29. bölüm / 40
DROWN | Chanmin-29-
Bölümler 40Şu an: -29-
- 1 -1-601 kelime
- 2 -2-691 kelime
- 3 -3-642 kelime
- 4 -4-567 kelime
- 5 -5-530 kelime
- 6 -6-695 kelime
- 7 -7-510 kelime
- 8 -8-808 kelime
- 9 -9-990 kelime
- 10 -10-1.081 kelime
- 11 -11-808 kelime
- 12 -12-569 kelime
- 13 -13-546 kelime
- 14 -14-509 kelime
- 15 -15-825 kelime
- 16 -16-846 kelime
- 17 -17-823 kelime
- 18 -18-1.167 kelime
- 19 -19-1.559 kelime
- 20 -20-508 kelime
- 21 -21-677 kelime
- 22 -22-806 kelime
- 23 -23-625 kelime
- 24 -24-1.112 kelime
- 25 -25-2.189 kelime
- 26 -26-1.043 kelime
- 27 -27-621 kelime
- 28 -28-1.222 kelime
- 29 -29-1.300 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 -30-879 kelime
- 31 -31-721 kelime
- 32 -32-1.114 kelime
- 33 -33-1.196 kelime
- 34 -34-1.007 kelime
- 35 -35-876 kelime
- 36 -36-1.918 kelime
- 37 -37-818 kelime
- 38 -38-584 kelime
- 39 -39-1.047 kelime
- 40 -40 (F)-860 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Antrenin ahşap zeminine ilk adımımı attığımda, evin o sıcak, bohem havası içimi hemen ısıttı. Duvarlardaki el yapımı makromeler, yumuşak tonlardaki kilimler ve köşeye atılmış bolca minder tam da hayal ettiğim gibi huzurlu bir sığınak yaratmıştı.
Chan arabanın bagajındaki market poşetlerini ve çantalarımızı içeri taşıyorken, ben de bu küçük cennetin tadını çıkararak etrafı süzüyordum.
Şöminenin hemen önündeki tüylü halıya ilişip bu sessizliğin ve baş başa kalmanın tadını ne kadar çok çıkarabileceğimi düşünüyordum ki, zihnimin bir köşesinde o kaçınılmaz gerçek belirdi.
Changbin’in düğünü hızla yaklaşıyordu ve bu da huzur dolu tatilimizin süresinin ne yazık ki oldukça sınırlı olduğu anlamına geliyordu.
Bu düşünceyle yüzümdeki gülümseme soldu, istemsizce gözlerimi devirerek başımı iki yana salladım.
Tam o sırada elinde poşetlerle içeri giren Chan, halinin üzerindeki halimi ve suratımdaki o ani değişimi fark edip kapı eşiğinde durdu.Poşetleri yere bırakıp merakla bana doğru adımladı ve önümde diz çöktü.
"Hey, ne oldu birden?" diye sordu, yüzünde o endişeli ama tatlı tebessümle. "Bu güzel manzarada bu kadar hızlı ne canını sıktı küçük bey?"Derin bir iç çekip ellerimi dizlerimin üzerine bıraktım.
"Hiç," dedim huysuz bir ses tonuyla. "Sadece... Buradan hiç gitmek istemezdim ama Changbin’in düğünü hızla yaklaşıyor ve o koşturmaca bütün huzurumuzu yine altüst edecek diye geriliyorum."
Chan hak verir gibi başını salladı, ardından şefkatle ellerimi ellerinin arasına aldı. "Haklısın, o kargaşaya geri dönmek zor olacak," dedi yumuşak bir sesle. "Ama düğüne kadar geçen her an sadece bizim. Şimdiden bunu düşünerek bugünü zehir etme bana, hı?"
Gözlerindeki o sıcak bakış, içimdeki o ufak sıkıntıyı yine çekip almayı başarmıştı. Hafifçe gülümseyip başımı salladım ve oturduğum yerden ona doğru uzanıp kollarımı boynuna doladım.
Changbin’in düğünü ne kadar kafaya takılacak bir mesele olsa da, şu an bu bohem evin içinde, şöminenin karşısında sadece ikimiz vardık.
Chan, dudaklarında huzurlu bir tebessümle bana doğru bir adım daha attı ve kollarını belime dolayarak beni göğsüne yasladı. Beni kendine çektiği an, dış dünyadaki her şeyi, o koşturmacayı ve Changbin'in yaklaşan düğününü zihnimden tamamen sildim.
Kokusu, sıcaklığı ve tenime yaslanan geniş göğsü bana tek bir gerçeği hatırlatıyordu: Şu an, burada, sadece ikimiz vardık.
Kollarımı sıkıca boynuna dolayıp başımı omzuna gömdüm ve gözlerimi kapattım. Şöminenin odun çıtırtıları henüz başlamamıştı belki ama Chan’ın kalp atışları evin içindeki en güzel melodi gibi kulaklarımda yankılanıyordu.
Bir süre öylece, zamanın akışını unutup birbirimize sarılarak kaldık. Sonunda Chan saçlarıma yumuşak bir öpücük kondurup hafifçe geri çekildi, gözlerindeki o muzip parıltıyla yüzüme baktı.
"Hadi bakalım küçük bey," dedi neşeli bir ses tonuyla. "Madem bu dağ evinin ve baş başa kalmanın tadını çıkaracağız, önce getirdiğimiz onca malzemeyi yerleştirip bu akşam için şöminemizi yakalım. Ne dersin?"Ona hak vererek başımı salladım; dudaklarımda istem dışı beliren o geniş gülümsemeyle, poşetleri mutfağa taşımak için birlikte merdiven gibi duran ahşap koridora yöneldik.
Chan, mutfak tezgahının üzerine bıraktığı poşetlerden birini düzenlerken sesimi duyunca aniden durdu.
Yüzünde muzip bir gülümsemeyle başını kaldırıp bana baktı; gözlerindeki o parıltı, üzerimdeki etkiyi çok iyi bildiğini ele veriyordu.
Yavaş adımlarla mutfağa doğru yürüyüp ellerimi göğsüne koydum ve hafifçe parmak uçlarımda yükselerek çenesine hafif bir öpücük kondurdum. "Acıktım, Chanie," diye fısıldadım, sesime sızdırdığım o tatlı ve nazlı tonla.
Chan belimden kavrayıp beni tezgahla kendi arasına alırken kıkırdadı. "Öyle mi?" dedi, başını eğip burnunu burnuma sürterken. "Daha poşetleri yerleştirecektik ama görünen o ki küçük beyin karnı acıktıysa tüm planlar değişir."Gözlerimi kırpıştırarak tezgahtaki malzemeleri işaret ettim.
"Yol yorgunluğuna saymalısın bence. Hem şömineyi yakmadan önce mideye sağlam bir giriş yapmamız lazım."Chan teslim olurcasına gülerek ellerini havaya kaldırdı.
"Tamamdır, emrinizdeyim. Malzemeleri yerleştirmeyi sonraya erteliyorum; sana hemen parmaklarımı yedireceğim bir sofra hazırlıyorum o zaman."
"Yaşasın!" der gibi neşeyle sevinç çığlığı atarak küçük adımlarla evin ahşap terasına adımladım.
Ormanın serin ve temiz havası yüzümü taze bir dalga gibi çarparken, çam ağaçlarının hışırtısı ve kuş sesleri bu sakinliğe mükemmel bir melodi oluyordu.
Arkamdan gelen adımlarla Chan’ın kapı eşiğinde durduğunu, kollarını göğsünde kavuşturup gülümseyerek beni izlediğini hissettim.
Terasa çıkıp arkamdan belime sarıldı, çenesini omzuma yaslayıp derin bir nefes aldı."Beğendin mi bakalım burayı?" diye fısıldadı kulağımın hemen kenarında, sesindeki o huzurlu ton içimi eritmeye yetmişti.
Başımı omzuna yaslayıp terastan görünen muazzam manzaraya baktım.
"Bayıldım," dedim mutlulukla gülümseyerek. "Tam istediğimiz gibi... Şehirden, herkesten ve her şeyden uzak."
Chan, kulağıma eğilip o kelimeyi fısıldadığında içimdeki her şey eriyip gitmişti. "Evet, bebeğim," dedi sesindeki o yoğun sıcaklıkla.
Ardından hafifçe geri çekilip mutfağa doğru adımlarken, ben de terasta keyifle gerinerek oradaki küçük, rahat koltuğa yerleştim.Hafif esen serin dağ rüzgarına karşı üzerimdeki hırkanın kollarını çekiştirirken telefonumu çıkardım.
Şehirden kaçmış olmanın ve o gürültüyü geride bırakmanın verdiği huzurla ekranı açıp bildirimlere göz atmaya başladım; bir yandan da içeriden gelen tencere ve tabak seslerini, Chan’ın mırıldandığı melodiyi dinliyordum.
Telefonumun ekranında Jisung’dan düşen bildirimi görünce merakla kilidi açtım. Mesajda Minho'yu affettiğini yazıyordu.
Yüzümde istemsiz kocaman bir gülümseme yayılırken hemen parmaklarımı klavyede hareket ettirip cevap yazdım: “Bende Chan’ı affettim, şu an birlikte dağ evindeyiz.”
Jisung'dan gecikmeden gelen cevap ekranı aydınlattı: “Oo, gece uyumazsınız o zaman.”Mesajı okuduğum an yanaklarımın alev alev yandığını hissettim; utançtan ne yazacağımı bilemeyerek öylece ekrana baktım ve sessizce görüldü atıp telefonu kucağıma bıraktım.
Terastaki küçük koltukta gerilip hafifçe esnedikten sonra telefonu yandaki sehpaya bıraktım.
İçeriden mis gibi yemek kokuları gelirken, ormanın serin havası zihnimi iyice tazelemişti. Chan'ın mutfaktan seslenen neşeli tonunu duyduğumda dudaklarımda istemsiz bir gülümseme oluştu.
Telefonu sehpaya bırakıp oturduğum yerden kalktım ve adımlarımı mutfağa yöneldim.
İçeri girdiğimde Chan, tezgâhın başında hazırlıklarla ilgileniyordu. Sessizce arkasından yaklaşarak kollarımı beline doladım ve başımı sırtına yasladım.
Chan, üzerindeki tanıdık sıcaklıkla anında duraksayıp hafifçe omzunun üzerinden bana döndü; yüzündeki o yumuşak gülümsemeyle ellerini ellerimin üzerine sararak beni kendine biraz daha çekti."Acıktın mı yoksa minik," diye mırıldandı, sesindeki o tatlı tını içimi ısıtırken.
"Az kaldı, bitiriyorum şimdi."
"Çok acıktım valla," dedim gülerek, başımı sırtından biraz kaldırıp tezgâhtaki tabaklara göz attım. "Yardım etmem gereken bir şey var mı, yoksa sadece güzel kokuları içime çekip seni mi izleyeyim?"Chan hafifçe gülerek omuz silkti, ardından yavaşça dönüp kollarını boynuma doladı.
Beni kendine biraz daha yaklaştırırken gözlerimin içine o devasa bir şefkatle baktı. "Senin sadece burada, yanımda olman yeterli bebeğim," diye fısıldadı, parmakları saç tellerimin arasında nazikçe gezinirken.
"Hem bu gece tam anlamıyla dinlenme gecemiz, mutfağı tek başıma hallederim."O an, dış dünyadaki bütün o gerginliklerin, kavgaların ve yorgunlukların bu dağ evinin kapısının dışında kaldığına bir kez daha emin oldum.
Birlikte geçireceğimiz bu sakin gece, ihtiyacımız olan tek şeydi."Peki o zaman," dedim kollarımı boynundan çözmeyip biraz daha ona yaslanarak,
"mutfak şefini kendi başlığıyla baş başa bırakıyorum. Ama uzuun sürerse karışıırm."
Chan gülerek belimden tuttu ve hafifçe geri çekilip burnuma nazik bir öpücük kondurdu. "Söz, çok sürmez."
Chan'ın hazırladığı sofra kısa sürede dağ evinin ahşap masasında yerini almıştı. Şömineden yükselen çıtırtılar odaya huzurlu bir sıcaklık yayarken, tabaklardan gelen nefis kokular iştahımızı iki katına çıkarıyordu.
Karşılıklı oturup yemeklerimizi yemeye başladık; gün boyunca yaşadığımız onca karmaşadan, o gülüşmelerden ve gerginliklerden sonra burası bizim için adeta sığınak gibiydi.
Yemek bittikten sonra masayı toplamakta ısrarcı oldum, Chan ise itiraz etse de sonunda kahveleri hazırlamakla görevlendirildi.
Mutfağın huzurlu sessizliğinde kahvelerimizi alıp doğrudan geniş terasa açıldık. Dağ havası serindi ama üzerimize aldığımız kalın kapşonlular ve şömineden vuran içerideki sıcaklık bunu unutturuyordu bile.
Gökyüzündeki yıldızlar o kadar berrak görünüyordu ki, sanki elini uzatsan tutabilecekmişsin gibi bir his yaratıyordu.
Şezlonglara yan yana uzandığımızda, Chan bardağını sehpaya bırakıp kolunu omzuma attı ve beni kendine çekti. Başımı geniş göğsüne yasladım; düzenli ritimle atan kalbinin sesi kulaklarımda en güzel melodi gibi yankılanıyordu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım; ormanın o taze çam kokusu zihnimi tamamen temizliyordu."Biliyor musun?" diye fısıldadı Chan, parmakları saçlarımda yavaşça gezinirken.
"Böyle anlarda her şeyin geride kaldığını hissediyorum. Sadece sen, ben ve bu sessizlik..."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Ay ışığı yüz hatlarını kusursuz bir şekilde aydınlatıyordu. Gözlerindeki o derin ve saf sevgi, gün içinde hissettiğim tüm yorgunluğu tek bir bakışla silip süpürdü.
Gülümseyerek elimi yanağına yerleştirdim ve baş parmağımca elmacık kemiğini okşadım."Hiçbir yere gitmeyelim," dedim fısıltıyla.
"Sadece burada kalalım."Chan dudaklarını alnıma bastırıp uzun ve derin bir öpücük kondurdu. "Sonsuza kadar," diye mırıldandı. Gece, dışarıdaki soğuk havaya inat içimizi ısıtan bu küçük anla bizim için akıp gitmeye devam etti..
Bölüm etkileşimi
