmaya hazırlanıyordu. “Elli yaş üstünde kozmetik kullanımı pek yaygın değil efendim.”
“Genç kızlar da stantlarımızı boşaltmıyor sonuçta,” dedim azarlarcasına ve toplantı odasını inceledim. Toplantıya gelenleri inceledim. İfadelerine erişemezdi derdim. Pembe, Pembe, Pembe… Giyimlere takılmıştı gözlerim. Sahi neden hepsi kırmızı giyinmişti? Sahi neden ben de hep pembe giymek zorunda bırakılıyordum?
“Aslında genç-yetişkin satışlarımız daha yüksek,” dedi pembe incili kadın. Papyonlunun sıraladığı savunmalara tali yol çıkarmıştı.
“Ayırım yapmayın.” Onlara bakmıyordum. Çiçeğime ve geçmişime kazandırdığı karanlık anıya konsantre olmuştum. Müdürler değersizdi. Çiçeğimin değerine ise paha biçilemezdi. Gittikçe veremli bir forma bürünen değer… “Her yaşa hitap etmeliyiz.”
“Kozmetik borsa gibidir efendim. Bir iner bir çıkar.”
“Yaş taleplerine göre ürün hazırlayamayız. Her yaşa hitap edemeyiz.”
“Bana masal anlatmayın,” diye bağırdım. Sesim yankı yapmıştı. “Her hafta aynı geliştirmelerle karşıma gelemezsiniz.” Masada, yanıma bir düzine ruj konulmuştu. Kristal şişelerde rujlar. “Yoksa ürünler piyasada…” elimin tersiyle rujları masadan süpürdüm. “Siz de Lumiére’de kalamazsınız.” Şişeler kırılmıştı. Rujlar fayansa aktı. Müdürler ise akıntının oluşturduğu sele kapıldı.
kara vezir
Saat: 9.53
Karşı kaldırıma geçip çiçekçi dükkânına girmeden evvel yukarıya bakmam gerekiyordu, kapısının yüz metre gerisinde beklediğim Lumiére Kozmetik Şirketi’ne bakmam gerekiyordu. Aracı’yla karşılaştığım ilk andan beri Aracı’nın şirketine asla gelmemiştim. Şimdi mecburiyetler beni şirkete gelmeye zorlamış yetmezmiş gibi bir de şirket binasının üstlerine bakmaya tabii tutuyordu. Zira saçlarıma kül yağıyordu. Kül. Kül? Saçlarımı karıştırıp külleri dağıttım. Sonra terasın kenarından onu gördüm.
Aracı? Aracı.
Aracı ve çakmağı bir şeyler yakmışlar; bir şeylerin külünü aşağı saçmışlardı. O bir şeylerin külü, bunca insan varken ne diye benim saçlarıma konmuştu peki?
Bir şeylerin külü…
Karşıdan karşıya geçip çiçekçi dükkânına girdim. Haklıymışsın Pinhan. Hayat düşünceliymiş kardeşim.
peri padişahının kızı
Ruj akıntıları temizleniyorken toplantı odasını terk etmiştim. Beni alt üst eden ağlayan gelin çiçeğinden kurtulacak eski acınası hayatıma yeniden kavuşacaktım. Evet, dedi iç sesim. Değeri hiçe sayacaksın. Güzel plan. Düşünmek bana göre değildi. Aptal çiçek sürekli düşündürüyordu beni. Emir versinler yapayım. Görev atasınlar tamamlayayım. Diğer türlü sınavlara katlanamazdım. Koridoru yürüyorken çapraz koridordan gelen bir personeli kolundan çekerek durdurdum. Personel, azıcık çekingenlik azıcık ürkmüşlükle suratıma odaklanmıştı. Kim olduğumu hızlıca tanıdı. “Nasıl yardımcı olabilirim efendim?”
“Çakmağın var mı?”
“Çak-çakmak?”
“Hı-hım. Çakmak. Hani basıyorsun alev falan çıkartıyor. Yüzyılın icadı diyorlar. Var mı sende onlardan?”
“E-evet.”
“Ver.”
“Anlamadım?”
“Çakmağını ver.”
Pantolonunun cebini telaşla karıştırdı. Sabırla bekledim. Yumruğumun içindeki çiçek çekmişti. Birazdan tamamen çekecek zaten bitmiş yaşamına veda edecekti. Çiçeğin vedası yabancı adamın anısından kurtaracaktı beni, hiçbir yerde yaşayan Hiç Kimse’nin anısından kurtaracaktı. Sonraki ilk fırsatta da huzurla ölebilirdim belki. Çakmağı almamla harekete geçmem eş zamanın unsurlarıydı. Asansör dairesinin katına çıkmayı oldukça dramatik bulduğumdan bulunduğum katın terasını kaçışıma adamıştım. Nereye neyin yerleştirildiğini bilmediğim şirketimde okları takip ederek terasa çıktım. Kış olmasına rağmen bugün, düne nazaran daha ılıktı. Daha rüzgârsız.
Terasın en kıyısına yaklaşıp çakmağı ateşledim. Isıya aldırmadan, kanlı ağlayan gelin çiçeğinin avucumda küllenmesine yardım ettim. Biriken külleri hafifçe aşağı eğilip kaldırımdan geçen insanların tepesine saçmıştım. Terastan ayrılmadan çakmağı çöpe attım. “Hiç Kimse’ye elveda...”
kara vezir
Ağrı kesici poşetinin içine bakkaldan aldığım kibriti -bu kibrit çiçekleri yakmamı sağlayacaktı- atıp yürümeye başladım. Paketi pembe papyonlu adama teslim etmiş gece yarısı olmasını iple çekmiş iple çektiğim vakit, kendini saatte belli edince yola çıkmıştım. Gidiyordum, Aracı’nın sarayına. Kontrolümü yitirip tek tük geçen insanlara çarpmayayım diye apayrı bir çaba sarf ediyor; arnavut kaldırımda ilerliyordum. Pinhan yanımdaydı. Elleri cebinde ıslık çalıyordu. Birbirine uymayan melodileri simgeleyen ıslığı kulak tırmalıyordu. Kepenklerini indirmiş esnaf dükkânlarını geride bırakarak devam ettik. Yaya geçidinden karşıya geçtik. Titrekçe yanan sokak lambasının dibine vardığımızda Pinhan ıslık çalmayı bırakmıştı. “Bir demet ağlayan gelin çiçeği,” dedi. Onun gözünden sakınmak istercesine bir demet ağlayan gelin çiçeğimi göğsüme çekmiştim. “Hangi şanslı kıza?”
Kaliteli yersiz sorular Pinhan’ın uzmanlık alanıydı. İşin iyi yanı aynı kalitede anlaşabiliyor olmamızdı. “Koparıldığında ağıt niyetine solan ağlayan gelinler şanssızlık getirir Pinhan.” Şans ya da şanssızlık… Ne olursa olsun bu demet Aracı’ya ulaşacaktı. Küllere boğduğu gibi beni küllere boğacaktım hanımefendiyi.
“Aracıya mı gidiyoruz?” Hem yersizlik hem medyumluk… Pinhan, benim İsviçre çakısı yerine yanımda gezdirdiğim dostumdu. Bir köşeden yokuş aşağıya adımladık. Uzaklardan korna gürültüleri duyuluyordu. “Gitmiyoruz,” dedim. “Gidiyorum. Ben gidiyorum.” Çenemin ucuyla yokuşun sonundaki sapağı işaret ettim. “Sen yol ayrımından inşaata dönüyorsun.”
“Niye sinirlisin Kara Vezir? Hayat incelik yapıp seni düşündüğü için mi? Kızla yeniden karşılaşacaksın işte. Niye sinirlisin?”
Ağrı kesici poşetini sıktım. Poşet delindi. “Sinirliyim çünkü hayat incelik yapmaz Pinhan.” Soğuk buhar yutmuştu öfkeli harflerimi. Soğuğa incecik tişörtüyle meydan okuyan Pinhan nasıl üşümezdi? “Hayat bir şey yapıyorsa mutlaka karşılığını alır. Her hareketin bir bedeli vardır.”
“Yalvarıyorum sana drama yapma Kara Vezir,” diyerek isyan etmiş önüme geçmiş geri geri yürüyordu. “Sen Shakespeare değilsin.”
Minik bir taş kırığı ile dengesini bozdum. “Ben Shakespeare’in lanetlenmiş edisyonuyum Pinhan.”
“Çiçeği ver. Kızı öp.” Basitlik, havada uçan kuş kadar doğaldı Pinhan’ a. “Gerçek bir randevu ayarla ve anın keyfini çıkarmaya bak.”
“Yol ayrımına geldik,” dedim. Onu dinlemeye tahammül edemediğimi başka ne denli beyan edebilirdim?
“Kara Vezir?”
“Ne?”
“Cidden kıza neden ağlayan gelin çiçeği aldın sen?”
“Kafama yağan küllere karşılık vermek için.” Aracıya ağlayan gelin çiçeğinin küllerinden duvak yapmak için.
Pinhan’sız yürüdüğümde aracının evine giden bacaklarım hızlanmış; hızla çalıştırıyordu ayaklarımı.
peri padişahının kızı
Takvimimi kontrol ettim. Yarın Lavande Tekstil’in aylık defile provasına katılmam, ürünlerimizi pazarlamam gerekiyordu. Ah, günlerim gittikçe zorlaşan bir bilgisayar oyunu seviyelerinin kopyasıydı sanki. Yatağıma yattım fakat deliksiz uykuya yatamayacaktım. Orası kesin.
kara vezir
Aracı’nın odasına girmem zor olmamıştı. Penceresinin hemen bitişiğinde güçlü bir çınar ağacı vardı. Çınar ağacını merdivenmişçesine kullanmış odaya, serice, tırmanmıştım. Kabanımın, pantolonumun, gömleğimin ceplerine ağrı kesicileri sıkıştırmıştım. Çünkü ağrı kesicilerin poşeti bana lazımdı. Sarayın az ilerisindeki boş arazide bir demet ağlayan gelin çiçeğini yakmış küllerini poşete doldurmuştum. Soluğumu ise Aracı’nın odasında almıştım.
Açık camdan düşercesine odaya girdiğimde yanan abajur, direkt makyaj masasının üstüne asılı takvimi aydınlatmıştı. Takvimde yarının tarihi işaretlenmişti. Aracı defile provasına gidecekti. Nedensizce bu bilgiyi kaydeden beynime küfredecek zamanım yoktu tabii. Aracı’nın saten yastık yüzüne dağılmış saçlarını hizaya sokup saçlarının arasına yavaş yavaş aktardım ağlayan gelin çiçeğinin küllerini. Saçlarının pembemsi kokusunu solumamak olanak dâhilinde değildi. Saçlarının yumuşaklığı ellerimi tırmalıyorken aşka taktığım külden duvaktı bu. Aracı’nın yanlış düşüncelere kapılarak mesajımı kendi adınaymışçasına algılamamasını umdum.
Camdan çıkmadan önce de sessizce fısıldadım, “Kâbussuz geceler Peri Padişahının Kızı.” Aracı’ ya değil aşka dilemiştim kâbussuz gecelerimi. Kara Vezir için aşk, Peri Padişahının Kızı demekti.
BÖLÜM SONU
Bölüm etkileşimi
