3. bölüm / 6
Fark Etmeden3. BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 3. BÖLÜM
- 1 1. BÖLÜM2.758 kelime
- 2 2. BÖLÜM1.764 kelime
- 3 3. BÖLÜM1.472 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. BÖLÜM1.411 kelime
- 5 5. BÖLÜM1.306 kelime
- 6 6. BÖLÜM1.601 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
***
İlerleyen saatlerde düğün kalabalığı azalırken müzik biraz daha yükseldi. Gecenin sonunda gelin, damat ve en yakın arkadaşlarından oluşan küçük bir grup kalmıştı. Onlar da daha gürültülü eğlenmeye devam ediyordu. Gece bire yaklaşırken herkes fazlasıyla yorulmuş, bu küçük kadrodan geriye yalnızca yıllardır birbirinden kopmayan o grup kalmıştı; dört çiçek, bir böcek ve onların eşleri, bir de Ali… Oradan on dakika uzaklıktaki Can’ın restoranına geçmişlerdi.
Öykü, gelin odasında neredeyse yarım saat kilitli kalışını anlatıyordu. Özellikle Sinan’aydı ama herkese söyleniyordu.
“Biri de demedi mi bu kadın nerede? Hiç mi yokluğumu fark etmediniz ya.”
Arda, Sinan’la uğraşmakla meşguldü.
“Ya kız haklı. Hani düğün bu hepimiz ev sahibi sayılırız başımız kalabalıktı ama Sinan, biricik eşinin yokluğunu fark etmemek… Ah Sinan.”
Öykü, Arda’nın onunla uğraştığını bilmesine rağmen aldığı gazla devam etti:
“Kızıma ne demeli? Anne, anne diye beş dakika yanımdan ayrılmayan kızım bile fark etmemiş.”
Masal’ın o sıralarda Fulya’yla dans ettiği ortaya çıkmıştı.
“Damla gelmese ben düğün sonuna kadar kalırdım herhalde o odada ve hiçbiriniz fark etmezdiniz. Öykü kim ki zaten...”
Son söylediğiyle bütün masa bir anda kahkahayı patlattı. Öykü bile gülmüştü. “Öykü kim ki zaten…” yıllardır aralarında geçen bir espriydi. Damla hemen kurtarıcı olmanın verdiği güvenle araya girdi ve konuyu değiştirdi.
“Ben kilitli kalmayı çok isterdim,” dedi Fulya’nın ve Can’ın asla alınmayacağını bilerek, Arda’yı göstererek devam etti;
“Gerçi şu sürekli ‘Gelinin şahidi, gelinin şahidi’ diye mikrofona yapışıp durdu. Bir izin vermedi soluklanayım kıyıda köşede.”
Arda kahkaha patlattı hemen.
“Kızım sen hepimizin düğününde bir şekilde ortadan kayboluyordun bu sefer önlemimi almak istedim.”
Damla ona dönüp gözlerini devirdi. Fulya, kuzeninin düğünlerden neden sıkıldığını çok iyi biliyordu. Sırf tanışıklıkları var diye normalde görüşmediği insanlarla sohbet etmek Damla’yı yorardı. Nezaketen ayak uydursa da rahatsızlığı yüzünden belli olur, bir süre sonra kaçıp yalnız kalabileceği bir köşe arardı. "Gelin odasına da biraz sessizlik için gitmiştir zaten. Öykü, bak, senin şansına iyi denk gelmiş,” dedi Fulya.
Damla kuzenine hafif bir mahcubiyetle bakıp gülümsedi. İşin komik tarafı bir yana Damla için en zoru da bu akşam olmuştu. Fulya’nın düğünü, Damla’nın akrabalarıyla da aynı ortamda bulunması demekti. Kan bağının verdiği gereksiz samimiyetle ortalıkta dolaşmalarından rahatsız olmuştu. Ama bu sefer kendisini nazik olmak zorunda hissetmemişti. Yıllardır olduğu gibi sınırlarını net bir şekilde çizmişti hepsine. Amcası, yengesi ve Fulya dışında hiçbiriyle selamlaşma dışında iletişimi yoktu.
“On dakikada bir ortadan kaybolan kızımızın bu akşam insanlara daha uzun sabredeceği tuttu ama, ah neyse buna da şükür.” diyen Öykü’nün yanağına Sinan hemen bir öpücük kondurdu.
Damla da gülüyordu ama bu kadar kişisel bir huyunun Ali’nin yanında konuşulması onu
biraz rahatsız etmişti. İstemsizce ona baktı. Ali kahkahalara katılmıyordu ama
sohbeti gülümseyerek dinliyordu. Damla hakkında yeni bir şey öğrenmek hoşuna
gitmişti. Damla’nın bakışlarının ara sıra kendisine kaymasından, onun bu
konuşmadan rahatsız olduğunu da anladı.
Masada çoktan bu akşama ait başka anlar anlatılmaya başlanmıştı. Kahkahalar devam ederken Damla da o rahatsızlıktan hızla uzaklaşmıştı. Ceren, Arda’nın onu başka çiftin üstüne fırlatmasını öyle komik anlatıyordu ki Fulya’nın yorgun gözlerinden gülmekten yaş gelmişti. Arda kendini savunmaya devam ederken Bilge o anı kaydettiğini hatırlayıp hemen telefonundan video açmıştı.
Damla, “Ben Ceren’e inanıyorum.” diyerek oylama başlattı. Arda ona döndü.
“Sen zaten hiçbir zaman benim tarafımda olmadın.”
“Haklı olduğun bir konu bulamadım çünkü.”
Fulya elindeki bardağı kaldırdı.
“Doğru. Ben de Ceren haklı diyorum.”
Öykü de kızlara katılmıştı. Arda masadakilere baktı.
“Dört kişiye karşı tekim.”
Sinan ve Özgür sadece erkek dayanışması olsun diye Arda’nın tarafını tuttular. Can ise bugün gelin ne isterse onu yapacaktı. Fulya’ya katıldı. Dönüp Ali’ye baktı. Ali başını iki yana salladı.
“Ben olayı gördüğüm için tahminde bulunmam doğru olmaz.”
Bilge de kendisini oylama dışında tutmuştu ve “Evet görelim bakalım” diyerek telefonunu masanın ortasına koydu. Masada yeniden kahkaha koptu. Arda gerçekten de Ceren’i fırlatmıştı.
Bir saat içinde hepsinin gözlerinden uyku akmaya başlamıştı. Fulya’nın makyajının büyük kısmı silinmişti. Can’ın kravatı çoktan çıkmıştı. Artık ikisi de gelinle damattan çok, arkadaşlarıyla oturan iki yorgun insana benziyordu. Bu insanlar birbirlerinin en kötü hikâyelerini, aynı hikâyenin yıllar içinde değişmiş bütün hallerini biliyorlardı. Kimsenin kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadığı bir masaydı.
Ali bu masaya yabancıydı. Yine de kendisini dışında hissetmiyordu. Bakışları ara sıra Damla’ya gidiyordu. Gün içinde onu daha ölçülü görmüştü. İnsanlarla konuşurken araya belli belirsiz bir mesafe koyuyordu. Sebebini de yaklaşık bir saat önce öğrenmişti. Şimdi öyle değildi. Bilge’yle tartışırken ellerini kullanıyor, Arda’nın söylediği bir şeye gülerken başını geriye yaslıyordu. Bir ara Öykü’ye bir şey anlatmaya başladı. Bilge araya girince ona döndü, sonra ne söylediğini unutmuş gibi boş boş baktı.
“Ne diyordum ben?”
Bilge hiç düşünmeden cevap verdi.
“Bilmiyorum.”
Damla kaşlarını çattı.
“Sen böldün.”
“Evet ama dinlemiyordum.”
Damla buruşturduğu peçeteyi Bilge’ye fırlattı. Bilge peçeteyi alıp ona geri attı. Peçete Damla’nın omzuna çarparak masaya düştü.
“Çocuk musunuz siz?” dedi Arda.
“Diyene bak.” dedi Bilge ve Damla aynı anda.
Ali’nin gülüşü bu kez sesli çıktı. Damla sesini duyup başını çevirdi. Bakışları kısa bir an buluştu. Ali gülümsemesini saklamadı. Damla da saklamadı. Sonra masadaki konuşmaya geri döndü.
Ali önündeki bardağı eline aldı. Duyduğu şey yalnızca beğeni değildi. Damla’yı merak ediyordu. Bunu artık kendine itiraf edebilirdi. Bu düşüncenin üzerinde fazla durmadan masadaki konuşmaya yeniden kulak verdi.
Saat üçe yaklaşırken müzik iyice kısıldı. Tabakların çoğu boşalmış, sohbetin hızı da biraz düşmüştü. Rüzgar artmıştı. Denizin kokusu restoranın açık tarafından içeri giriyordu. Damla bir ara sustu ve denize döndü. Yüzündeki ifade değişmemişti, yalnızca birkaç saniyeliğine masadan uzaklaşmış gibiydi. Belki Ali’nin dikkatini çekmesinin nedeni, zaman zaman kendisinin de aynısını yapmasıydı. Bir masanın ortasında otururken birkaç saniyeliğine oradan uzaklaşmayı biliyordu. Bilge bir şey söyledi. Damla başını çevirdi.
“Ne?”
“Beni dinlemiyorsun.”
“Dinliyorum.”
“Ne dedim?”
“Çok güzel şeyler söyledin.”
“Bak ya.”
“Kızım, yorulmadın mı artık? Ben tamamım, benim pilim bitti. Sorgulamaya gerek yok.”
Herkes birinin bunu söylemesini bekliyormuş gibi Damla’nın cümlesi bitmeden “Pilim bitti” kısmında onaylayarak masadan teker teker kalkmaya başladı. Önce Öykü ile Sinan kalktı. Ardından Bilge ve Özgür. Arda’yla Ceren de fazla dayanamadı. En son Can ile Fulya kaldı. Fulya artık gözlerini açık tutmak için ciddi bir çaba harcıyordu. Can’ın durumu da ondan pek farklı değildi.
“Biz gidiyoruz” dedi Can sonunda.
Damla Fulya’ya baktı.
“Bence gelin çoktan gitti.”
Fulya başını Can’ın omzundan kaldırmadan cevap verdi.
“Ben sizi duymuyorum.”
“Uyuyor çünkü.”
“Uyumuyorum.”
Can güldü.
“Gel.”
Fulya itiraz etmeden kalktı. Yeni evliler, gecenin sonunda romantizmden çok yorgunluğa yenilmiş halde gözden kayboldular. Damla arkalarından bakıp gülümsedi. Masada Ali’yle yalnız kalmışlardı. Az önce etraflarında onlarca ses vardı. Şimdi sandalyeler boşalmış, masada yarım kalmış bardaklarla gecenin dağınıklığı kalmıştı. Restoranda çalışanların sesi bile uzaktan geliyordu.
Damla sandalyesinde biraz geriye yaslandı. Ali’ye baktı. Bir süre hiçbir şey söylemeden yüzünü inceledikten sonra gözlerini hafifçe kıstı.
“Bir şey soracağım.”
Ali bardağını masaya bıraktı.
“Sor.”
“Sabah feribot sırasındaki siyah araba senin miydi?”
Ali gülümsedi.
“Evet.”
Damla gözlerini kapatıp başını geriye bıraktı.
“Harika.”
Ali güldü.
“Bu kadar kötü mü?”
“Önüne kırdım.”
“Biraz.”
Damla hemen doğruldu.
“Biraz değil. Bildiğin önüne kırdım.”
“Ben söylemedim.”
Damla başını iki yana salladı.
“Araban tanıdık geliyordu.”
Bir an durdu.
“Bütün gün çıkaramadım.”
Ali kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bütün gün?”
Damla söylediği şeyi fark edip ona baktı.
“Oraya takılma.”
“Takılmadım.”
“Pek öyle görünmedi buradan.”
Ali’nin gülümsemesi biraz daha belirginleşti. Damla da gülümsemişti ama bütün gün Ali’ye bakarken yakalandığı yetmiyormuş gibi şimdi söylediği de tuz biber olmuştu. Üstünde fazla durmamaya çalıştı. Masadaki peçetelerden birini eline aldı. Gözlerini tekrar Ali’ye çevirdi.
“Gerçekten kusura bakma. Geç kalmıştım.”
“Fark ettim,” dedi Ali. Kısa bir an durdu. “Önüme kırmandan.”
Damla güldü.
“Normalde öyle araba kullanmam.”
Ali birkaç saniye ona baktı.
“Tabii.”
Damla peçeteyi masaya bıraktı.
“İnanmadın.”
“Henüz seni yeterince tanımıyorum.”
Bunu çok sıradan bir şey söylermiş gibi söylemişti. Damla’nın eli peçetenin üzerinde durdu. Ali söylediği şeyi düzeltmeye çalışmadı. Damla birkaç saniye sonra arkasına yaslandı.
“Belki feribot sırasında araba kullanırken tanımak için çok doğru bir an değildir.”
“Bence bazı şeyleri açıklayacak kadar yeterliydi.”
“Neyi açıkladı?”
Ali düşünüyormuş gibi yaptı.
“Sabırsızsın.”
“Değilim.”
“Sabah öyleydin.”
“Sabah istisnaydı.”
“Haksız olduğunu kabul etmen de biraz zaman alıyor.”
Damla birkaç saniye Ali’nin yüzüne baktı.
“Biz kaç saattir tanışıyoruz?”
“Yeterince.”
Damla’nın ağzı hafifçe açıldı. Sonra başını öne eğip güldü.
“İnanılmazsın.”
İlk kez gerçekten konuşuyorlardı. Üstelik Damla’nın beklediğinden çok daha kolaydı. Başını kaldırıp Ali’ye baktı.
“Demek beni önce arabada gördün.”
“Evet.”
“Sonra yukarıda.”
“Evet.”
Damla sabahı hatırladı. Elindeki kahveyi. Rüzgârı. Denize bakan adamı.
“Ben de seni gördüm.”
“Biliyorum.”
Damla’nın gülümsemesi bir anda durdu.
“Nereden biliyorsun?”
“Baktın.”
Ali’nin yüzünde hâlâ aynı sakin ifade vardı. Damla’yı köşeye sıkıştırmaya ya da bakışına özel bir anlam yüklemeye çalışıyor gibi görünmüyordu. Damla gözlerini kaçırmadan gülümseyerek doğrudan ona baktı.
“Sen de baktın.”
“Biliyorum.”
Damla’nın gülümsemesi büyüdü. Ali de gülümsedi. Sonra ikisi de sustu. Denizin sesi restoranın açık tarafından içeri doluyordu. Masanın üzerinde gece boyunca biriken bardaklar, boş tabaklar, buruşturulmuş peçeteler vardı. Damla başını çevirip denize baktı. Saat çok geçti. İkisinin de kalkması gerekiyordu ama ikisi de bunu söyleyen ilk kişi olmak istemedi. Bir süre sonra çalışanlardan biri yakındaki masanın sandalyelerini toplamaya başladı. Damla sese doğru baktı.
“Sanırım bizi kovuyorlar.”
Ali boşalan restorana göz gezdirdi.
“Oldukça nazik davranıyorlar.”
Damla güldü. Sonunda masadan birlikte kalktılar. Bungalovların bulunduğu tarafa kadar yan yana yürüdüler. Yol ayrımına geldiklerinde ikisi de durdu.
“İyi geceler.” dedi Damla.
“İyi geceler.”
Sonra kaldıkları bungalovlara doğru ayrı yönlere yürüdüler.
***
Bölüm etkileşimi
