47. bölüm / 47
Gecenin Kusursuz Lekesi*mafya gerçek ailem43.Bölüm/Yetersiz Tıp
Bölümler 47Şu an: 43.Bölüm/Yetersiz Tıp
- 1 Tanıtım 1/Aile57 kelime
- 2 Tanıtım 2/Arkadaş6 kelime
- 3 1.Bölüm/Dolunay298 kelime
- 4 2.Bölüm/Sadistin Cezası569 kelime
- 5 3.Bölüm/Karışmış Olabilirmişmişsiniz309 kelime
- 6 4.Bölüm/Hoşçakal Bile Demem285 kelime
- 7 5.Bölüm/Gereksiz DNA1.075 kelime
- 8 6.Bölüm/Alışılmışın Dışı773 kelime
- 9 7.Bölüm/Birkaç Kardeş329 kelime
- 10 8.Bölüm/Kafa Karıştıran Uyku344 kelime
- 11 9.Bölüm/Nutella809 kelime
- 12 10.Bölüm/Kasa1.472 kelime
- 13 11.Bölüm/Karıcığım390 kelime
- 14 12.Bölüm/Nişanlım398 kelime
- 15 13.Bölüm/Kuzey950 kelime
- 16 14.Bölüm/Sırlar ve Yalanlar385 kelime
- 17 15.Bölüm/Gece Yargıcı1.536 kelime
- 18 16.Bölüm/Restorandaki Takıntı567 kelime
- 19 17.Bölüm/Geçmiş506 kelime
- 20 Tanıtım 3/Bir Arkadaş4 kelime
- 21 18.Bölüm/Katliam 1915 kelime
- 22 19.Bölüm/Arkanda Abilerin Yanında Ben553 kelime
- 23 20.Bölüm/Abi695 kelime
- 24 21.Bölüm/İntikam Ateşi580 kelime
- 25 22.Bölüm/Aydemir Yüzleşmesi1.321 kelime
- 26 23.Bölüm/Canımın Yarısı499 kelime
- 27 24.Bölüm/İyi Uykular409 kelime
- 28 25.Bölüm/Bırakmayacağım455 kelime
- 29 26.Bölüm/Gece ve Yankı394 kelime
- 30 27.Bölüm/Kusursuz Leke326 kelime
- 31 28.Bölüm/İşkence 1385 kelime
- 32 29.Bölüm/125 Borç330 kelime
- 33 30.Bölüm/İşkence 2671 kelime
- 34 31.Bölüm/İşkence 31.030 kelime
- 35 32.Bölüm/İşkence 4387 kelime
- 36 33.Bölüm/Topraklar ve Alevler613 kelime
- 37 34.Bölüm/İzin Vermem311 kelime
- 38 35.Bölüm/Aydemirler ve Aden1.021 kelime
- 39 36.Bölüm/Elvedasız Veda407 kelime
- 40 37.Bölüm/Harabe Bina1.152 kelime
- 41 38.Bölüm/Hastanede Mutluluk771 kelime
- 42 Gidişat109 kelime
- 43 39.Bölüm/Huzur722 kelime
- 44 40.Bölüm/Tulumlu Sinema Gecesi956 kelime
- 45 41.Bölüm/Ölüm Batağı909 kelime
- 46 42.Bölüm/Duygular ve Günyüzü757 kelime
- 47 43.Bölüm/Yetersiz Tıp750 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
NOT, eğer hassas veyea18 yaş altındaysan bu bölümü okuman daha rahat ve özet şeklinde anlaşılır
İyi okumalar🎀
DENİZ’İN AĞZINDAN
Sabahın serinliği konağın kalın camlarını döverken, elimdeki iki kupa ılık bitki çayıyla koridorda sessizce ilerliyordum.
Tıp fakültesinde, klinik psikoloji kürsülerinde bize insan zihninin en karanlık sapmalarını, travmanın insan ruhunu nasıl öğüttüğünü saatlerce anlatmışlardı.
Teoride her şeyi biliyordum. Bir insanın ne kadar kırılgan olabileceğini, savunma mekanizmalarının zihni korumak için ne kadar korkunç yollara sapabileceğini ezbere biliyordum.
Ama teoride bilmek başka bir şeydi, ellerinde büyüdüğüm, adını her duyduğumda içimin titrediği kardeşimin odasının kapısını çalmak başka bir şey.
Derin bir nefes alıp kapıyı iki kez tıklattım ve içeri girdim.
Yatağın kenarına oturduğunda, üzerindeki yumuşacık tavşan pijamasıyla dışarıdan bakıldığında hâlâ on üç yaşında, dünyadan habersiz masum bir çocuk gibi duruyordu. Kupalardan birini uzattığımda parmaklarının hafifçe bardağı kavrayışını izledim.
Profesyonel gözlerim hemen analiz etmeye başladı:
Titreme yok, pupiller normal, solunum düzenli. Hiçbir panik belirtisi yok.
Tam bir klinik vaka soğukkanlılığı. Ve bu, beni bir abiden ziyade bir hekim olarak dehşete düşüren asıl detaydı.
"Bugün seninle sadece abin olarak değil, zihnindeki o yükü anlamak isteyen biri olarak konuşmak istiyorum," dedim.
Sesimdeki o nötr, yönlendirici tonu korumaya özen gösteriyordum.
Bir psikolog olarak hastasının duvarlarını örmesine izin vermemeli, doğru anahtarla o kapıyı aralamalıydım.
Sorduğumda, Remzi Zorlu’nun öldüğünü bildiğimizi ama o bir ayın detaylarını bilmediğimizi, kalbinde ve zihninde ne hissettiğini mercek altına almak istediğimi net bir şekilde ifade ettim.
Verdiği ilk tepki bile başlı başına bir analiz konusuydu.
Gözlerindeki o saniyelik parıltı, sesindeki o buz gibi sakinlik...
"Ona yaptıklarımı bilmek istediğini sanmıyorum," dedi.
Bir hekim olarak burada durmam, hastayı zorlamamam gerekirdi.
Ama o benim kardeşimciğimdi. İçimdeki o yıkıcı merak ve koruma içgüdüsü mesleki mesafemi zorluyordu.
"Emin ol çok merak ediyorum," dedim.
Ve o an, masaya doğru yönelip çektiği o defter...
İşte o defter, psikoloji kitaplarında yazmayan, insan ruhunun en dibindeki o cehennemin capcanlı kanıtıydı.
Sayfaları çevirmeye başladığımda, üzerime çöken o buz gibi havayı hâlâ iliklerimde hissediyorum.Bir insan zihni, bir insan bedeni bunu nasıl kayda geçirebilirdi?
Sayfalardaki o kusursuz, nizamî ama bir o kadar da hastalıklı titizlik...
Gözlerim yazılara takıldıkça mesleki maskemin yavaşça çatladığını, içimdeki uzmanın susup yerine çaresiz bir abinin kaldığını hissettim.
Kanımın çekildiğini, ellerimin titremesine engel olamadığımı fark ettim.
"Bunlar gerçek mi?" diye sordum, sesimdeki o profesyonel tını son kez kırılıp dökülerek.
"Evet," dedi.
O an karşımda oturan kızın, benim ellerimde büyüyen o minik Dolunay olmadığını acı bir şekilde idrak ettim.
O, yılların süzgecinden geçerek bir canavara dönüşmüş, ama o canavarı da bu hayatın ta kendisi yaratmıştı.
Diyalog ilerledikçe zihnindeki o korkunç mekanizma gözlerimin önünde sergilendi.
Ateşten korkup korkmadığını sordu bana.
"Sence bir kül artık yanmaktan korkar mı abi?" dediğinde, tıp literatüründeki tüm tükenmişlik sendromu tanımlarının, tüm dissosiyatif bozuklukların bu cümlenin yanında ne kadar yavan kaldığını düşündüm.
O, yanıp kül olmamıştı; o ateşin kendisi olmuştu.
Remzi'nin bedenine kazınan 125 mühür, damarlarına zerk edilen o acıyı katlayan özel serumlar, ölmeyecek kadar verilen elektrik dozları...
Bir insan bedeninin ve ruhunun bu işkence çemberini kaldırabilmesi imkansızdı.
Ama o, bir sanatçı titizliğiyle bu vahşeti planlamış ve uygulamıştı.
Beni en çok sarsan yerlerden biri, ağlamak kavramı üzerine konustuğumuz an oldu.
"Çünkü sen ağladığında sırtını sıvazlayan bir ailen vardı ama ben ağladığımda yüzüme ilk şamarı babamdan yerdim," dediğinde, zihnimde o saniyeler içinde büyük bir suçluluk dalgası patladı. Biz o konakta, o sıcak odalarda kahkahalar atarken, bu kız o karanlık odalarda babasının şiddetiyle, kancaların altında, kanın o kırmızı rengiyle baş başa büyümüştü.
"Benim üstüm hep kirliydi biliyor musun... Kan olurdu benim üstüm, hep kan. Ve ben kandan hiç korkmazdım... en sevdiğim renktir kırmızı."
Bu sözler beynime bir çivi gibi çakıldı. Bir çocuk için kırmızı sadece bir renkken, onun için hayatta kalmanın, acının ve kimliğin tek rengi haline gelmişti.
Ve final... O bir ayı nasıl bitirdiğini sorduğumda yüzüne yayılan o ifade:
"Onu ilk önce toprağın altına gömdüm, 3 gün... Ve sonra en sevmediği şeyi yaptım; yaktım onu."
"Ne hissettin Dolunay?" diye sordum.
Sesimdeki o titremeyi gizleyemiyordum artık.
Dudakları o kusursuz, o ürpertici memnuniyetle kıvrıldı ve o cümle odanın duvarlarında yankılandı:
"İntikamın tadı çok güzelmiş abi..."
O an odadan çıkıp gitmek, bu gerçeği Aden'e, Kuzey'e, diğerlerine anlatmak istedim.
Ama ayaklarım yere mivrildi sanki. Karşımda intikamını almış, o zehrin son damlasına kadar içmiş ama ruhunu tamamen o toprağa gömmüş bir enkaz duruyordu.
Ona baktığımda bir psikolog olarak gördüğüm tek şey, onarılamaz derecede parçalanmış ama kendi içinde kusursuz bir simetriyle kilitlenmiş bir zihindi.
Onu bu karanlıktan çekip alabilir miydik? Yoksa o intikamın tadını bir kez aldıktan sonra, bu dünyadaki hiçbir ışık onun içindeki o yangını söndüremez miydi?
Cevabını henüz bilmiyordum. Ve bu, beni o odadaki her şeyden daha çok korkutuyordu.
Bölüm etkileşimi
