18. bölüm · DROWN | Chanmin
-18-
Gözlerimi sabaha karşı, odanın içine sızan soluk gri gün ışığıyla açtım. Yan tarafımdaki boşluk soğuktu; Jisung çoktan uyanmış olmalıydı ya da belki de hiç uyumamıştı.
Yataktan sessizce doğrulup üzerimdeki pijamaları düzelttim ve ayaklarımın ucuna basa basa odadan çıktım.
Koridorun sonundaki mutfaktan gelen hafif bardak sesleri, Jisung'un orada olduğunu ele veriyordu. Adımlarımı o yöne çevirip içeri girdiğimde, tezgâhın önünde dikilmiş, elleriyle tuttuğu kupadan yükselen buharı izleyen arkadaşımı gördüm.
Omuzları çökmüş, geceye göre biraz daha sakin ama bir o kadar da tükenmiş görünüyordu.
"Günaydın," dedim sesimi olabildiğince yumuşak tutarak.Jisung yavaşça başını çevirdi, dudaklarına silik bir tebessüm yerleştirmeye çalıştı ama gözlerindeki o kırık ifade buna izin vermedi.
"Günaydın Minnie... Uyandırmamak için sessiz olmaya çalışıyordum."Yanına adımlayıp elimi sırtına koydum, yavaşça sıvazladım.
"Uyku tutmadı zaten. Minho'dan bir haber var mı peki? Baktın mı telefonuna?"Jisung başını iki yana salladı, kupayı tezgaha bırakırken parmakları titriyordu.
"Baktım... Hâlâ aynı. Görüldü bile yapılmamış. Chan'la konuştun mu uyandı mı acaba?"Tam o sırada, sanki adını anmışız gibi cebimdeki telefon titredi.
Hızla ekranı çıkardım; arayan Chan'dı. Jisung'un endişeli bakışları altında çağrıyı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm."Güzelim, uyandınız mı?" Chan’ın uykulu ama net gelen ses tonu kulaklarımı doldurdu."Evet, uyandık Chan. Minho nasıl? Durumu iyi mi?" dedim aceleyle.
Chan derin bir iç çekti. "Sabaha karşı ancak sızabildi. Şimdi hâlâ uyuyor ama uyandığında ne tepki verecek bilmiyorum. Jisung nasıl, iyi mi?"Gözümün önünde duran, benden gelecek habere bakan Jisung'a kısa bir bakış atıp, "İyi olmaya çalışıyor," diye mırıldandım.
"Biz buradayız, kahvaltı edip hemen sizin tarafa geçeceğiz. Bu işi daha fazla uzatamayız, yüz yüze konuşmaları şart."Chan hak verir gibi mırıldandı.
"Haklısın güzelim, kahvenizi içip gelin. Bekliyorum."
Telefonu kapatıp Jisung'a döndüm. Yüzündeki o meraklı ve korku dolu ifadeye karşı hafifçe gülümsemeye çalışarak, "Minho da uyuyormuş yeni," dedim. "Kahvaltımızı yapıp hemen bizim eve geçiyoruz, Jisung. Artık bu düğümü birlikte çözeceğiz."
Jisung kafasını sallayıp tezgâhın üzerindeki ekmek kutusuna uzandı, sessizce iki dilim ekmek alıp tost makinesine yerleştirdi. Sessizliğin içinde sadece makinelerin çıkardığı o hafif tıkırtı ve dışarıdan gelen uzak araba sesleri vardı.
Midemdeki o gergin boşluk hissi, kahvaltı etme hevesimi tamamen alıp götürmüştü ama Jisung'un karşısında güçlü durmak zorundaydım.
Hızlıca sade bir kahve hazırlayıp fincanı masaya bıraktım. "Hadi," dedim sandalyeyi çekip otururken.
"Bir şeyler yemelisin, Jisung. Bugünü devirmek için enerjiye ihtiyacın var."O da sessizce karşıma geçip oturdu, tabağındaki ekmekle oynamaktan başka bir şey yapmadı.
Birkaç lokma zorla boğazından geçirdikten sonra ayağa kalkıp üzerimizi değiştirmek için odalara dağıldık. Evden çıkıp taksi durağına doğru yürürken, sabahın serin havası yüzümüze çarpıyor, üzerimdeki o boğucu ağırlığı biraz olsun hafifletmeye çalışıyordu.
Kısa sürede taksi durağının önüne gelmiştik.Araba geldiğinde Kapıyı açıp içeri girdik yarım saatin ardından eve gelmiştik. Changbin tarafından karşılanmıştık, salondan gelen hafif tıkırtılar Chan ve Minho'nun uyanmış olduğunu ele veriyordu.
Antrede ayakkabılarımızı çıkarırken Jisung derin bir nefes aldı, ellerinin titrediğini fark edip avucunu sıktım.
Salona adım attığımız an, pencere kenarındaki ikiliye çevrildi gözlerimiz. Chan, koltukta oturan ve ellerini yüzüne kapatmış olan Minho’nun hemen yanında, destek olurcasına elini omzuna koymuş duruyordu.
Bizi gördüklerinde ikisinin de başı aynı anda kalktı; Chan’ın yorgun ama güven veren bakışlarıyla karşılaştım, Minho’nun ise gözleri en az Jisung'unkiler kadar perişandı.
Jisung, arkamda durduğu yerden adım atıp salona girdiğinde, salondaki o kalın, elle tutulur sessizlik bir bıçak gibi ortadan ikiye bölündü.
Minho hızla başını kaldırdı; gözlerindeki o kan çanağı kızıllık ve içindeki suçluluk duygusu o kadar açıktı ki, insan bakmaya bile vicdan azabı duyuyordu.
Chan, oturduğu koltuğun kenarından kalkıp yavaşça bana doğru adımladı. Yanına vardığımda kollarını belime doladı, başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı; sanki bu gecenin bütün yorgunluğunu, o gerginliği benden çıkarmaya çalışır gibi sıkıca sarıldı.
Ben de ellerimi sırtına dolayıp ona karşılık verirken, gözüm odanın ortasında kalan iki adama kaydı.
Jisung ile Minho aralarında birkaç adımlık mesafeyle öylece dikiliyorlardı. İkisi de kelimelerin kifayetsiz kaldığı o uçurumun kenarındaydı.Sessizliği bozan Minho oldu; sesi çatallı ve neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Jisung..." dedi, sanki o ismi söylemek bile canını yakıyormuş gibi. "Geldin."Jisung ise titreyen ellerini birbirine kenetlemiş, gözlerinden akmaya çalışan yaşları tutmak için çene kaslarını sıkıyordu.
"Gitmeni istemedim," dedi, sesindeki o kırgın öfke odayı doldurdu. "Beni öylece bırakıp gitmeni istemedim, Minho. Biz bunun için mi her şeyi geride bıraktık? Birkaç ayda tükenmek için mi?"Minho başını iki yana salladı, adımlarını Jisung’a doğru atmak istedi ama sanki ayaklarına bağlanan demir ağırlıklar yüzünden olduğu yerde çakılı kaldı.
"Bilmiyorum..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Kendimi bilmiyorum, Jisung. İçimdeki o karanlıkla baş edemiyorum. Seni de aşağı çekiyorum, göremiyor musun? O kazadan beri... Hiçbirimiz tam değiliz. Ve ben bunu sana daha fazla yapamam."
Jisung dayanamayıp bir adım öne atıldı, gözünden süzülen yaş serbest kalırken, "Bunu benim kararıma bırakmalıydın!" diye bağırdı.
Sesindeki o acı, hepimizin içindeki o eski yarayı hatırlatmıştı.Chan, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırıp beni kendine biraz daha çekti.
Bu kavganın içine müdahale edemezdik; bu, onların kendi aralarında çözmesi, o enkazın altından birlikte çıkması gereken bir yoldu.
Minho'nun sesi bu sefer o keskin duvarların ardındaki en saf, en savunmasız haliyle döküldü dudaklarından.
Olduğu yere çöker gibi omuzları biraz daha düştü, bakışlarını Jisung'un gözlerindeki yaşlardan kaçırarak ellerine indirdi."Seni her şeyden çok seviyorum, Jisung," dedi, fısıltı gibi çıkan ama odadaki herkesin yüreğine taş gibi oturan o cümleyle.
"Yemin ederim seviyorum. Ama.. hayatımın geri kalanı öyle bir enkaz ki. Ailem üzerimdeki baskıyı artırdı, işler zıvanadan çıktı... Sanki nefes alacak tek bir yerim kalmamıştı ve bilmeden, istemeden de olsa seni o boğuntuya ortak ettim. Uzaklaştım senden... Fark etmeden senden uzaklaştım."
Jisung, duyduklarının ağırlığıyla bir an nefesini tuttu. Öfkesi yerini derin, sızılı bir kabullenişe bırakırken, parmaklarının ucuyla gözlerinden süzülen yaşı sildi.
Titreyen çenesini tutmaya çalışarak, "Uzaklaşmak çözmek mi Minho?" dedi; sesinde kızgınlıktan çok, tarifi imkansız bir yorgunluk vardı.
"Bana sarılmak yerine sırtını dönmek mi doğru olan?"Minho başını kaldırıp tekrar Jisung’un gözlerinin içine baktı.
Göz bebeklerindeki o derin çaresizlik belli oluyordu."Korkuyorum, Jisung," diye itiraf etti sonunda, sesi çatlayarak. "Seni kaybetmekten, kendi içimdeki bu karanlıkta seni de boğmaktan korkuyorum. Sana iyi gelen tek şey olmam gerekirken, üzerindeki en büyük yük haline geldim sanırım."
Chan, belimdeki kollarını hafifçe gevşetip derin bir nefes aldı. Minho'nun o zırhını ilk kez bu kadar net indirdiğini görmek hepimizi sarsmıştı.
Jisung ise adım adım Minho’ya yaklaşarak aralarındaki o mesafeyi kapattı; tam önünde durup ellerini Minho’nun titreyen ellerinin üzerine koydu.
Jisung’un elleri Minho’nun buz kesmiş parmaklarını sardığında, odadaki bütün o boğucu gerginlik yerini derin bir sükûnete bıraktı.
Jisung, gözlerindeki sonyaşı da serbest bırakarak hafifçe gülümsedi; o gülüşte ne bir kırgınlık ne de bir suçlama vardı, yalnızca yılların getirdiği o sarsılmaz aidiyet ve şefkat yatıyordu.
"Karanlığından korkmuyorum, Minho," dedi Jisung, sesi bu kez fısıltıdan öte, kararlı ve net bir ezgi gibi odaya yayıldı.
"Beni asıl boğan şey uzaklaşman, yalnız kalmam. Yük olmuyorsun bana; biz zaten bu enkazı birlikte taşımak için yola çıkmadık mı?"
Minho duyduklarının karşısında daha fazla direnemedi. Gözlerinden süzülen ilk damla yaşla birlikte Jisung’a doğru bir adım attı ve kollarını onun bedenine dolayarak sıkıca sarıldı.
O an, üzerlerindeki o ağır kış sanki bir anda çözülmüş gibiydi. Chan ile ben uzaktan izlerken, içimdeki o buz tutan yerin yavaşça eridiğini hissettim.
Chan yanağını saçlarıma bastırıp derin bir nefes aldı; en azından bugün, bu evde bir şeyler kurtulmuştu.
Hâlâ yaralıydık, hâlâ eksiktik ama birbirimizi bırakmamıştık. Ve bazen, karanlığın ortasında kalabilmek için sadece bu kadarı yeterdi.
