19. bölüm · DROWN | Chanmin

-19-

Miana skz

Minho hafifçe boğazını temizleyip içeriye, mutfağa doğru bir adım attı. Üzerindeki o ezici ağırlık tamamen kalkmamış olsa da, omuzlarındaki dik duruşu geri kazanmıştı.

Jisung ise onun hemen arkasında, yüzünde uzun zamandır görmediğimiz o hafif ve huzurlu tebessümle duruyordu.

"Kahve kokusu aldık," dedi Minho, sesinde dünün o keskin ve boğuk tonundan eser yoktu.

"Eğer hala bize de ayıracak iki fincanınız kaldıysa..."Chan hemen toparlanıp yüzüne sıcak bir gülümseme yerleştirdi ve tezgâha yöneldi.

"Olmaz mı, tam da size göre tazeledik. Geçin oturun şöyle."İkisi mutfak masasının etrafındaki sandalyelere yerleşirken, aralarındaki o görünmez duvarların yıkıldığını görmek içimdeki son düğümü de çözmüştü.

Chan kahveleri doldurup masaya bıraktıktan sonra yanıma geldi ve sandalyesini benimkine biraz daha yaklaştırdı. Masanın altında parmaklarımı bulup sıktı; avucunun içindeki o sıcaklık, her şeyin geride kalmasa bile artık yoluna koyulabileceğini fısıldıyordu bize.

Jisung elindeki fincanı iki avucu arasında sarıp buharını izlerken, başını kaldırıp doğrudan bana baktı.

"Teşekkür ederim Minnie," dedi, sesindeki o saf minnettarlıkla. "Bizi bu evde barındırdığınız, o aptallıklarımı sabırla çektiğiniz için... İyi ki varsınız."

Başımı hafifçe sallayıp ona karşılık verdim. "Saçmalama Jisung, biz bir aileyiz. Kötü günde de iyi günde de..."Minho elini uzatıp Jisung’un dizinin üzerine koydu, baş parmağıyla kumaşı nazikçe okşadı.

"Bundan sonra," dedi, hepimize birden ama en çok da Jisung'a bakarak, "hiçbir şeyi içimde tutup mesafeler koymayacağım araya. Söz veriyorum."

O an mutfaktaki havanın ne kadar hafiflediğini, sabahki o kasvetli gri bulutların yerini nasıl yavaş yavaş ılık bir sabaha bıraktığını hissettim.

Yaralarımız bir gecede kapanmamıştı belki ama ilk kez gerçekten iyileşmeye başladığımızı biliyorduk.

Kahvelerimizi yudumlarken masadaki o sakin ve huzurlu hava, antrede duyulan ani bir anahtar sesiyle birden kesildi. Kapının gürültüyle açılması ve ardından gelen tanıdık, enerjik sesler mutfağa kadar ulaştı.

Changbin’in arkasından mutfağa giren sevgilisinin o her zamanki pervasız neşesi, odadaki havayı bir anda bıçak gibi kesti.

Poşetleri tezgaha bırakırken attığı o rahat gülüş, midemde bilindik bir bulantının tetiklenmesine yetmişti. Changbin’e olan kardeşliğim bakiydi, evet; ama bu kızın her ortama zerre filtre koymadan dalışından, o yapmacık samimiyetinden ve Changbin’i bizden koparan o yapışkan tavırlarından uzun süredir nefret ediyordum.

Bunu yüzüne vurmamak için çenemdeki kasları sıkmaktan canım yanıyordu.

Changbin hiçbir şeyin farkında olmadan sandalyeye kurulup ellerini ovuşturdu. "Ooo, havaya bakıyorum da güllük gülistanlık," dedi neşeyle. "Biz yokken yine ne çevirdiniz burada, yoksa yine dram gecesi falan mı yaptınız?"Sevgilisi ise mutfakta sanki kendi eviymiş gibi tezgahı karıştırmaya başlayıp kahve kokusunu burnuna çekerek lafa atladı.

"Aman neyse ne, kahvaltı etmediğinize yemin edebilirim ama ispatlayamam. Yol üstü gelirken ellerimle simit ve poğaça kapıp geldim, şanslısınız."

Onun o grubun demirbaş üyesiymiş gibi evin içinde yayılışını izlerken dişlerimi birbirine geçirdim.

Minho ve Jisung yeni yeni aralarındaki o buzları eritmişken, bu kızın patavatsızlığının tam ortalarına düşmesi her şeyi berbat edecekti.

Jisung mahcup bir ifadeyle başını öne eğip kahve fincanına odaklanırken, Minho da sessizliğini koruyarak gerilmişti. Chan, aradaki gerilimi sezdiğinden hemen toparlanıp masaya doğru bir adım attı ama ben sessiz kalamayacak kadar dolmuştum.

Fincanı masaya biraz sert bırakarak gözlerimi doğrudan o kıza diktim.

"Kapıyı çalmadan girmeyi ne zaman bırakacaksın acaba?" dedim, sesimdeki o buz gibi tını mutfaktaki neşeyi bir anda dondurmaya yetmişti.

"Burası senelik kamp alanı değil, dağ başı hiç değil."Mutfağa düşen o ani sessizlik, keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye bölündü.

Changbin şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp bana döndü; yüzündeki o neşeli ifade anında yerini gergin bir şaşkınlığa bırakmıştı.

Kız ise poşetlerden çıkardığı simitleri masaya bırakırken elleri havada kaldı, yüzündeki o yapmacık gülümseme donup kaldı.

"Seungmin?" dedi Changbin, sesinde hem bir uyarı hem de anlam veremediği bir şaşkınlık vardı. "Ne oluyor şimdi durup dururken?"Gözlerimi kızın üzerinden çekmeden, çenem kasılmış bir şekilde Changbin’e baktım.

"Hiçbir şey," dedim, sesimdeki o zehri saklamaya bile gerek duymadan. "Sadece herkesin bu evde bir mahremiyeti olduğunu, elini kolunu sallaya gelebilecekleri yerin bir sınırı olduğunu hatırlatıyorum. Belki de birileri bunu ona daha önce öğretmeliydi."

Kızın gözleri hırsla kısılırken, hemen arkasında duran Jisung rahatsızlıkla yerinde kıpırdandı, Minho ise buz gibi bir sessizlikle durumu izlemeye devam etti.

Chan, oturduğu sandalyeden hızla kalkıp elimi omzuna koydu; sesindeki o sakin ama otoriter tonla araya girmeye çalıştı.

"Seungmin, sakin ol..." dedi ama durduramadı beni. Bu patavatsızlığın evimize her kamp kuruşunda yuttuğum o öfke, bardağı taşırmıştı bir kere.

Kızın yüzündeki o şaşkın ifade, yerini yavaş yavaş öfkeli bir diklenmeye bırakırken mutfaktaki hava solunmaz bir hâl almıştı.

Geri çekilmek ya da yumuşamak gibi bir niyetim yoktu; bardağı taşıran sadece bugünkü patavatsızlığı değil, aylardır biriktirdiğim o sabrın son damlasıydı.

"Ne demek istiyorsun sen tam olarak, Seungmin?" dedi kız, sesindeki o yapmacık tatlılık tamamen yok olmuş, yerine sivri bir diken oturmuştu.

"Alt tarafı sabah kahvaltısı getirdik, ne bu tripler?""Tripler değil, sınır," dedim, sandalyeden kalkıp tam boyumla karşısına dikilerek.
"Senin burayı kendi evin gibi sahiplenip her kapıyı çalmadan dalmandan, her an her yerde bitmenden sıkıldık. Changbin’in sevgilisi olman bu eve bu kadar rahat girip çıkma hakkı tanımıyor sana."

Changbin oturduğu sandalyeden hızla kalktı, aramızdaki gerilimin büyümesini engellemek ister gibi bir adımla aramıza girdi.

"Yavaş ol biraz Seungmin!" dedi, sesi hem şaşkın hem de sert çıkmıştı. "Ne bu çıkış şimdi durduk yere? Ne yaptı ki alt tarafı kahvaltı getirdi."

"Asıl sen görmezden gelmeyi bırak Changbin!" diye çıkıştım, gözlerim dolmuş ama öfkemden ödün vermemiştim. "Biz burada kaç aydır ne can çekişmeler yaşıyoruz farkında mısın? Herkes kendi yarasını sararken senin gelip her şeyi kibrit suyuyla boğmandan sıkıldık. Ve en çok da..." Gözlerim anlığına o kıza kaydı, "...bu evin mahremiyetine saygı duyulmamasından sıkıldım."

Jisung masada iyice küçülmüş gibi görünüyordu; Minho ise elini Jisung’un sandalyesine siper eder gibi koymuş, gözlerini Changbin’e dikmişti.

Chan, omuzlarımdaki elini sıkılaştırarak beni arkasına doğru çekmeye çalıştı ama artık duracak noktayı çoktan geçmiştik.

Evin içinde, o bir yıldır üzerimizden kalkmayan kara bulutun üzerine bu kez başka bir öfke bulutu çökmüştü ve kimse bunun altından nasıl kalkacağını bilmiyordu.

Changbin’in yüzündeki şaşkınlık, yavaş yavaş derinleşen bir öfkeye evrildi.

Karşısındaki kişinin sevgilisi olması, onu bu gerginliğin tam hedef tahtası yapıyordu ve Changbin de bu haksızlığa (kendi gözünden bakıldığında) sessiz kalacak biri değildi.

"Farkında mısın bilmiyorum ama abartıyorsun Seungmin," dedi Changbin, sesi tehlikeli bir şekilde alçalarak.

"Biz sadece kahvaltı getirdik. Altı üstü kapıyı açıp içeri girdik, dünyanın sonuymuş gibi tepki vermenin bir anlamı yok."

"Sana göre altı üstü bir şey olabilir!" diye sesimi biraz daha yükselttim, göğsüm nefretle inip kalkıyordu.

"Ama burası bizim sığınağımız, Changbin. Her dilediğinizde, kimseye haber vermeden dalabileceğiniz bir otel odası değil. Biz içeride ne yaşıyoruz, kim hangi enkazı topluyor, zerre umrunuzda mı? Tek bildiğiniz kendi dünyanızda yaşayıp burayı da oraya dahil etmek!"

Kız, kollarını göğsünde bağlayıp dudaklarını alayla kıvırdı. "Tabii," dedi, sesindeki o zehirli tat bütün mutfağa yayıldı.

"Asıl sorun ben değilim aslında, değil mi? Changbin’in benimle olması, hayatına benden başka birini alması batıyor size. Sürekli o geçmişteki kazanın arkasına saklanıp herkesi eve kapatmak istiyorsunuz ama dünya sizin etrafınızda dönmüyor, Seungmin."

O kelime, odadaki bütün oksijeni tek bir hamlede emdi. O kazanın arkasına saklanmak.

Yıllardır üzerimize ölü toprağı gibi serilen o suçluluğu, her gece uykumuzu bölen o izi, canımız yana yana kapattığımız yaraları böyle ucuz bir kişiye kurban etmesi bardağı taşıran son damla oldu.

Öfkeden gözüm dönmek üzereydi ki Chan aniden öne atıldı."Yeter!" dedi Chan, sesi o kadar sert ve gür çıktı ki mutfaktaki herkesin kanı çekildi. Hayatımda Chan’ı bu kadar öfkeli, bu kadar net bir otoriteyle bağırırken çok nadir görmüştüm.

"Haddini aşmaya başladın. Burası kimsenin sığınağına hakaret edebileceğin ya da o kazayı veda cümlesi gibi yüzümüze vurabileceğin bir yer değil."

Mutfağa ölümcül bir sessizlik çöktü. Kız, Chan’ın bu ani ve sert çıkışı karşısında ilk defa gerilese de gururundan ödün vermeyerek çenesini dik tuttu.

Changbin ise bir Chan’a, bir bana bakıyor; ikircikli bir öfkeyle ne tepki vereceğini bilemez hâlde öylece kalakalmıştı.

Changbin, Chan’ın o zehir gibi keskin çıkışına karşılık vermek için dudaklarını araladı ama mutfaktaki havanın ne kadar tehlikeli bir noktaya evrildiğini o da geç de olsa fark etmişti.

Gözleri aramızda, o gergin ipin üzerinde gidip gelirken, ne sevgilisini savunabildi ne de bize hak verebildi.

"Biz sadece... kahvaltı getirmek istemiştik," dedi Changbin, sesi az önceki dik duruşundan uzak, biraz daha kısık ve yorgun çıkmıştı.

Omuzları çökmüştü; grubun içindeki
bu çatlağın, bu bitmek bilmeyensürtüşmenin onu da ne kadar yorduğu gözlerinden okunuyordu.

Ama bu kez geri adım atacak ya da alttan alacak ruh hâlinde değildim.

Sevgilisi ise ortamdaki bu sıkışmışlıktan rahatsız olmuş gibi burnundan soluyarak ellerini beline koydu.

"Aman ne büyüttünüz altı üstü bir kapı açma meselesini," diye mırıldandı, sesindeki o küçümseyen tınıyı gizleme gereği bile duymadan.

"Sanki eve hırsız girdi. Ne bu drama, ne bu tripler... Ben bekliyorum kapıda, Changbin sen de geliyorsan gel."Arkasını dönüp antreye doğru yürümeye başladığında, kapının sertçe çarpılma sesi mutfaktaki yankıyı tamamladı.

O giden adımların ardından mutfakta kalan sessizlik, sırtımıza binen tonlarca ağırlıktan farksızdı.Changbin bir an kapıya, ardından bize baktı; yüzündeki o suçluluk ve öfke harmanı içinde eziliyordu. "Ben... ben özür dilerim," diye geveledi kelimeleri, kelimelerin ağzından nasıl zorlukla çıktığı belliydi.

"Bazen... bazen gerçekten ikinizin de sınırlarını hesap edemiyoruz. Ama böyle üstüne gitmeyin onun da."

"Changbin," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak ama başaramayarak. "Sorun sadece kapıyı çalmaması değil. Sorun, bizim burada her gün yeniden nefes almayı öğrenmeye çalışırken, dışarıdan gelen herkesin bu hassasiyeti hiçe sayması. Biz yorulduk artık."

Chan elini belimden çekip omzuma, destek verir gibi sıkıca bastırdı. Jisung masada hâlâ başı önde otuyor, Minho ise sessizliğini koruyarak Changbin’in tepkisini izliyordu.

Changbin daha fazla burada kalamayacağını anladığı için derin bir nefes verip başını salladı."Gidiyim ben," dedi kısaca.

Arkasını dönüp kapıya doğru yürürken, omuzlarındaki yükün bizimkinden bir gram bile hafif olmadığını görebiliyordum.

Kapı kapandığında, mutfakta kalan dört kişi baş başa kaldık. O büyük fırtına dinmişti ama geriye kalan enkaz, az önce topladığımız o küçük huzur parçasını da alıp götürmüştü.