Arkadaşk kitap kapağı

5. bölüm / 35

Bölüm 5 – Mesafeler Engel Değil

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 35Şu an: Bölüm 5 – Mesafeler Engel Değil
  1. 1 Bölüm 1 – Bir Mesajla Başlayan Hikâye1.720 kelime
  2. 2 Bölüm 2 – Mesafeler ve Mesajlar2.015 kelime
  3. 3 Bölüm 3 – Bir Cümlede Saklı Kalpler1.219 kelime
  4. 4 Bölüm 4 – Mum Işığında Mesafesiz Bir Kutlama687 kelime
  5. 5 Bölüm 5 – Mesafeler Engel Değil1.220 kelime · Okuduğun bölüm
  6. 6 Bölüm 6 – İki Şehrin Yağmuru480 kelime
  7. 7 Bölüm 7 – Hayal Kurma Saati410 kelime
  8. 8 Bölüm 8 – Bir Sayı, Bir Kurtuluş712 kelime
  9. 9 Bölüm 9 – Güvenin Sınandığı Gün652 kelime
  10. 10 Bölüm 10 – Bir Umut Işığı546 kelime
  11. 11 Bölüm 11 – Saklanan Gerçekler465 kelime
  12. 12 Bölüm 12 – Biz Tekrar Biz Olduk747 kelime
  13. 13 Bölüm 13 – Görünmeyen Zincirler735 kelime
  14. 14 Bölüm 14 – Karpuzlu Top ve İnce Hesaplar661 kelime
  15. 15 Bölüm 15 – Sude’nin Arkadaşları1.010 kelime
  16. 16 Bölüm 16 – Vazgeçmek737 kelime
  17. 17 Bölüm 17 – Kapanan Kapılar798 kelime
  18. 18 Bölüm 18 – 0 Kilometre895 kelime
  19. 19 🌸 Ara Bölüm — Hayaller Defteri 🌸433 kelime
  20. 20 📖 Not 📖163 kelime
  21. 21 19. Bölüm — Aramızdaki Üçüncü Ses486 kelime
  22. 22 20. Bölüm — Bir Telefonun Ucunda Saklanan Gerçek866 kelime
  23. 23 21. Bölüm — Sinema893 kelime
  24. 24 22. Bölüm — Kutunun İçindeki Kalp1.662 kelime
  25. 25 23. Bölüm — Sessiz Mutluluk520 kelime
  26. 26 24. Bölüm — Mesafelerden Gelen Sözler1.428 kelime
  27. 27 Ara Bölüm: Hayallerden Gerçeklere224 kelime
  28. 28 25. Bölüm — Ayrılıga giden yol1.142 kelime
  29. 29 26. Bölüm — Sudesiz Geçen İlk Günler932 kelime
  30. 30 27. Bölüm – Son Konuşma ve Veda864 kelime
  31. 31 28 Bölüm – Aldatılmanın Şoku1.143 kelime
  32. 32 29.Bölüm – Duyulmayan İtiraf653 kelime
  33. 33 30.Bölüm – Kopuşun Başlangıcı911 kelime
  34. 34 31.Bölüm – Açıklama Bekleyişi989 kelime
  35. 35 32.Bölüm – Gözlerden Saklanan Çöküş609 kelime

Bölüm 5 – Mesafeler Engel Değil
Bazen birine “Seni arayabilir miyim?” diye sormak, yalnızca bir telefon görüşmesi yapmak istemek değildir. Bazen insan, mesajların arkasındaki sesi duymak ister. Yazılan kelimelerden fazlasını hissetmek, sevdiği insanın sesinde kendine bir yer bulmak ister.
Ben de o gün Sude’ye sordum:
“Seni arayabilir miyim?”
Ama ailesinden çekiniyordu.
“Olmaz,” dedi.
Kırılmadım. Onu anlıyordum. Belki o an konuşamayacaktık ama bunun bir gün değişebileceğine inanıyordum. Beklemeyi biliyordum. İçimden, Zamanla olur, dedim ve konuyu uzatmadım.
O sıralar annem sürekli çalışmam gerektiğini söylüyordu. Askerden yeni dönmüştüm. Biraz dinlenmek istiyordum ama hayat da bir şekilde devam ediyordu. Bir yandan kendime zaman ayırmak, diğer yandan hayatın sorumluluklarını üstlenmek zorundaydım.
Sonunda bir iş buldum.
Haberi alır almaz Sude’ye yazdım.
“İş buldum, yarın başlıyorum.”
Cevabı içimi ısıttı.
“Tamam aşkım, ama kendini fazla yorma olur mu?”
“Yormam aşkım,” dedim.
Bazen sevdiğin insanın birkaç kelimesi bile sana güç verir. Onun benim için endişelenmesi, kendime daha çok dikkat etmemi istemesi hoşuma gidiyordu. Artık hayatımda yalnızca kendi başıma yaşadığım günler yoktu. Gün içinde anlatmak istediğim şeyler, haber vermek istediğim biri vardı.
Ve o, Sude'ydi.
Ramazan ayıydı. İşler sakindi. O gün erkenden çıktım ve hemen Sude’ye mesaj attım.
“Erken çıktım aşkım.”
O sırada CS oynuyormuş.
“Aşkımm CS oynuyordum, kocaman örümcek çıktı, hemen kapattım.”
Bunu okuyunca kahkaha attım.
Ardından bir de şöyle dedi:
“Terbiyesiz ya.”
Ben de takılmadan duramadım.
“Bir de CS oynuyormuşsun… Allahım ısıracağım o yanakları.”
“Evet yaa,” dedi gülerek.
Sonra gününün nasıl geçtiğini anlatmaya başladı.
“Sabah ders çalıştım, sonra iftarımı açtım, ev işi yaptım. E boş kaldım, biraz CS oynayıp çikolata yemeye başladım. Kitap okumak kaldı, onu da sahurda okurum.”
Onun anlattığı sıradan bir gündü belki ama ben onu dinlemeyi seviyordum. Gün içinde neler yaptığını bilmek, küçük ayrıntılarını öğrenmek, hayatının bir parçası olmak bana iyi geliyordu.
Birden aklıma bir fikir geldi.
“Beraber oynayalım mı?”
“Önce abime sormam lazım, izin verirse olur.”
“Tamam aşkım,” dedim.
Ve sonunda oyuna girdik.
Gerçekte yan yana değildik ama o an aynı oyunun içindeydik. Onu korumaya çalışıyor, karşıma çıkanları vuruyordum. Bir süre sonra komik bir şey oldu. Sude, oyundaki karakteri beni sanmış ve arkamdan gelmeye başlamıştı. Oysa ben onun arkasında değil, biraz ilerisindeydim. Bir de durmuş, duvarı bıçaklıyordum.
Hemen yazdım:
“Burdayım burdayım…”
“Sen misin o?” diye sordu.
“Ya hayır…” dedim.
Arkamı döndüm. Hâlâ duvarı bıçaklıyordum.
O anın ne kadar komik olduğunu anlatamam.
Sude de sonunda ne olduğunu anlamıştı.
“Bir de bıçak sesi geliyor ama sen yoksun. Dönüyorum, yine yok. 360 derece döndüm, hâlâ ses var. Meğer senmişsin, yazmışsın da…”
Belki başkasına anlatsan önemsiz bir oyun anısı gibi gelirdi. Ama bizim için öyle değildi. Birbirimize gülebildiğimiz, saatlerin nasıl geçtiğini unuttuğumuz küçük bir anımız daha olmuştu.
O gün henüz bilmiyordum ama biraz sonra yaşayacağımız şey, bu oyundan bile daha çok aklımda kalacaktı.
Sabah olmuştu. Sude’nin tiyatroya gitmesi gerekiyordu.
Ona bir kez daha sordum:
“Seni arayabilir miyim?”
Önce yine aynı cevabı verdi.
“Olmaz.”
Sonra bir sessizlik oldu.
Ve ardından…
“Tamam, olur,” dedi.
Aradım.
“Alo…”
“Alo…”
Sonra ikimiz de gülmeye başladık.
Ortada anlatılacak bir şey yoktu. Komik bir söz söylememiştik. Birbirimize bir şey anlatmaya bile başlamamıştık. Sadece sesimizi duymuştuk.
Ama nedense gülüyorduk.
Belki de uzun zamandır beklediğimiz şey tam olarak buydu. Mesajların arkasından birbirimizin sesini duymak… Gerçekten orada olduğunu hissetmek.
Beş dakika boyunca neredeyse sadece güldük.
Gerçekten, beş dakika boyunca!
Sude’nin gülüşü çok güzeldi. Onu dinledikçe daha da mutlu oluyordum. O güldükçe ben de gülüyordum. Her kahkahasında ona biraz daha âşık olduğumu hissediyordum.
Bir ara Sude sordu:
“Biz niye gülüyoruz?”
“Bilmiyorum ”
Sonra oyunda yaşadığımız o sahneyi anlatmaya başladı ama yine gülme krizine girdi.
“Dönüyorum, dönüyorum, yoksun orda kısmında koptum,” dedi.
Ben de kendimi savunmaya çalıştım.
“Ya ama arkandaydım, beni görmedin…”
“Döndüm, ama göremedim,” dedi yine gülerek.
O kadar hoşuma gidiyordu ki onu böyle dinlemek…
“Kurban olurum gülüşüne kızım…”
“Ya Arif, utandırma…”
Ama artık içimde tuttuğum şeyleri söylemek daha da zorlaşmıştı. Bir yandan onunla gülüyor, bir yandan da ona ne kadar âşık olduğumu düşünüyordum.
Sonunda dayanamadım.
“Seni çok seviyorum lan,” dedim.
Bir anda durdu.
“Söyledin mi? Ne dedin sen?”
“Ne dedim ki?”
“Bir şey söyledin…”
Tekrar söyledim:
“Seni çok seviyorum lan.”
Bu kez tepkisi bambaşkaydı.
“Yaaa Ariffff… Çok güzel söyledin. Bi’ daha söyle… lütfen…”
Bir anda utanan taraf ben olmuştum.
“Olmaz, utandım…”
“Ya Arif, hadi ama…”
Dayanamadım.
“Tamam… Seni çok seviyorum lan.”
Sude’nin cevabı hâlâ kulağımda çınlıyor gibiydi.
“Ahhh çok güzel söyledin… Âşık oldum sana resmen.”
O an ne hissettiğimi tarif etmek zor. İnsan bazen sevdiği kişiye duygularını anlatmak ister ama kelimeler boğazında düğümlenir. Benim içinse o telefon görüşmesinde, bütün utangaçlığıma rağmen içimdekileri söyleyebilmek başlı başına bir mutluluktu.
Ama bu kez ben de ondan duymak istiyordum.
“Sen de söylesene…”
“Olmaz ya… utanırım ben.”
“Hadi Sude… bi’ kere…”
Biraz direndi. Sonunda kabul etti.
“Tamam… Seni çok seviyorum.”
İşte o cümle…
O kadar basit, o kadar doğal ama benim için o kadar değerliydi ki.
“Utanınca daha da tatlı oluyorsun…”
“Sus artık, kıpkırmızı oldum burda…”
“Isırıcam o al yanaklarını…”
İkimiz de mutluyduk. Birkaç dakika önce yalnızca telefonda birbirine “alo” diyen iki insandık. Şimdi ise seslerimizin arasına sevgimizi de sığdırmıştık.
Zaman ilerledi. Sude’nin tiyatroya gitmesi gerekiyordu. Görüşmemiz sona erdi.
Ama o konuşmanın bende bıraktığı his, telefon kapandığında bitmedi.
Başka bir gün yine birlikte vakit geçirdik. Bu kez ikimiz de dışarıdaydık.
Sude bir fikir ortaya attı:
“Bir şeyler alalım mı?”
“Olur,” dedim.
Ben kendi bulunduğum yerdeki BİM’e girdim. O da kendi bulunduğu yerdeki BİM’e girdi.
İkimiz de çikolatalı süt aldık. Bir de Haribo…
Sonra Sude yeni bir şey önerdi.
“Fakir dondurması da alalım.”
Ne olduğunu anlamadım.
“Fakir dondurması ne ya?”
“Hani oluyor ya, bir dolapta zengin dondurmalar, diğerinde fakir olanlar.”
Gülümsememek elde değildi. Onun bu anlatımıyla birlikte, aynı yerde olmasak bile aynı şeyi yapıyorduk. İkimiz de alışveriş yapmış, kendimize küçük atıştırmalıklar almıştık.
Toplam 34 lira tutmuştu.
Sonra parka gittik. Her birimiz kendi bulunduğumuz yerde oturduk ve aldıklarımızı yemeye başladık.
Bir düşünün…
İki ayrı şehirde, birbirinden kilometrelerce uzakta iki insan. Ellerinde çikolatalı süt, yanlarında Haribo… Birbirleriyle konuşarak sanki aynı parkta oturuyorlarmış gibi vakit geçiriyorlar.
Resmen kilometrelerce ötede piknik yapıyorduk.
Belki yan yana değildik. Birbirimize uzanıp çikolatamızı paylaşamıyorduk. Ama o anı birlikte yaşıyorduk.
Ve benim için bu, her şeye değerdi.
O gün Sude’ye biraz daha âşık olmuştum.
Saat beş olmuştu.
Artık gitme vaktiydi. Günün sonuna gelmiştik ama insan sevdiği biriyle vakit geçirirken, zamanın biraz daha yavaşlamasını istiyor. Bazen saatler yetmiyor, bazen de son beş dakika bile insanın gözünde büyüyor.
Bizim için de öyleydi.
O günün sonunda birbirimize yine aynı şeyi söyledik.
“Seni çok seviyorum…”
Bazen insanlar birbirlerinin yanında olmadan da kalplerinde en büyük yeri kaplayabilir. Bir oyunla, bir kahkahayla, telefondaki bir “alo”yla bütün dünyayı unutturabilirler.
Bizim aramızdaki mesafe hâlâ oradaydı. Ailelerin getirdiği çekinceler, ayrı hayatlar ve aşmamız gereken sınırlar da…
Ama artık birlikte güldüğümüz anılarımız vardı.
Birbirimize söylediğimiz sözler, aynı anda yaptığımız küçük şeyler ve tekrar tekrar duymak istediğimiz o cümle vardı.
Aşk bazen kelimelere sığmaz.
Bazen insan bir adım ileri gider, sonra korkup geri çekilir. Kendi kendine sorular sorar: Seviyor mu, sevmiyor mu? Her şey gerçekten düşündüğüm gibi mi?
Kalbi umutla korku arasında gidip gelir.
İşte biz de tam böyle bir yerdeydik. Uzaklarda, korkularla umutlar arasında savrulan iki yürek…
Ama her sohbetimizde, her oyun anımızda ve her kahkahamızda o his biraz daha büyüyordu.
Zeynep Sağdaş’ın dediği gibi:
“Başlıyor o en güzel masal…”
Belki bizim masalımızın yolu kolay değildi. Belki önümüzde daha aşmamız gereken çok mesafe vardı.
Ama o günlerde, birlikte geçirdiğimiz her küçük an bana şunu hissettiriyordu:
Mesafeler aramıza girebilirdi. Ama birbirimize hissettirdiklerimizi o kadar kolay silemezdi.
Bu bölümün şarkısı: “Seviyor Sevmiyor” — Zeynep Sağdaş

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…