Fark Etmeden kitap kapağı

1. bölüm / 6

Fark Etmeden

1. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Mel D.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1. BÖLÜM

**FARK ETMEDEN**

Sana hayatının değiştiği günü sorsalar ne cevap verirdin? Tek bir günü gösterebilir miydin, yoksa düşünmek için zamana mı ihtiyacın olurdu?

Çünkü hayatının ne zaman değiştiğini çoğu insan o anda anlamaz. Damla Erten de yıllar sonra dönüp baktığında muhtemelen o sabahı hatırlayacaktı. Erdek'e yetişmeye çalıştığı, Fulya'ya geç kaldığı için kendine kızdığı, feribot sırasında hiç tanımadığı bir adamın aracının önüne kırdığı o sabahı. Oysa tek derdi kız kardeş gibi büyüdüğü kuzeninin düğün gününde yanında olabilmekti. Son aylarda kaçırdığı bütün önemli anlardan sonra en azından o günün hiçbir dakikasını kaçırmak istemiyordu. Fulya daha uyanmadan orada olmak istiyordu.

Damla direksiyonun üzerindeki parmaklarını sabırsızca oynatırken bir kez daha saate baktı. Feribot kuyruğu ağır ilerliyordu. Araçlar birkaç metre hareket ediyor, sonra yeniden duruyordu. Önündeki kırmızı otomobilin plakasını ezberlemişti. Ülkenin öbür ucunda bir şehirde bile denk gelse muhtemelen tanırdı.

Yan koltukta duran telefonunun ekranı yandı. Fulya’dan bir mesaj geldi.

*Yetiş artık.*

Altında üç tane kızgın surat vardı. Damla gülümseyerek “Kızım bu saatte uyanılır mı?” diye söylendi. Fulya’nın ona gerçekten kızgın olmadığından emindi ama Damla kendisine fazlasıyla kızgındı.

*Geliyorum.* diye yazıp mesajı gönderdi. Telefonu tekrar yan koltuğa bıraktıktan sonra kendi kendine, “Bari dün Erdek’te olmayı başarsaydım.” dedi.

Bunu son günlerde kaç kere söylediğini bilmiyordu. Normalde son aylarda Erdek’e daha sık gelip gelinlik provalarında, hatta Fulya evi için avize seçerken bile yanında olurdu. Fulya’nın aynı konu hakkında on yedinci kez fikir değiştirmesini dinler, düğünden önceki gece de kesinlikle onun yanında kalırdı.

Son iki üç ayın nasıl geçtiğini kendisi bile anlamamıştı. On yıl sürdürdüğü akademik hayatını bırakmış, otuz üç yaşında bambaşka bir yola girmişti. İlk kez bir dizide oynayacaktı. Üstelik başrolde. Bu değişiklikten memnundu ama bir anda büyük bir yükün altına girdiğinin de farkındaydı. Atölyeler, okuma provaları, kostüm provaları, toplantılar… Bir yere yetişiyor, oradan başka bir yere geçiyordu. Eve döndüğünde ertesi günün metnine bakıyor, çoğu gece ışığı ne zaman kapattığını bile hatırlamıyordu. Bütün bunların sonunda Fulya'nın düğününe ancak düğün sabahı yetişebiliyordu. Canını en çok bu sıkıyordu.

Feribot sırasındaki araçlara baktı. Sonra saate, sonra yine araçlara baktı.

“Sabahın beşinde hepinizin işi ne?”

Öndeki araç ilerleyince sağ tarafta küçük bir boşluk açıldı. Damla fazla düşünmeden direksiyonu kırıp arabayı araya soktu. Arkasındaki siyah araç fren yapmak zorunda kaldı. Hemen ardından kısa bir selektör yaptı. Damla dikiz aynasına baktı. Sürücünün yüzünü seçemiyordu. Aracın gösterişli görüntüsü ise zaten gergin olan sinirlerine dokunmaya yetmişti. Böyle bir arabayı kullanan adamın trafikte kendisine özel bir yol ayrılması gerektiğini düşündüğüne karar vermesi birkaç saniye sürdü.

“Bekle bir zahmet.”

Ali Derin, önüne giren gri araca baktı. Bir an kornaya basmayı düşündü. Sonra vazgeçip başını hafifçe iki yana salladı.

“Aceleci.”

Kuyruk ilerleyip araçlar feribota alınmaya başladığında gri otomobil birkaç sıra önde kaldı. Ali, park alanına geçtiklerinde sürücü kapısının açıldığını gördü. Arabadan inen kadın yan koltuktan telefonunu aldı, kapıyı kapatıp hiç oyalanmadan üst kata çıkan merdivenlere yöneldi.

Ali de aracını park ettikten sonra güverteye çıktı. Sabah serinliği hâlâ hissediliyordu. Feribot hareket edince kıyıdaki seslerin yerini motorun düzenli uğultusu aldı. Birkaç yolcu çay sırasında bekliyor, bazıları daha feribot açılmadan telefonlarıyla fotoğraf çekiyordu. Ali ellerini ceplerine koyup denize doğru yürüdü. Köprü daha kısa sürüyordu, bunu ona yıllardır söylüyorlardı. O ise zamanı uygunsa feribotu tercih ediyordu. Denizi seviyordu.

Damla birkaç dakika sonra elinde kahveyle güverteye çıktı. Havanın yeni aydınlanmaya başladığı bu saatlere bayılıyordu. Telefonunu çıkarıp ufkun fotoğrafını çekti. Fotoğrafı Fulya’ya gönderdi.

*Yoldayım.*

Cevap hemen geldi.

*Yalancı.*

Damla gülümseyip telefonunu indirirken birkaç metre ileride duran adam dikkatini çekti. Uzun boylu, geniş omuzluydu. Güvertedekilerin çoğu konuşuyor, bir şeyler atıştırıyor ya da telefonlarıyla uğraşıyordu. O ise ellerini ceplerine koymuş, denize bakıyordu. Damla’nın gözü üzerinde gereğinden uzun kalmış olacak ki adam başını çevirdi. Göz göze geldiler.

Damla, sabah önüne kırdığı aracın sürücüsünün o olduğunu bilmiyordu. Arabadayken yüzünü görmemişti. Bakarken yakalanınca kahvesini dudaklarına götürdü. Yine de adam bakışını hemen çevirmeyince Damla da çevirmedi. Birkaç saniye sonra kahvesinden bir yudum alıp yeniden denize döndü.

Ali bir süre daha baktı. Gri aracın sürücüsü gerçekten aceleciydi.

Feribotun yanaşmasına yakın yeniden baktığındaysa kadın, ilk gördüğünden çok daha sakindi. Korkuluğun yanında durmuş, kahvesini içerek denizi seyrediyordu. Ali de yeniden denize döndü.

***

Damla sonunda Erdek’teydi. Amcasının evinin olduğu sokağa geldiğinde saat sekiz olmak üzereydi. Bulduğu ilk boşluğa arabasını park etti. Evin önünde henüz bir kalabalık yoktu ama içeride telaşın çoktan başladığı belli oluyordu. Üst kattaki pencereler açıktı. Perdeler hafif rüzgârla dışarı doğru kabarıyor, içeriden amcasının, yengesinin ve arkadaşlarının birbirine karışan sesleri geliyordu.

Damla camı kaldırıp motoru durdurdu ve aynı anda telefonunu, çantasını, anahtarlarını ve arka koltukta asılı duran elbise çantasını almaya çalıştı. Elbise askısı kapının kenarına takıldı. Damla çekti. Çıkmadı. Çantayı kolundan düşürmeden biraz daha sert çekti. Askı bu kez kapıya iyice sıkıştı.

“Harika.”

“DAMLA!”

Fulya’nın sesi üst kattaki açık pencerelerden birinden sokağa kadar ulaştı. Damla olduğu yerde durup başını kaldırdı.

“GELDİM!”

“GÖRÜYORUM!”

Damla bir yandan elbise askısıyla uğraşırken bir yandan Fulya’nın bu sinirli ses tonuna gülmeden edemiyordu.

“BAĞIRMA!”

“Sen gel buraya, göstereceğim ben sana.”

Damla, Fulya’nın devamında ne söylediğini duyamadı. Sonunda elbise çantasını kapının arasından kurtardı. Kumaşta bir zarar olup olmadığını hızlıca kontrol ederken söylendi.

“Sakın, sakın. Zaten zor beğendim.”

Elbisenin hiçbir sıkıntısı olmadığını görünce rahatladı. Arabanın kapısını kapattı, kilitledi ve başını yeniden kaldırdı.

“Fulya?”

“HÂLÂ OYALANIYOR MUSUN?”

“Haklı bir isyan.”

Elbise çantasını omzuna atıp apartmanın girişine yöneldi. Kapıdan girer girmez Harun’la karşılaştı. Amcası elinde bir poşetle dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Damla’yı görünce yüzündeki telaş kayboldu. Damla’nın yüzü de hemen aydınlandı.

“Günaydın amca.”

Harun poşeti bir kenara bırakıp kollarını açtı.

“Sen hâlâ hayattasın demek.”

Damla gidip ona sarıldı.

“Şimdilik.”

Harun onu bıraktıktan sonra başını tavana doğru kaldırdı. Üst katta bir kapı açıldı, ardından Fulya’nın sesi yeniden duyuldu.

“Benim tokamı kim aldı?”

Bilge’nin sesi hemen arkasından geldi.

“Kimse senin tokana dokunmadı.”

“Buradaydı!”

Damla gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı. Harun, ciddiymiş gibi yaparak omzuna hafifçe vurdu.

“Yukarı çıkacağına emin misin? Son şansın.”

Damla merdivenlere baktı.

“Şahit benim. Kaçamam.”

“Doğru. O zaman geçmiş olsun.”

Tam o sırada Zeynep mutfaktan çıktı. Damla’yı görünce elindeki tabağı tezgâha bırakıp ona doğru yürüdü.

“Damla!”

Damla bu kez yengesine döndü.

“Yengem.”

Zeynep gelip ona sıkıca sarıldı. Damla bir eliyle elbise çantasını ezilmekten korurken öteki kolunu onun beline doladı. Zeynep geri çekilir çekilmez yüzünü dikkatle süzdü.

“Bir şey yedin mi?”

Damla güldü. Çocukluğundan beri bu eve geldiğinde duyduğu ilk birkaç cümleden biri bu soru oluyordu.

“Merhaba da dedin, değil mi?”

“Bak şu kıza. Bir şey yedin mi diyorum?”

“Hayır ama yenge…”

Zeynep’in yüzündeki sıcaklık, yerini anında hoşnutsuzluğa bıraktı. Damla bunun devamını bildiği için daha cümle kurulmadan merdivenlere yöneldi.

“Yukarı çıkıyorum.”

“Damla!”

“Sonra yiyeceğim.” Ardından, “Fulya beni öldürmezse,” diye mırıldandı.

“Damla! Ah be kızım.”

Damla basamakları ikişer ikişer çıkarken arkasına dönmeden seslendi.

“Söz!”

Üst kattaki odanın kapısını açtığı anda Fulya’yla göz göze geldi. Odanın içi saç spreyi, kahve ve birbirine karışmış parfüm kokuyordu. Yatağın köşesinde Damla’nın yıllar önce Fulya’ya aldığı pelüş ayı duruyordu. Hemen önünde açık makyaj çantaları ve birkaç parça kıyafet vardı. Fulya aynanın önünde oturuyordu. Saçının yarısı yapılmış, omuzlarına beyaz bir sabahlık geçirilmişti. Damla kapının önünde kaldı. Fulya ona baktı. Sabah boyunca sokağı inleten, kaybolan tokası için herkesi sorguya çeken kadın bir anda sustu. Gözleri dolarken dudaklarını birbirine bastırdı.

“Geri zekâlı.”

Damla dudaklarını büzerek gülümsedi.

“Ben de seni özledim.”

Fulya yerinden kalkıp ona doğru yürüdü. Damla elindekileri bırakmaya fırsat bulamadan kollarını boynunda buldu. Elbise çantası aralarında sıkıştı, çantasının askısı omzundan kaydı. Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece kaldılar.

Damla gözlerini kapatıp Fulya’yı biraz daha sıkı tuttu. Cevap veremediği telefonlar, kısa kesmek zorunda kaldığı konuşmalar yeniden aklına geldi.

“Çok özür dilerim.” dedi alçak sesle.

Fulya hemen geri çekildi.

“Başlama.”

“Ama—”

“Başlarsan ağlarım.”

Damla sustu. Fulya burnunu çekip gözlerinin altına parmak uçlarıyla dokundu.

“Makyajım daha yapılmadı ama ağlamak istemiyorum.”

Damla güldü.

“Tamam.”

Bilge yatağın kenarından onları izliyordu. Gözleri biraz kızarmış, neredeyse ağlayacak gibi olmuştu. Ciddi görüntüsünün aksine çabuk duygulanan bir yapısı vardı. Kendi ağlamasına engel olmak için elindeki tokayı masaya bırakıp hemen konuya girdi.

“Bugün bence Damla’yı dövmeyelim.”

Öykü telefonundan başını kaldırdı. Kızı Masal yeni uyanmıştı. Sinan’a onunla bir şeyler atıştırıp hazırlanmasını, gelirken de çiçekçiye uğramasını yazıyordu. Bütün bu mesajlaşmanın arasında odadaki havanın değiştiğini de kaçırmamıştı. Bilge’nin ne yapmaya çalıştığını anlayıp hemen ona ayak uydurdu.

“Bence de bugün yapmayalım. Şahitsiz kalırız.”

Damla dönüp Bilge’ye ve Öykü’ye baktı. Bilge aynı ciddiyetle devam etti.

“Yarın döveriz.”

Öykü düşünüyormuş gibi yapıp başını salladı.

“Bak bu bana daha çok uyar.”

Damla elini göğsünün üzerine koydu.

“Ne kadar güzel arkadaşlarım var.”

Bilge ve Öykü de sarılmaya katıldılar. Dört arkadaş sarılmış bir yumak gibi dururken tam o sırada kapı iki kez çalındı. Kimsenin cevap vermesini beklemeden Arda içeri girdi. Hemen yüzü düştü.

“Yine beni dışlıyorsunuz.”

Bilge hiç düşünmeden cevap verdi.

“Evet.”

“İnsan bari yüzüme söylemez.”

Damla’nın hala bir elinde elbise çantası vardı, kızlara sarıldığı diğer elini Arda’ya uzatarak onu da çağırdı. Arda başını iki yana sallayarak, “Kaç yıldır aynı şeyi yapıyorsunuz.” diye söylenirken sarılmaya çoktan katılmıştı bile. Gerçekten kısa süren bir sessizliğin ardından Damla kıpırdanıp yumaktan ayrıldı. Elbise çantasını boş bulduğu bir sandalyeye bırakırken güldü.

“Hazır herkes buradayken fotoğraf çekilelim.”

Öykü hemen telefonunu hazırladı. Fotoğraf işleri ondan sorulurdu.

Arda hemen ekledi:
“Bak. Bensiz olmuyor.”

Bilge gözlerini devirdi.

“Dört çiçek bir böcek.”

Arda da aynı ifadeyle ona baktı.

“Hadi çekilin de gelin ortada dursun.” dedi Öykü.

Beşi aynanın önünde birbirlerine sokuldular. Fulya ortadaydı. Damla bir yanında, Bilge diğerinde durdu. Öykü telefonu kaldırırken Arda arkalarından başını uzattı. İlk fotoğrafta Fulya gözlerini kapattı, ikincisinde Arda bir şey söyleyip herkesi güldürdü. Öykü üçüncü kez telefonu kaldırdığında nihayet birkaç saniyeliğine durabildiler.

Fotoğraf çekilirken Damla göz ucuyla Fulya’ya baktı. Kendini bildiğinden beri belki de yüzlerce fotoğrafta onun yanında durmuştu. Çocukken aynı saç tokalarını takmış, okul yıllarında omuz omuza poz vermiş, mezuniyetlerde ve doğum günlerinde birbirlerine sarılmışlardı. Fulya, Damla’nın hayatındaki değişmeyen şeylerden biri olmuştu hep. Mutluydu ama yine de içinde, hazırlıksız yakalandığı küçük bir sızı vardı. Fulya gerçekten evleniyordu.

Fulya hiçbir şey sormadan kolunu Damla’nın beline doladı ve onu biraz daha kendine çekti. Damla da bir açıklama yapmadı. Başını kısa bir an için Fulya’nın başına yasladı. Öykü tam o anda bir fotoğraf daha çekti.

***

Damat evindeki telaş, gelin evindekinden daha sessizdi ama daha az değildi. Can yaklaşık yedi dakikadır aynı kravatla uğraşıyordu. Aynaya yaklaşıyor, düğümü biraz sıkıyor, sonra geri çekilip başını sağa sola eğerek kendisini inceliyordu. Her düzeltme girişiminden sonra kravatın ilk hâlinden daha kötü olduğuna karar veriyor, yeniden başlıyordu.

Ali, odanın köşesindeki koltuğun kenarında oturmuş onu izliyordu. Ceketini henüz giymemişti. Kollarını gevşekçe dizlerinin üzerinde tutuyor, Can’ın birazdan aynı soruyu tekrar soracağını bilmenin verdiği sakinlikle bekliyordu.

“Abi.”

Ali iç çekti. İşte soru geliyordu.

“Efendim?”

Can aynadaki görüntüsünden gözünü ayırmadan sordu.

“Yamuk mu?”

Ali kravatı birkaç saniye dikkatle inceledi.

“Hayır.”

“Emin misin?"

“Eminim.”

Can aynaya biraz daha yaklaştı. Ali’nin cevabı onu rahatlatmak yerine yeni bir şüpheye düşürmüş gibi düğümü iki parmağının arasına alıp hafifçe sağa çekti. Ali başını iki yana sallayarak konuştu:
“Şimdi yamuk.”

Can bir anda ona döndü.

“Neresi?”

Ali güldü.

“Can.”

Can, elini hâlâ kravatının üzerinde tutarak durdu.

“Tamam.”

“Kravatını bırak.”

“Bıraktım.”

Elini iki yana indirdi. İki saniye sonra parmakları yeniden düğüme uzandı.

Ali başını önüne eğdi. Can’ı neredeyse yirmi yıldır tanıyordu. İlk tanıştıklarında o, Tamer’in genç oğluydu. Büyüklerin konuşmalarına fazla karışmayan, söylenen her şeyi dinleyen, fırsat bulduğu anda bulunduğu yerden kaçmaya çalışan bir çocuktu. Zaman içinde aralarındaki yaş farkı önemini yitirmiş, Can yalnızca arkadaşının oğlu olmaktan çıkıp Ali’nin kendi dostuna dönüşmüştü.

Tamer’in ölümünden sonra aralarındaki bağ değişmişti. Ali ne onun babasının yerini almaya çalışmış ne de Can ondan böyle bir şey istemişti. Yine de bazı günlerde, özellikle hayatın insanı hazırlıksız bıraktığı anlarda, ikisi de diğerinin orada olacağını biliyordu. Can nikâh şahidi olmasını istediğinde Ali bu yüzden bir an bile düşünmemişti.

Can yeniden aynaya döndü. Bu kez ellerini iki yanında tutmaya çalışıyordu.

“Abi.”

Ali derin bir nefes aldı.

“Kravatın yamuk değil.”

“Onu sormayacaktım.”

“Ne soracaktın?”

Can’ın yüzü bir anda ciddileşti. Aynadaki kendisine baktı fakat sanki gördüğü şey takım elbisesi ya da kravatı değildi. Dudaklarını araladı, sonra söyleyeceği cümleden vazgeçti.

“Boş ver.”

Odada dışarıdan gelen boğuk konuşmalar duyuluyordu. Koridordan hızlı adımlar geçti. Birisi salondan Can’a seslendi, cevap alamayınca uzaklaştı. Ali ayağa kalkıp onun yanına geldi. Aynada bir süre yan yana durdular. Sonra kravatın zaten düzgün olan düğümünü çok az düzeltti ve elini Can’ın omzuna koydu.

“Hazırsın.”

Can aynadan ona baktı. Gülümsemeye çalıştı ama yüzündeki gerginliği saklayamadı.

“Değilim.”

Ali’nin eli omzunda kaldı.

“Biliyorum.”

Can nihayet biraz gevşedi. Kısa bir kahkaha attı. Ali de ona eşlik etti. Hazır olmak, belli ki bugün ikisinin de üzerinde duracağı bir şart değildi. Ali elini omzundan çekip kapıya yöneldi.

“Gidelim.”

***

Sabahın sakinliği uzun sürmedi. Saat ilerledikçe Fulya’nın evinin kapısı daha sık açılmaya başladı. Önce yakın akrabalar geldi. Ardından kuaförün yanında çalışan iki kişi, ellerinde büyük çantalarla merdivenleri çıktı. Bir süre sonra evin girişinde çiçekler, kutular ve kime ait olduğu bilinmeyen üç ayrı ayakkabı kutusu birikti.

Damla bu kargaşanın içinde bir ara üzerini değiştirmeyi başarmıştı. Saçlarını da ensesinde gelişigüzel toplamıştı. Sabah arabadan indiğinden beri ilk kez elleri boş kaldığında mutfağın kapısında durdu. Ne yapacağını düşünmesine fırsat kalmadan Zeynep yanına gelip iki çantayı kollarına bıraktı. Öğlene doğru sokağın sesi değişti. Önce uzaktan gelen korna duyuldu. Ardından aşağıda bekleyenlerin konuşmaları birbirine karıştı. Pencerenin önündeki Bilge perdeyi aralayıp dışarı baktı.

“Geldiler! Geldiler. ”

Odada herkes aynı anda hareketlendi. Öykü hemen pencereye yürüdü. Fulya ise aynanın önünde oturduğu yerde doğruldu. Sabah boyunca gerginliğiyle ortalığı birbirine katan kadın gitmiş, yerine ellerini sabahlığının üzerinde birleştirip sessizce bekleyen biri gelmişti.

Damla olduğu yerde kaldı. Bir an ne yapacağını bilemedi. Fulya aynadan ona baktı.

“Bakmayacak mısın?”

Damla omuz silkti.

“Ben direkt aşağıya iniyorum. Biraz da damat tarafı olayım.”

Fulya hafifçe kaşlarını çattı.

“Bak ya.”

Damla, Fulya’nın çatık kaşlarının altında gülümsediğini gördü ve Can’ı görmek için merdivenlere yöneldi. Apartmanın girişindeki kalabalığın arasından geçip kapının önüne çıktığında Can’ı gördü. Can da onu aynı anda fark etti. Damla’yı görünce yüzü biraz olsun rahatladı.

“Damla.”

Damla doğrudan ona yürüdü. Can kollarını açınca hiç duraksamadan sarıldı.

“İyi misin?” diye sordu Damla.

Can onun omzunun üzerinden boşluğa bakarak cevap verdi.

“Hayır.”

Damla geri çekilip onu baştan aşağı süzdü.

“Harika görünüyorsun.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Biraz.”

Can güldü. Sonra Damla’nın yüzüne bakıp daha sakin bir sesle konuştu.

“İyi ki geldin.”

“Gelmez miydim?”

Can cevap vermek yerine Damla’ya yeniden sarıldı. Aralarında uzun bir konuşmaya gerek yoktu. Damla, Can’ın söyleyebileceğinden fazlasını yüzünden okuyabiliyordu.

Ali birkaç adım geride durmuş, kapının önündeki karşılamayı izliyordu. Can’ın sarıldığı kadını görür görmez tanıdı.

Feribottaki kadındı.

Sabah kahvesi elinde güvertede duran, bakarken yakalandığında gözlerini hemen kaçırmayan kadın. Üzerinde bu kez başka kıyafetler vardı. Saçlarını ensesinde toplamıştı. Sabah kendi hâlinde ve biraz mesafeli görünüyordu. Can’ın yanındaysa daha rahattı. Konuşurken bazen gülümsemesi büyüyordu. Yakın olduklarını anlamak için uzun süre izlemek gerekmiyordu.

Tam o sırada içeriden birileri Can’a seslenince Can eve döndü. Damla da kapıya yöneldi. Ali, Damla kapıdan girene kadar arkasından baktı.

Damla kısa süre sonra kollarında iki büyük çantayla dışarı çıktı. İkisini de tek başına taşımakta kararlı görünüyordu. Bilge arkasından yetişti.

“Damla siyah olanı bana ver. Biraz daha lazımmış, sonra arabaya götüreceğiz.”

Damla durup ellerine baktı. İki elindeki çanta da siyahtı. Başını kaldırıp çantaları sallayarak Bilge’ye döndü.

“Bilge.”

Bilge de çantalara baktı. Kısa bir sessizlikten sonra, “Bu sabah benden mantıklı olmamı bekleme.” dedi. Damla gülerken birkaç metre ileride duran adamı gördü.

Feribottaki adam.

Ali de o anda ona bakıyordu. Sabahki kısa karşılaşmayı hatırladığını belli eden küçük bir ifadeyle başını eğerek selam verdi. Damla da aynı şekilde karşılık verdi. Bilge o sırada çantalardan birini almıştı ve doğru çanta olup olmadığını kontrol ediyordu.

“Bunu arabaya götüreyim.” dedi Bilge.

Damla yeniden ona döndü.

“Bu da yukarı geri çıkıyor o zaman.”

Bilge başıyla onaylayıp gelin arabasına doğru giderken Damla tekrar eve çıktı. Gün boyunca Ali’yle birkaç kez daha yolları kesişti. Damla elinde görüşünü kapatacak kadar büyük bir kutuyla dışarı çıktığında Ali kapıyı tuttu.

“Ben alabilirim.”

Damla kutunun arkasından başını uzatmaya çalıştı.

“Gerek yok. Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

Bir başka sefer merdivenlerde karşılaştılar. Basamaklar iki kişinin rahatça yan yana geçebileceği kadar geniş değildi. İkisi de aynı anda durdu. Ali eliyle yukarıyı gösterdi. Damla başını salladı.

“Siz geçin.”

Ali yanından geçerken hafifçe eğildi.

“Teşekkür ederim.”

Birbirlerinin yüzlerini ilk defa bu kadar yakından görmüşlerdi. Damla adamın şakaklarındaki kırları, Ali de onun aceleyle topladığı saçlarından kurtulmuş ince tutamları fark etti. Ardından ikisi de ayrı yönlere devam etti.

Gelin evden çıkmaya hazır olduğunda sokaktaki kalabalık iyice arttı. Damla bu kez kapının biraz gerisinde duruyordu. Kalabalıktakilerin çoğu akrabaydı. Bazılarını yıllardır görmemiş, bazılarını ise hiç tanımamıştı. Fulya kapıda göründüğü anda bütün dikkati ona döndü. Gerçekten çok güzeldi.

Damla onu yüzünde kendiliğinden beliren bir gülümsemeyle izledi. Pek ağlayabilen biri değildi. Yine de gözleri yanınca birkaç kez kırpıştırdı. Fulya’nın Can’a doğru yürüdüğünü görünce boğazı düğümlendi. Önce Fulya’ya, sonra Can’a baktı. Yan yana durmaları öylesine doğal görünüyordu ki Damla’nın gülümsemesi büyüdü.

Bakışları kalabalığın içinde birkaç adım geriye kayınca Ali’yi gördü. Can’ın hemen arkasında duruyordu. Bu kez göz göze geldiklerinde ikisi de bakışını hemen çevirmedi. Damla gülümsedi. Gün boyunca kapılarda, merdivenlerde ve koridorlarda karşılaşmaları artık ikisinin de fark ettiği küçük bir şakaya dönüşmüştü. Ali de gülümsedi.

Sonra kalabalık hareketlendi. Aralarından insanlar geçti, birileri Damla’ya seslendi. An, kendiliğinden dağıldı.
***

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

75okunma 7beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.