20. bölüm · DROWN | Chanmin
-20-
Masada çıt çıkmıyordu. Jisung oturduğu sandalyede omuzlarını düşürmüş, parmaklarıyla fincanın kulpunu huzursuzca çeviriyordu.
Minho ise derin bir sessizliğin içine gömülmüş, gözlerini karşıdaki boş duvara dikmişti.
Fakat mutfaktaki asıl fırtına, bu sessizliğin sahibinden kopacaktı.Chan, uzun süredir kenetlediği ellerini tezgâhtan yavaşça çekti.
Yüzündeki o yorgun ama her zaman etrafını sarmaya çalışan şefkatli ifade, yerini derin bir incinmeye bırakmıştı. Bana dönen bakışlarındaki o net sitem, odadaki havayı daha da gerdi.
"Seungmin, bu kadar da değil," dedi Chan, sesi ne bağırıyordu ne de öfkeliydi; aksine, içindeki o naif incinmeyi saklayamayacak kadar sessiz ve kırıktı.
Masadaki bu acımasız ve yaralıyıcı gerilimden sanki fiziksel olarak canı yanmış gibi bir adım geri çıktı.
"Böyle yapman... hiç gerek yoktu. Changbin ve sevgiliisi sadece safça içeri girdi, belki düşüncesizdiler ama sen çok sert çıktın. Onlara öyle yüklenmene gerek yoktu."Chan’ın bu yumuşak ama beni hedef alan tavrı karşısında içimdeki öfke yanlış bir yöne çekiliyormuş gibi hissettim.
Ben Chan’a değil, o patavatsızlığa kızmıştım; ama onun bu durumu beni haksız gösteren bir dille eleştirmesi boğazımda bir düğüm yarattı.
"Ben sana kötülük yapmadım ki," dedim, sesimdeki o haksızlığa uğramışlık tonunu gizleyemeyerek.
"Sadece Changbin’in ve getirdiği yılışık kızın artık bu evin sınırlarını anlamalarını gerektiğini söylüyorum. Her seferinde elini kolunu sallaya içeri dalmasından sıkıldım!"
"Farkındayım," dedi Chan başını iki yana sallayarak, sesi yorgunluktan çatlıyordu. "Ama bunu ifade ediş şeklin... Hepimizi daha da köşeye sıkıştırıyor. Neyse... Ben biraz yalnız kalmak istiyorum."
Chan arkasını döndü, kimseye tek kelime daha etmeden mutfaktan çıkıp yavaş adımlarla koridora yöneldi. Kapının aralanma ve ardından sessizce kapanma sesi, mutfaktaki havayı tamamen acımasız bir yalnızlığa mahkûm etti.
Onun gidişiyle birlikte içimdeki o öfke yerini derin bir suçluluğa bıraktı; Chan'ı kırmak son isteyeceğim şey bile değildi.
Minho, Jisung’un sırtındaki elini yavaşça çekerken oturduğu sandalyede dikleşti. "Ona gitmelisin," dedi Minho, sessizliği bozan ilk kişi olarak.
Sesi suçlayıcı değil, bilgeden gelen bir uyarı gibiydi. "Changbin'e ve sevgilisi’ne kızmakta haksız değildin Seungmin, ama Chan bu evin yükünü tek başına taşımaktan o kadar yoruldu ki, aradaki en küçük bir sertlik bile ona batıyor."
Jisung da başını kaldırıp bana baktı. "Minho haklı Minnie," diye fısıldadı Jisung. "Chan sadece her şeyin sakin olmasını istiyor. Ona git ve yanlış anladığını söyle."
Başımı sallayıp derince bir nefes aldım.Biliyordum fazla yükseldiğimi ama şimdi sevdiğim içinSandalyeden kalkıp koridora yöneldim; Chan’ın sığındığı odanın aralık duran kapısından sızan loş ışık, kalbimdeki o sıkışmayı artırıyordu.
Kapıyı hafifçe aralayıp içeri adım attım.Chan, yatağın kenarına oturmuş, ellerini yüzüne kapatmış sessizce soluyordu.
Yanına yaklaşıp diz çöktüm, parmaklarımı onun dizinin üzerine koydum."Chan..." diye fısıldadım, sesim suçlulukla titriyordu. "Sana kızmadım, biliyorsun değil mi? Sadece o kıza... ve Changbin’e fazla ileri gittiğini göstermem gerekiyordu. Seni kırmak istememiştim."
Chan ellerini yavaşça yüzünden çekip bana baktı.
Gözlerinde ne bir öfke ne de bir kin vardı; sadece o bitmek bilmeyen yorgunluğun ve sevginin harmanı duruyordu.
Derin bir nefes alıp eliyle yanağımı okşadı."Biliyorum," dedi, başını omzuma yaslarken fısıltıyla. "Sadece bu aralar o kadar hassasız ki... Kimsenin kalbini kıralım istemiyorum. Ama haklıydın, sınırlarımızı bilmeleri gerekiyor."
O an, aramızdaki o gerginlik yavaşça buharlaştı. Kollarımı boynuna dolayarak onu kendine çektiğimde, yaralarımız hala kanıyor olsa da birbirimizi anladığımızı bilmek içimizi biraz olsun rahatlatmıştı.
