5. bölüm / 6
Fark Etmeden5. BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 5. BÖLÜM
- 1 1. BÖLÜM2.758 kelime
- 2 2. BÖLÜM1.764 kelime
- 3 3. BÖLÜM1.472 kelime
- 4 4. BÖLÜM1.411 kelime
- 5 5. BÖLÜM1.306 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. BÖLÜM1.601 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
Ayaklarının altında ıslak kum hafifçe çöküyordu. Deniz zaman zaman biraz daha yaklaşıp ayak bileklerine değmeden geri çekiliyordu. Damla ayakkabılarını hala elinde taşıyordu. Bir süre sonra Ali konuştu.
“İstanbul’a kaçta dönüyorsun?”
“Erken.”
“Ne kadar erken?”
Damla ona baktı.
“Bu soru biraz fazla ayrıntılı olmadı mı?”
Ali gülümsedi.
“Olmuş olabilir. Merak ettim.”
“Merak tehlikeli bir şey.”
“Neden?”
“Devamı geliyor.”
Ali sustu. Damla’nın ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Damla elindeki ayakkabıları hafifçe salladı.
“Kaçta dönüyorsun... Sonra nereye gidiyorsun... Neden akademiyi bıraktın... Daha önce biri oldu mu... Neden bitti...”
Ali yüzünü ona çevirdi.
“Devamını sormayacağım.”
“Neden?”
“İstediğin zaman anlatırsın.”
Bir süre daha sessiz yürüdüler. Birkaç adım sonra Damla fikrini değiştirdi.
“Erken değil. Öğlen.”
Ali ona döndü.
“Ne?”
“Öğlen giderim herhalde.”
Ali gülümsedi.
“Tamam.”
“Çok zorladın.”
“İşe yaradı.”
Damla başını iki yana salladı.
“Bu seferlik.”
Rüzgâr biraz daha sert esmeye başlamış, denizin kokusu yoğunlaşmıştı. Onlar yürürken gökyüzü de fark ettirmeden açıldı. Ufuk çizgisi önce koyu laciverte, ardından soluk bir griye döndü. Pembelik denizin üzerine yayıldığında ikisi de aynı anda sustu. Damla durdu.
Ali birkaç adım daha attıktan sonra geriye baktı.
“Güzel denk geldik.”
Damla gözlerini ufuktan ayırmadı.
“Evet.”
Oldukları yerde kaldılar. Güneş yavaşça denizin üzerinden yükselirken sessizce izlediler. Damla bir ara başını çevirdi. Ali de aynı anda ona baktı. İkisi de sebepsiz yere gülümsedi. Damla yeniden denize döndü ama gülümsemesi bir süre daha yüzünde kaldı. Güneş biraz daha yükseldi. Denizin üzerinde ince bir ışık yolu oluştu.
Bir süre daha güneşin yükselişini izlediler. Damla bu kez gözlerini denize değil, Ali’ye çevirdi. Sabah ışığında yüzünü daha net görüyordu. Bakışları gözlerinden yanağına, çenesine, sakalındaki kırlara ve dudaklarına indi. Orada gereğinden biraz fazla kaldı. Harika. Bir de dudaklarına bakıyordu şimdi.
Gözlerini kaldırdığında Ali’nin onu izlediğini gördü. Ali elbette nereye baktığını anlamıştı ama ne gülümsedi ne de gözlerini kaçırdı. Damla da kaçırmadı. Kalbi hızlandı. Asıl problem, bu durumdan rahatsız olmamasıydı. Adamı daha bir gündür tanıyordu. Bu bilgi, nedense bedeninin hiç umurunda değildi. Aralarında bir adımdan biraz fazla mesafe vardı. Ali yaklaşmadı.
“Damla…”.
Damla’nın cevabı istediğinden daha alçak çıktı.
“Efendim?”
Ali devamını getirmedi. Damla birkaç saniye bekledi. Sonunda gözlerini kaçırdı.
“Sanırım dönmeliyiz.”
Ali başını hafifçe salladı.
“Sanırım.”
Ama yine de ikisi de hareket etmedi. Damla gülümseyiverdi.
“Uygulamada pek başarılı değiliz.”
Ali’nin dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Şu an değil.”
Damla da güldü. Sonra yavaşça bungalovların olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Ali de hiçbir şey söylemeden yanında yürüdü. Konuşmadılar. Bir süre sonra elleri birbirine değdi. İkisi de refleksle elini çekti. Birkaç adım sonra aynı şey yeniden oldu. Bu kez ikisi de kolunu uzaklaştırmadı, yürüdükçe elleri birbirine değip ayrılmaya devam etti. Kumun bittiği yerde Damla ayakkabılarını giydi. Bungalovların arasındaki ortak alana vardıklarında güneş artık tamamen doğmuştu. Ağaçların arasından geçen dar taş yollar odalara doğru ayrılıyordu. Damla yollara baktı. Sonra Ali’ye.
“İyi geceler demek biraz saçma olacak.”
Ali de aydınlanan havaya bakarak gülümsedi.
“Biraz.”
“Günaydın o zaman.”
“Günaydın.”
Damla birkaç saniye daha olduğu yerde kaldı. Sonra taş yollardan birine doğru yürüdü. Ali de diğerine.
***
Kahvaltıda herkes vardı. Ali yoktu. Damla bunu masaya yaklaşırken fark etti. Masada iki tane boş sandalye vardı. Birine kendisi oturacaktı, diğeri de… Can, Fulya’nın önündeki tabağa bir parça peynir bırakırken başını kaldırdı.
“Ali abi sabah erken çıktı. Acil bir işi varmış.”
Sonra kahvesine uzandı.
“Size de selam söyledi.”
Kimse üzerinde durmadı. Öykü, Sinan’ın gece normalden daha şiddetli horladığını iddia ediyordu. Sinan bunu kesin bir dille reddediyor, Bilge ise odaları iki bungalov ötede olmasına rağmen duyduğunu söyleyerek Öykü’yü destekliyordu. Damla sandalyesine oturdu.
“Bana da kahve kaldı mı?”
Fulya demliği işaret etti.
“Senin için ikinciyi yaptım.”
“İşte gerçek dostluk.”
“Dün evlendim. Hala sana kahve yapıyorum.”
“Çünkü hala en kıymetlinim.” diye cevap verirken Can’a imalı bir bakış attı.
Fulya gözlerini devirdi.
“Şımarık seni.”
Can etrafına bakınıp nikâh cüzdanını arıyormuş gibi yaptı.
“Fulya benim karım artık, kızım. Karım. Alış buna.”
“Öh! Öküz müsün oğlum? Karım da karım, ne?”
Fulya hemen araya girdi, “Başlamayın yine, hâlâ uyanamadım zaten.”
Damla, Can’a burun kıvırdı, Can da uzanıp Damla’nın burnunu sıktı. Gülüşmelerin ardından masadaki sohbet yine oradan oraya atladı. Her şey normal görünüyordu. Olması gerektiği gibiydi. Yine de bir süre sonra, Bilge bir şey anlatırken gözleri istemsizce masanın diğer ucuna kaydı. Boş sandalye hala oradaydı. Damla hemen kahvesine baktı. Bu durumdan hoşlanmadı. Daha doğrusu, neden hoşlanmadığını düşünmekten hoşlanmadı. Can acil bir işi çıktığını söylemişti. Olabilirdi. İnsanların acil işleri çıkardı. Özellikle de İstanbul’da yaşayan, gün boyunca telefonuna bakmamaya çalışmasına rağmen birkaç kez ekranını kontrol eden bir adamın acil işi çıkabilirdi.
Damla kahvesinden bir yudum aldı. Kendi kendine kızdı. Ne bekliyordu ki? Ali’nin kahvaltıda karşısına oturup günaydın demesini mi? Bir anda gerildi. Sandalyede bir sorun varmış gibi kıpırdanıp kendi kendine bir şeyler söylendi.
“Ne oldu?”
Fulya’nın sesiyle ona döndü.
“Ne?”
“Söyleniyorsun. Ne dediğin de anlaşılmıyor?”
“Kahve acı.”
Fulya kendi fincanından bir yudum aldı.
“Gayet güzel.”
Konu orada kapandı. Damla da öyle olmasını istedi. Kahvaltı uzadı. Bir önceki gece hakkında kısa bir dedikodu turu başladı. Kim ne zaman kaybolmuştu, Arda neden bir ara restoranın mutfağında bulunmuştu, Can nikahtan sonra yüzüğünü kaç kere kontrol etmişti... Güneş yükseldikçe Damla’nın İstanbul’a dönme, Can ile Fulya’nın da balayı yoluna çıkma telaşı başladı. Valizler çıkarıldı. Arabaların bagajları açıldı. Son kahveler içildi.
Damla, Fulya’ya sarıldığında Fulya onu birkaç saniye bırakmadı.
“Bu sefer bu kadar uzun sürmesin.”
“Tamam, gelin hanım. Sürmez.”
Can’la vedalaşırken onu sıkıca kucakladı.
“Mutlu ol. Daha çok da mutlu et.”
Can geri çekildi.
“Emredersin.”
“Ciddiyim.”
Can tekrar sarılırken, “Dikkatli git.” dedi. Damla herkesle tek tek vedalaştı. Sonra arabasına bindi. Erdek’ten çıkarken radyoyu açmadı. Bir süre yalnızca motorun sesi vardı. Camı biraz indirdi. İçeri giren rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyor, Damla ara sıra tek eliyle geriye itiyordu. İyiydi. Her şey iyiydi. Güzel bir düğün olmuştu. Fulya mutluydu. Can mutluydu. Kendisi İstanbul’a dönüyordu. Pazartesi sabahı atölyesi vardı. Öğleden sonra bir görüşme. Salı günü okuma provası. Hayatı kaldığı yerden devam edecekti. Yalova yoluna geldiğinde eli farkında olmadan boynuna gitti. Parmakları tenine değer değmez durdu. Sanki o hareketi bilinçli yapmamıştı. Elini hemen çekti. Direksiyonu iki eliyle kavradı. Birkaç dakika sonra aynı şeyi yeniden yaptı. Kaşlarını çattı.
“Kendine gel artık.”
Yola çıktığından beri kendine söylenip duruyordu. Bu seferki sesli olmuştu. Yalova yolunda trafik ağırlaşınca arabayı gördüğü ilk benzinliğe çevirdi. Motoru kapattı. Bir süre direksiyonun başında öylece oturdu. Sonra kapıyı açıp lavaboya girdi. Musluğu sonuna kadar açtı. Avuçlarına aldığı soğuk suyu yüzüne çarptı. Başını kaldırıp aynaya baktığında yorgun görünüyordu. Bu normaldi. Neredeyse iki gecedir hiç uyumamıştı. İki elini lavabonun kenarına koydu. Derin bir nefes aldı. Ve tam o anda gece, bütün inadıyla geri döndü.
Önce kumsal.
Güneşin denizin üzerinden ağır ağır yükselişi.
Yan yana yürüyüşleri.
Sonra bungalovlara uzanan taş yollar.
Ortak alanı geçtikten sonra yolların ayrıldığı yerde durmaları.
Damla’nın kendi bungalovuna yönelmesi.
Ali’nin diğer tarafa doğru yürümeye devam etmesi.
Damla gözlerini kapattı.
“Hayır...”
Gözlerini yeniden açtı. Hatırlamak istemiyordu. Ama zihni çoktan kararını vermişti. Bungalova girmişti. Kapıyı arkasından kapatmıştı. Ayakkabılarını bile çıkarmadan birkaç saniye olduğu yerde durmuştu. Sonra dönmüştü. Kapıyı yeniden açan kendisiydi. İşte en çok buna sinir oluyordu. Çünkü Ali bir şey yapmamıştı. Arkasından gelmemiş, kararı tamamen ona bırakmıştı.
Ali taş yolun ilerisinde, kendi bungalovuna doğru yürüyordu. Kapının açıldığını duyunca durmuştu. Arkasını dönüp yalnızca bakmıştı. Damla ne söylediğini bilmiyordu; belki yalnızca adını söylemiş, belki hiçbir şey söylememişti. Aklında kalan, Ali’nin durup geri dönmesiydi. Acele etmemişti. Damla da kapının önünden ayrılmamıştı.
Bungalovun önündeki taş yolda karşı karşıya durmuşlardı. Aralarında yalnızca bir adım kalmıştı. Damla gözlerini Ali’ninkilerden ayırmamıştı. Sonra bakışları dudaklarına, boynuna, gömleğinin açık yakasına kaymıştı. Kumsalda yaptığı şeyi bir kez daha yapmıştı. Ali başını eğerek yaklaştığında Damla da parmak uçlarına yükselip dudaklarına yapışmıştı.
İlk öpücük yavaştı. İkincisi değildi.
Kapıdan içeri nasıl girdiklerini hatırlıyordu ama yatağın kenarına kimin önce çarptığını hatırlamıyordu. O anda ikisi de gülmüş, sonra gülmeyi aynı anda bırakmıştı.
Damla aynadaki yansımasına baktı. Boğazı düğümlendi. Ali’nin ona nasıl baktığını, bazen ne kadar yavaş, bazen ne kadar sabırsız dokunduğunu hatırlıyordu. Kendi ellerinin de ondan aşağı kalır yanı yoktu.
“Of!” dedi ve başını iki yana salladı.
“Harika...”
Kendi sesi boş lavaboda yankılandı. Kağıt havluyla yüzünü kuruladı. Çantasını aldı. Arabaya döndü. Kontağı çevirmedi. Bir süre direksiyonun başında öylece oturdu.
***
Bölüm etkileşimi
