37. bölüm / 40
DROWN | Chanmin-36-
Bölümler 40Şu an: -36-
- 1 -1-601 kelime
- 2 -2-691 kelime
- 3 -3-642 kelime
- 4 -4-567 kelime
- 5 -5-530 kelime
- 6 -6-695 kelime
- 7 -7-510 kelime
- 8 -8-808 kelime
- 9 -9-990 kelime
- 10 -10-1.081 kelime
- 11 -11-808 kelime
- 12 -12-569 kelime
- 13 -13-546 kelime
- 14 -14-509 kelime
- 15 -15-825 kelime
- 16 -16-846 kelime
- 17 -17-823 kelime
- 18 -18-1.167 kelime
- 19 -19-1.559 kelime
- 20 -20-508 kelime
- 21 -21-677 kelime
- 22 -22-806 kelime
- 23 -23-625 kelime
- 24 -24-1.112 kelime
- 25 -25-2.189 kelime
- 26 -26-1.043 kelime
- 27 -27-621 kelime
- 28 -28-1.222 kelime
- 29 -29-1.300 kelime
- 30 -30-879 kelime
- 31 -31-721 kelime
- 32 -32-1.114 kelime
- 33 -33-1.196 kelime
- 34 -34-1.007 kelime
- 35 -35-876 kelime
- 36 -36-1.918 kelime · Okuduğun bölüm
- 37 -37-818 kelime
- 38 -38-584 kelime
- 39 -39-1.047 kelime
- 40 -40 (F)-860 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi araladığımda dünyadaki en doğru yerde olduğumu hissettim; sabahın o serin havasına inat, beni sıkıca sarmalayan o güçlü kolların arasındaydım.
Chan, yüzünde hala o huzurlu ifadeyle derin bir uykudaydı. Yüzümde istemsiz bir gülümsemeyle ondan yavaşça ve kimseyi uyandırmamaya özen göstererek sıyrıldım.
Yataktan doğrulp parmak uçlarımda banyoya ilerledim. Rutin işlerimi halledip çıktıktan sonra, Chan'i uyandırmamak için sessizce gardıroba yöneldim ve üzerime rahat, pastel tonlarında yumuşak bir kazakla eşofman geçirdim.
Merdivenlerden aşağı inerken ev inanılmaz sessizdi. Dün geceki o tatlı kargaşadan, minik prensesin neşeli kahkahalarından eser yoktu; ortalıkta sadece eylül güneşinin pencerelerden süzülen yumuşak ışığı vardı.
"Bugün her şey çok güzel olacak," diye geçirdim içimden, umut dolu bir nefes alarak.
Adımlarım beni doğrudan mutfağa yönlendirdi. Tezgâhın üzerindeki kahve makinesini çalıştırıp mis gibi kahve kokusunun mutfağı sarmasını bekledim.
Kupa bardaktaki taze kahvem hazır olduğunda, ellerimin arasında hafifçe ısıtarak balkona açılan kapının önüne geçtim ve ilk yudumu aldım.
Boğazımdan aşağı süzülen sıcaklıkla birlikte, hayatın şu anki akışından ne kadar memnun olduğumu bir kez daha fark ettim.
Kahvemin ikinci yudumunu henüz almıştım ki, sessizliği bölen şey telefonumun titreşimi oldu. Tezgahın üzerine bıraktığım telefonumun ekranda yanıp sönen isimleri görünce istemsizce gülümsemeden edemedim: Jisung.
Merakla ekranı açtığımda, Jisung’un sabahın köründe gönderdiği o aşırı enerjik mesajlar ve arkasından gelen fotoğraf gözüme çarptı. Fotoğrafta Minho elinde iki büyük kahve kutusuyla kameraya tip tip bakarken, Jisung arkada çiğnediği koca dilim kruvasanla zafer işareti yapıyordu.
Mesajda ise şu yazıyordu Jisung:KALKIN LANN AÇIN ŞU KAPIYI!Gözlerimi devirerek hafifçe güldüm. Bunlar gerçekten bir saniye bile huzur bulamıyordu.
Tam o sırada üst kattan gelen hafif ayak seslerini duydum; Chan uykulu gözleri, dağınık saçları ve hala üzerindeki eşofmanlarıyla merdivenlerden aşağı süzülüyordu.
Göz göze geldiğimizde bana doğru yaklaşıp kollarını belime doladı ve çenesini omzuma yasladı."Kim o erkenden yazan?" diye mırıldandı, sesi uykudan yeni uyandığı için hâlâ pürüzlü ve toktu."Jisung," dedim elimdeki kahve kupasını tezgaha bırakırken. "Kapıdayız diyorlar, sanırım dün geceki haberi kutlamaya doyamamışlar."
Chan hafifçe güldü, tam kapıya doğru yönlenecekti ki zili o gürültülü ve ısrarcı sesiyle çalmaya başladılar bile. Kapıyı açmak için koridora doğru yürürken, sabahın bu sessiz ve huzurlu tablosunun yerini yavaş yavaş o deli dolu, neşeli kahkahalara bırakacağını biliyordum.
Ve bu, güne başlamak için beklediğim en güzel şeydi Kapının zili ikinci kez çaldığında Chan yanımdan geçip hızla kapıyı açtı. Kapı aralanır aralanmaz, ellerinde poşetler ve yüzde kocaman sırıtışlarla içeri dalan Minho ve Jisung'u gördük.
Jisung içeri girer girmez ellerindeki poşetleri mutfak tezgahına bırakıp doğrudan bana doğru atıldı ve sıkıca sarıldı. "Özledik ama ya!" dedi, her zamanki o enerjik ses tonuyla.
Minho da arkasından gelip omzuma hafifçe vurdu, yüzündeki o sakin ama içten gülümsemeyle "Günaydın ev halkı, dün geceki heyecandan doğru dürüst tebrik edemedik sizi" diye ekledi.
Meğer dün geceki evlilik haberi içlerinde öyle bir heyecan yaratmış ki, sabah sabahin köründe uyanıp buraya koşmuşlar. Zaten Seungmin'leri de çok özlemişlerdi; dünkü kalabalıkta doya doya hasret giderememişlerdi belli ki.
Ben kahveleri tazelerken, Minho ceketinin iç cebinden çıkardığı şık, zarif detaylı kalın bir zarfı masanın üzerine bıraktı. Chan kahvesinden bir yudum alırken merakla zarfa baktı."Bu ne?" diye sordu Chan, tek kaşını kaldırarak.
Jisung ellerini heyecanla birbirine sürterek sırıtıverdi. "Biz de boş durmadık tabii. Tarihi öne çektik, hazırlıklara başladık bile. İlk resmi davetiyeyi de size getirelim dedik."Zarfı açıp içindeki kartı çıkardığımızda, üzerindeki isimleri ve tarihi görmek hepimizi bambaşka bir heyecana sürükledi.
Masanın etrafında yeniden o büyük birleşme yaşandı; Minho, Jisung, Chan ve ben, dünün tatlı yorgunluğunu unutup bugünün bu güzel haberiyle yeniden sarıldık.
Sabahın bu erken saati, en sevdiklerimizle birlikte unutulmaz bir kutlamaya dönüşmüştü bile.
Zarfın içindeki davetiyeyi masanın ortasına bırakıp incelediğimizde, odadaki hava bir anda cıvıl cıvıl bir enerjiye büründü. Jisung dayanamayıp ellerini birbirine vurdu ve heyecanla yerinde zıpladı."Gördünüz mü? Öyle ertelemek falan yok, hemen şimdi koşturmaca başlıyor!" diye atıldı Jisung, gözleri parlayarak.
"Dün gece Felix'lerle konuştuk, onlar da balayı rotası için şimdiden tartışmaya başladılar bile."Minho, Jisung'un bu coşkusuna karşılık gözlerini devirip hafifçe gülerek kahvesinden bir yudum aldı.
"Çocuk gibi zıplasana Jisung, adamların başında zaten dünün yorgunluğu var," dedi ama yüzündeki o yumuşak ifade, onun da en az Jisung kadar bu duruma heyecanlandığını ele veriyordu.
Chan, bir kolunu sandalyemin arkasına dolamış, diğer elini masaya dayayarak gelen çifte bakıyordu. Yüzünde, dünden beri silinmeyen o mutlu ve gururlu gülümseme vardı.
Davetiyeye son bir kez bakıp bana döndü ve fısıltıyla, "Görünüşe göre önümüzdeki günler oldukça hareketli geçecek," dedi.Ben de elimdeki kahve kupasını masaya bırakıp gülümseyerek başımı salladım.
"Desene bu evde uzun süre sessizlik olmayacak."Minho cebinden çıkardığı telefonunu masaya koyup, "Hazır hepimiz buradayken ve kahvelerimiz tazedeyken, düğün detaylarını konuşmaya nereden başlıyoruz onu söyleyin," dedi.
Jisung hemen lafa atlayıp kendi hayalindeki çılgın fikirleri sıralamaya başlarken, sabahın o sakin ve huzurlu gri tonu, yerini en sevdiklerimizle paylaştığımız bu rengarenk ve neşeli sabaha bırakmıştı bile.
Günün geri kalanı için planlar netleşmişti; düğün ve diğer tüm büyük koşturmacalar için hazırlıklara resmi olarak haftaya başlanacaktı.
Bugün ise herkesin biraz soluklanmaya ve kendi dünyasına dönmeye ihtiyacı vardı.Kahveler bitip masada son kahkahalar da paylaşıldıktan sonra, kapının önünde vedalaşma ve ayrılma vakti gelmişti.
Minho ve Chan, şirkette halletmeleri gereken acil işler ve yaklaşan projelerin toplantısı için ceketlerini giyiyorlardı. Chan evden çıkmadan önce eğilip yanağıma yumuşak bir öpücük kondurdu."Akşam erken dönerim, akşamüstü görüşürüz," diye fısıldadı Chan, ayakkabılarını giyerken.
Minho da arkasından kapıyı açıp "Jisung'a dikkat edin, mağazaların altını üstüne getirecektir kesin" diye takıldı.
Onlar arabaya binip iş yerlerinin yolunu tutarken, evde biz ikimiz kalmıştık: Ben ve Jisung.
Minho ve Chan'ın arkasından kapıyı kapatır kapatmaz Jisung ellerini birbirine vurdu. "Evet! KOCALARIMIZ işe gittiğine göre, bizim dağ başı turumuz resmen başlar MİNNİE. Hadi, dışarı çıkıyoruz!"
Hava eylülün o hafif serin ama yürüyüş yapmak için insanı baştan çıkaran güneşli öğleden sonrasına teslim olmuştu.
Üzerime rahat bir mont alıp Jisung'la birlikte dışarı attık kendimizi. Sokaklar sonbaharın o sarı tonlarına bürünmeye başlarken, kahve kokulu butiklerin önünden geçiyor, vitrinleri inceliyor ve düğün ilgili dedikodu yapıyorduk.
Şehrin kalabalığında yürürken, ne işin stresi ne de başka bir düşünce vardı kafamızda. Sadece en yakın arkadaşımla birlikte geçirdiğimiz, o anın tadını çıkardığımız tertemiz gündü.
Jisung'la birlikte caddenin en hareketli kısmındaki butiklerin arasında geziniyorduk. Havadan sudan konuşup kahkahalar atarken, mideme ani ve keskin bir kramp saplandı.
Yüzümün aniden solduğunu fark eden Jisung, elindeki poşetleri hemen yere bırakıp kolumdan tuttu."Seungmin? İyi misin, benzin attı resmen rengin?" diye sordu, sesindeki o panik tonu giderek yükseliyordu.
Karın ağrısı gitgide şiddetleniyordu; yürümeme bile izin vermeyecek kadar kötüleşmiştim.
Jisung daha fazla beklemeyip taksiye atladığı gibi beni şehrin en yakın hastanesine götürdü.
Hastanede çoçuk bölümünden girdiğimiz için acildengiriş yapıp doktorun odasına alındığımızda, içerideki doktor beyaz önlüğünü düzeltip masadan kalktı.
Yüzünü net gördüğüm an gözlerim kocaman açıldı."Sana?!" diye fırıldak gibi seslendim, sesimdeki şaşkınlık ağrımı bile unutturmuştu.
Lisedeki en yakın arkadaşım, yıllardır görüşemediğimiz Sana, karşımızda çocuk doktoru olarak duruyordu! Sana da bizi görünce şaşkınlıkla gülümsedi ama hemen mesleki ciddiyetine dönüp beni sedyeye yatırdı.
Yapılan hızlı kontrollerin ve serumun ardından, yaşadığımın sadece ani bir yorgunluk ve mide krambı olduğu anlaşılıp kısa sürede toparlandım.
Kendime gelip üzerimi düzelttikten sonra, Sana ile uzun uzun sarılıp hasret giderdik. Bizi odasında misafir ederken, yorgun ama tebessüm eden yüzüyle derin bir iç çekti.
"Seni görneyi çok özlemişim Seungmin" dedi Sana, masasının üzerindeki dosyaları düzenlerken.
Sonra yüzündeki o tatlı ama hüzünlü gülümsemeyle devam etti. "Madem buradasınız, size hastanede yeni karşılaştığımız çok özel bir minikten bahsedeyim..."
Jisung'la merakla ona doğru eğildik. Sana, hastaneye kısa süre önce bırakılmış, annesi babası olmayan ve kimsesiz kalan o minik bebeğin hikayesini anlatmaya başladı.
"Henüz çok küçük, öyle masum ki... Bakımını biz üstleniyoruz ama içimiz yanıyor," dedi Sana, gözleri dolarak.İçimdeki bir şeyin sızladığını hissettim. Jisung'la birbirimize baktık ve Sana'ya bizi o bebeğin yanına götürmesi için yalvardık.
Neon ışıklı, sessiz ve huzurlu yeni doğan bakım odasına girdiğimizde, küvezin içinde minicik yatan o bebeği gördüm. Adeta nefesim kesildi. Ufacık elleri,yumuşacık teni ve masum yüzüyle yatıyordu.
O an kalbimin ortasına bir yerlere dokunulduğunu hissettim; sanki kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir anda, o minik bebeğe saniyeler içinde sırılsıklam aşık olmuştum.
Jisung yanımda sessizce durmuş bebeği izlerken, parmağımı küvezin deliğinden içeri uzattım. Minik parmağıyla parmağımı sıkıca kavradığında, gözlerimden istemsizce bir damla yaş süzüldü.
Küvezin camına yaslanmış, minik parmağı parmağımı kavrayan o masum bebeği izlerken gözümdeki yaşları silmeye çalışıyordum.
Yanımda duran Sana, halimi görünce şefkatle omzuma dokundu. Başımı kaldırıp ona baktım, aklımdaki o deli soruları daha fazla tutamadım.
"Sana..." diye fısıldadım, sesim hafifçe titreyerek. "Kim bıraktı bu meleği? Hiçbir akrabası, arayan soranı yok mu gerçekten? Durumu nedir, ne kadar süredir burada?"
Sana derin ve hüzünlü bir nefes aldı. "Henüz bir aylık erkek bebek acile bırakmışlar ne yazık ki şu an ailesine dair elimizde sıfır bilgi var.O yüzden bizim sevgimizle büyüyor ama bir yuvası olsun her şeyden çok hak ediyor."
Bebeğe son bir kez daha, kalbimin en derin yerinden sızlayan bir sevgiyle baktıktan sonra Sana ile vedalaşıp hastaneden ayrıldık.
Jisung'la birlikte taksiye binip eve doğru yola çıktığımız sırada aradaki o sessizliği bozan ilk kişi ben oldum. Yol boyunca camdan dışarıyı izliyor ama aklımdan bir saniye bile o minik bebek çıkmıyordu.
"Jisung..." dedim başımı ona çevirerek. "Gördün değil mi? O kadar masumdu ki... Sanki kalbimin bir parçasını orada bırakmış gibi hissediyorum."Jisung bana hak verir gibi başını salladı, yüzünde çok düşünceli ama bir o kadar da net bir ifade vardı.
Bana doğru dönüp hafifçe gülümsedi. "Seungmin... Neden onu evlat edinmiyorsunuz ki?" dedi, kelimeleri tane tane dökülürken. "Bebeği aşırı sevdin, bak nasıl parlıyordun yanında. Hem o da senin parmağını tuttuğunda seni çok sevdiğini belli etti bence. Chan'la harika bir aile olursunuz siz."
Jisung'un kurduğu bu cümle, beynimde bir şimşek gibi çaktı. İlk başta devasa ve imkansız gibi gelen o fikir, içimde hızla büyüyen tarifsiz bir heyecana dönüştü.
Kalbim deli gibi atıyordu; evet, bu fikir aklıma yatmıştı. Hem de sonuna kadar yatmıştı.Yolun geri kalanında bu hayalin verdiği coşkuyla konuştuk. Eve vardığımızda Jisung'u evine bırakıp hızla kendi evimize döndüm.
Evin o sessiz ve tanıdık kokusu içine çektiğimde tek bir şey düşündüm: Chan'ın eve gelmesini sabırsızlıkla beklemek.Hızlıca akşam yemeği hazırlıklarına giriştim, masayı kurdum ve saatler sonra kapının kilidi açıldı.
Chan, yorgun ama her zamanki gibi tatlı gülümsemesiyle içeri girdi. Masaya geçip birlikte yemek yemeğe başladık; o gün ofiste yaşananları anlatırken ben de içimdeki o büyük heyecanı tutamayarak sözü hastaneye ve yaşadıklarımıza getirdim.
Çatalımı tabağıma bırakıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi Chan'ın kahverengi gözlerine diktim."Chan... Bugün hastanede hayatımın en acayip, en güzel şeyini gördüm," diye başladım ve Sana'nın anlattığı o minik bebeğin hikayesini, onunla nasıl bağ kurduğumuzu, Jisung'un söylediklerini kelimesi kelimesine anlattım.
Ardından kalbimin en derinindeki o cesur teklifi sundum: "Jisung 'Neden evlat edinmiyorsunuz' dediğinde... Çok mantıklı geldi Chan. Biz o bebeğe yuva olamaz mıyız?"
Masadaki o heyecanlı anlatımım bittiğinde, mutfakta adeta derin bir sessizlik hüküm sürdü. Chan çatalları elinden yavaşça bıraktı, sandalyesini biraz daha bana doğru yanaştırdı ve ellerini ellerimin üzerine sararak parmaklarımı avucunun içine aldı.
Gözlerindeki o yoğun, şefkat dolu bakışı gördüğüm an içimdeki tüm endişeler bir anda uçup gitti. Yüzünde hafif, inanılmaz tatlı ve gururlu bir gülümseme belirdi.
"Seungmin'im..." dedi, o tok ve huzur veren sesiyle ruhumu okşayarak. "Senin o güzel kalbini o kadar iyi biliyorum ki... Bir bebeğin gözlerindeki masumiyete inandığın an, dünyadaki en iyi baba olacağını da biliyorum."
Yutkundu, gözlerindeki o parıltı daha da derinleşti. "Jisung çok doğru bir şey söylemiş güzelim. Eğer o minik melek bizim sevgimize, bizim yuvamıza ihtiyaç duyuyorsa... Ve senin o güzel gözlerin ona bakarken parlıyorsa, benim bu teklife 'hayır' demem imkansız."
Kalbim göğsüm sıkışacak kadar büyük bir mutlulukla doldu. Gözlerimden mutluluk yaşları süzülürken Chan masadan kalktı, sandalyemi geriye doğru itti ve beni ayağa kaldırıp sıkıca kolları arasına aldı.
Başımı göğsüne yasladığımda, ritimli kalp atışları bana dünyadaki en güvenli yerde olduğumu fısıldıyordu.
Chan saçlarıma yumuşak, uzun bir öpücük kondurdu."Yarın ilk iş Sana ile konuşuruz, ne gerekiyorsa yaparız," diye fısıldadı kulağıma.
"Biz zaten bir aileydik Seungmin... Şimdi o minik kalple birlikte çok daha güzel bir aile olacağız."Dışarıda eylül gecesinin serinliği rüzgarla camlara vururken, içerideki bu sıcak kolların arasında hayatımın en doğru kararını verdiğimi çok iyi biliyordum.
…
Bölüm etkileşimi
