Bölümler 35Şu an: Bölüm 1 – Bir Mesajla Başlayan Hikâye
- 1 Bölüm 1 – Bir Mesajla Başlayan Hikâye1.720 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 2 – Mesafeler ve Mesajlar2.015 kelime
- 3 Bölüm 3 – Bir Cümlede Saklı Kalpler1.219 kelime
- 4 Bölüm 4 – Mum Işığında Mesafesiz Bir Kutlama687 kelime
- 5 Bölüm 5 – Mesafeler Engel Değil1.220 kelime
- 6 Bölüm 6 – İki Şehrin Yağmuru480 kelime
- 7 Bölüm 7 – Hayal Kurma Saati410 kelime
- 8 Bölüm 8 – Bir Sayı, Bir Kurtuluş712 kelime
- 9 Bölüm 9 – Güvenin Sınandığı Gün652 kelime
- 10 Bölüm 10 – Bir Umut Işığı546 kelime
- 11 Bölüm 11 – Saklanan Gerçekler465 kelime
- 12 Bölüm 12 – Biz Tekrar Biz Olduk747 kelime
- 13 Bölüm 13 – Görünmeyen Zincirler735 kelime
- 14 Bölüm 14 – Karpuzlu Top ve İnce Hesaplar661 kelime
- 15 Bölüm 15 – Sude’nin Arkadaşları1.010 kelime
- 16 Bölüm 16 – Vazgeçmek737 kelime
- 17 Bölüm 17 – Kapanan Kapılar798 kelime
- 18 Bölüm 18 – 0 Kilometre895 kelime
- 19 🌸 Ara Bölüm — Hayaller Defteri 🌸433 kelime
- 20 📖 Not 📖163 kelime
- 21 19. Bölüm — Aramızdaki Üçüncü Ses486 kelime
- 22 20. Bölüm — Bir Telefonun Ucunda Saklanan Gerçek866 kelime
- 23 21. Bölüm — Sinema893 kelime
- 24 22. Bölüm — Kutunun İçindeki Kalp1.662 kelime
- 25 23. Bölüm — Sessiz Mutluluk520 kelime
- 26 24. Bölüm — Mesafelerden Gelen Sözler1.428 kelime
- 27 Ara Bölüm: Hayallerden Gerçeklere224 kelime
- 28 25. Bölüm — Ayrılıga giden yol1.142 kelime
- 29 26. Bölüm — Sudesiz Geçen İlk Günler932 kelime
- 30 27. Bölüm – Son Konuşma ve Veda864 kelime
- 31 28 Bölüm – Aldatılmanın Şoku1.143 kelime
- 32 29.Bölüm – Duyulmayan İtiraf653 kelime
- 33 30.Bölüm – Kopuşun Başlangıcı911 kelime
- 34 31.Bölüm – Açıklama Bekleyişi989 kelime
- 35 32.Bölüm – Gözlerden Saklanan Çöküş609 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ARKADAŞK
Bir hikâye, iki insan, yarım kalan bir son.
Bölüm 1 – Bir Mesajla Başlayan Hikâye
Herkese merhaba, ben Arif.
Aslında bu kitabı onunla birlikte yazacaktık.
Bunu bir kez olsun söylemek bile insanın içinde tuhaf bir boşluk bırakıyor. Çünkü bazı hayaller vardır; insan onları yalnızca kurmaz, gerçekleşeceklerine inanır. Hatta o kadar inanır ki bir gün her şeyin yoluna gireceğini düşünerek geleceği şimdiden paylaşmaya başlar.
Biz de öyle yapmıştık.
Sayfaları birlikte yazacaktık. Kelimelerimiz birbirine karışacak, belki aynı cümlede buluşacak, belki de birbirimizin anlatamadıklarını tamamlayacaktık. Bir hikâyemiz olacaktı. Bize ait, yalnızca bizim anlayabileceğimiz bir hikâye…
Ama olmadı.
Bir gün, birlikte kurduğum her şeyin aslında sandığım gibi olmadığını öğrendim. Meğer ne çok inanmışım. Meğer insan, görmek istediği şeye ne kadar kolay inanabiliyormuş. Bazen gerçekler gözünün önünde durur da sen onları fark etmezsin. Çünkü inanmak, şüphe etmekten daha kolay gelir.
Meğer ne salakmışım, dedim kendi kendime.
Oysa her şeyi yapabilecek gücüm vardı. Her şeye rağmen ayakta kalabileceğimi, ne olursa olsun bir yolunu bulabileceğimi düşünüyordum. Ama insanın gücü her şeye yetmiyormuş. Bazı şeyleri ne kadar istersen iste, değiştiremiyorsun.
Bazı gerçekler de tam zamanında değil, her şey bittikten sonra geliyormuş.
Şimdi sizi o günlere, henüz hiçbir şeyin neye dönüşeceğini bilmediğim zamana götüreceğim.
Çünkü bazı hikâyeler büyük olaylarla başlamaz.
Bazen yalnızca bir profil görürsün.
Bazen tek bir mesaj atarsın.
Ve bazen, hayatının en unutulmaz insanıyla tanıştığını anlaman için yıllar geçmesi gerekir.
Her şeyin başlangıcı
Zaman: Askerdeyim.
Yer: Koğuşun sessiz bir köşesi.
Gece ilerlemişti. Koğuşta günün yorgunluğu yavaş yavaş kendini gösteriyor, herkes uyumaya hazırlanıyordu. Kimi çoktan yatağına uzanmış, kimi son birkaç kelimeyi konuşup susmuştu. Ortalık sakinleşirken benim uykumun gelmeye hiç niyeti yoktu.
Elimde telefon, sosyal medyada gezinip duruyordum.
O saatlerde insanın aklına binbir türlü şey geliyor. Bazen hiçbir şey düşünmediğini sanıyorsun ama zihnin bir yerlerde dolaşmaya devam ediyor. Ben de öyleydim. Bir profilden diğerine geçiyor, karşıma çıkan hikâyelere bakıyor, zamanın geçmesini bekliyordum.
Ta ki bir profil dikkatimi çekene kadar.
Sude.
İsmini o an ilk kez görüyordum. Hakkında bildiğim hiçbir şey yoktu. Nasıl biri olduğunu, neler yaşadığını, nelerden hoşlandığını bilmiyordum. Sadece karşıma çıkan bir profildi.
Normalde kimseye durduk yere istek atmam.
Ama o gece ona istek attım.
Nedenini bugün bile tam olarak bilmiyorum. İçimden öyle geldi desem, belki de en doğru cevap bu olurdu. İnsan bazen nedenini açıklayamadığı küçük bir şey yapar. O an sıradan görünen bir hareket, yıllar sonra dönüp baktığında bütün hikâyenin başlangıcı hâline gelir.
Belki de kader dediğimiz şey, bazen gerçekten tek bir tıkta gizlidir.
Saatler geçti.
Telefonuma yeniden baktığımda Sude isteğimi kabul etmişti.
Şaşırdım. Fakat asıl şaşırdığım şey, onun da bana istek atmış olmasıydı. Hiç beklemiyordum. Bir an durup ekrana baktığımı hatırlıyorum. Küçük bir şeydi belki ama o an için beklenmedik bir karşılıktı.
Sonra o akşam paylaştığı bir hikâyeye denk geldim.
Ekranda şu yazıyordu:
“Kafamı dolaba çarptım :/”
İster istemez güldüm.
Kendi kendime gülüp geçebilirdim. Sonuçta tanımadığım birinin paylaştığı sıradan bir hikâyeydi. Ama nedense o an içimden ona yazmak geldi. Belki konuşmak için küçük bir bahane arıyordum, belki de gerçekten dolaba ne olduğunu merak ediyordum.
Tabii ki ikincisi değildi.
Gülerek mesaj attım:
— Dolaba bir şey oldu mu? 😄
Cevabı çok gecikmedi.
— Amel defteri kapandı 😂
Bu kez daha çok güldüm. Beklediğimden daha güzel bir cevap vermişti. Ben de lafı sürdürdüm:
— Tüh ya… çok iyi bir dolaptı oysa 😄
Böyle başladı konuşmamız.
Ne uzun bir tanışma mesajı vardı ne de özel olarak hazırlanmış cümleler. Birkaç kelime, biraz şaka ve iki yabancının birbirine verdiği küçük cevaplar…
Ama bazen insanı birine yaklaştıran şey, konuşmanın büyüklüğü değil, o konuşmanın içinde kendini ne kadar rahat hissettiğidir.
Sude güldü. Yazışmalar devam etti. Aramızda henüz bir şey yoktu; en azından ben öyle düşünüyordum. Sadece konuşuyorduk. Birbirimizi tanımaya çalışıyor, arada şakalaşıyorduk.
Bir süre sonra bana şöyle dedi:
— O kadar iyisin ki, sağ ol gerçekten, dedi.
Ben de hiç durmadan, her zamanki şakacı hâlimle cevap verdim:
— Demi ya… melek gibi insanım valla, dedim şakayla. 😇
O an bunun yalnızca sıradan bir sohbet olduğunu düşünüyordum. Biraz gülmüş, birkaç mesajlaşmıştık. Gece de kendi hâlinde ilerleyip gidiyordu.
Fakat bazen bir konuşmanın neden aklında kaldığını hemen anlayamazsın. O sırada yalnızca gülümsersin. Sonra günler, aylar, hatta yıllar geçer ve o küçücük anı yeniden hatırlarsın.
Ben de bir gün o konuşmayı defalarca hatırlayacağımı bilmiyordum.
Aynı şehir, farklı hayatlar
Günler geçti.
Ben hâlâ askerdeydim. Günler birbirine benziyor, zaman bazen geçmek bilmiyordu. Bir yandan görevimi yapıyor, diğer yandan terhise kalan günleri sayıyordum.
Sude ise Eskişehir'e gitmişti. Tatildeydi ve bir hikâye paylaşmıştı.
Telefon ekranında hikâyesini görünce dayanamadım. Yine yazdım.
— Ohh, hayat sana güzel!
Cevabı yine kendine özgüydü:
— Bana mı güzel? Buna gülünür işte 😂
Ben de hiç düşünmeden karşılık verdim:
— Evet kızım, ben burada askerim, ağzıma sıçıyorlar. Sen orada rahatsın! 😅
O ana kadar konuşma yine şakalaşarak ilerliyordu. Fakat bu kez Sude'nin cevabı biraz daha ciddiydi.
— Kırk yılın başında dışarı çıktım, o da düğün vardı diye. Yoksa çıkamıyorum evden. Aile baskısı yüzünden…
Mesajı okuyunca sohbetin havası değişti. Biraz önce gülüp eğlendiğimiz konu, onun hayatında o kadar da basit değildi. Ben de kendi durumumdan bahsettim.
— Ben de çıkamıyorum, askerim. Ankaradayım şu an.
O da Ankara'da yaşadığını söyledi.
— Ben de Ankaralıyım biliyorsundur belki. Neresindesin?
Cevap verdim:
— Çankaya, Kara Harp Okulu'nda yapıyorum görevimi, dedim.
O da:
— Ben de Mamak'tayım, dedi.
Bir an için konuşacak yeni bir şey bulmuş gibiydik. Aynı şehirde yaşıyorduk ama o sırada ikimiz de kendi hayatlarımızın içinde, farklı yerlerdeydik. Ben askerlik görevimi tamamlamaya çalışıyordum. O ise kendi hayatında, ailesinin koyduğu sınırlarla uğraşıyordu.
Aramızda henüz yalnızca mesajlar vardı.
Ama artık birbirimiz hakkında birkaç küçük şey daha biliyorduk.
Ben de Ankara'dan ne kadar sıkıldığımı anlatmadan duramadım:
— İyiymiş ama bir daha Ankara'ya gelmek istemiyorum 😄
Sude şaşırmış gibiydi.
— Niye be, Ankara iyidir aslında, dedi.
Benim cevabım hazırdı:
— Neresi iyi? Cumhurbaşkanı gelecek diye her yeri temizlettiriyorlar 😅
— Olur öyle, deyip güldü.
Yine gülüyorduk. Konu bir oraya bir buraya gidiyor, mesajlar peş peşe geliyordu. Saatin kaç olduğunu bile düşünmeden konuşmaya devam ediyorduk.
Saat gece dokuzla on arasındaydı.
Ben hâlâ telefonun başındaydım. Bir süredir askerlikten, Ankara'dan ve günlerin nasıl geçtiğinden bahsediyorduk. İçimde birikmiş yorgunluk vardı. Günlerdir aynı düzenin içinde olmak, sürekli bir şeyleri beklemek insanı yoruyordu.
Bir ara dayanamadım, yine söylendim:
— Gülme kızım, yoruldum valla… Allahtan bitmesine 36 gün kaldı. Gün sayıyorum.
Gerçekten de gün sayıyordum. Her geçen günü, geride bıraktığım bir adım gibi görüyordum. Bir an önce bitmesini istiyordum. O zamanlar aklımda askerlikten sonraki hayatım vardı; neler yapacağımı, nasıl bir başlangıç yapacağımı düşünüyordum.
Sude'nin cevabı bu kez daha içtendi:
— Ay gülüyorum ama… ne kadar zor olduğunun farkındayım. Allah kolaylık versin, reis. Vatan sana emanet.
Mesajını okurken gülümsedim. Ardından yine kendimi tutamadım:
— Vatanı ben kurtarıcam. 😂
O da hemen karşılık verdi:
— Heyt be, aslanım! 💪
Güldük.
O gece için her şey gayet sıradandı. İki insan tanışmış, biraz konuşmuş, birbirine birkaç güzel cümle söylemişti. Henüz ortada büyük sözler, verilmiş vaatler ya da geleceğe dair planlar yoktu.
Sadece bir sohbet vardı.
Ve ben, o sohbetin bir gün benim için bu kadar anlam taşıyacağını bilmiyordum.
Cevapsız kalan mesajlar
Ama sonra…
Sude bir daha yazmadı.
İlk başta bunun üzerinde fazla durmadım. İnsanların işleri olabilirdi. Telefonlarını bırakabilir, başka şeylerle ilgilenebilirlerdi. Her konuşmanın ertesi gün devam etmesi gerekmiyordu.
Yine de arada telefonuma baktım.
Belki bir mesaj gelmiştir diye.
Ekranı açtım, bildirimlere göz attım. Sonra telefonu tekrar bıraktım. Bir süre sonra yeniden elime aldım. Kendime neden baktığımı açıklamak istemiyordum ama insan bazen merak ettiği şeyi kendinden bile saklamaya çalışıyor.
Mesaj yoktu.
Günler geçti.
Yine bir şey gelmedi.
Zaman ilerledikçe kendi kendime düşünmeye başladım.
“Acaba sıkıldı mı?”
“Çok mu yazdım?”
“Belki de baydım onu.”
Bir konuşmanın ardından sessizlik geldiğinde insanın zihni boşluğu kendi düşünceleriyle dolduruyor. Karşı tarafın ne düşündüğünü bilmediğin için ihtimaller üretmeye başlıyorsun. Üstelik çoğu zaman en kötü ihtimali kendine yakıştırıyorsun.
Ben de öyle yaptım.
Belki de fazla konuşmuştum. Belki şakalarım ona komik gelmemişti. Belki de o gece benim için anlamlı görünen sohbet, onun için yalnızca birkaç dakikalık bir eğlenceden ibaretti.
Bilmiyordum.
Elimde bir cevap yoktu. Yalnızca sorularım vardı.
Kendi kendime kızdım.
“Benim yerimde kim olsa sıkılırdı zaten…”
Sonra yine kendimi sorguladım.
“Ne sandın Arif, hikâye yazmak kolay mı?”
Oysa ortada henüz yazılmış bir hikâye bile yoktu.
Sadece birkaç mesaj, birkaç kahkaha ve ardından gelen bir sessizlik vardı.
Sude'nin neden sustuğunu bilmiyordum. Ona bir anlam yüklemek istemiyordum ama zihnimdeki sorular da bir türlü susmuyordu.
Belki de en zor olan buydu: Ne olduğunu bilmemek.
Çünkü insan bazen kötü bir cevaba bile razı olur. Yeter ki belirsizlik sona ersin. Fakat o günlerde benim elimde ne bir açıklama ne de bir son vardı.
Yalnızca beklemek vardı.
Ve ben beklerken, her şeyin o kadar basit kalacağını sanıyordum.
Keşke orada kalsaydı
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bazı konuşmalar insanın aklından çıkmıyor.
Nedenini açıklayamıyorsun. Belki o an kendini iyi hissettiğin için, belki karşındaki insanın sana yaklaşımında farklı bir şey bulduğun için… Belki de sonradan yaşananlar, başlangıcı olduğundan daha değerli hâle getirdiği için.
Ben o ilk yazışmaları unutamadım.
Dolapla ilgili yaptığımız şakayı, onun verdiği cevapları, birbirimize takıldığımız o küçük anları…
O zamanlar bunların hiçbirinin özel olduğunu düşünmemiştim. Birkaç mesajdan ibaretti hepsi. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda, o gecenin hafızamda neden bu kadar yer ettiğini daha iyi anlıyorum.
Çünkü o gece, henüz hiçbir şeyin bozulmadığı bir zamandı.
Henüz hayal kırıklığı yoktu.
Henüz birbirimize söyleyeceğimiz ağır sözler, cevapsız kalacak sorular ya da geriye dönüp keşke diyeceğim günler yoktu.
Sadece tanışıyorduk.
Ve belki de insanın en çok özlediği şey, birini tanıdığı ilk günlerdeki o bilinmezliktir. Henüz ne olacağını bilmezsin. İyi ya da kötü hiçbir son gözünün önünde değildir. Her şeyin başka türlü olabileceğine inanırsın.
Şimdi o günleri düşündüğümde, aklımdan tek bir cümle geçiyor:
Keşke orada kalsaydı.
Keşke hikâyemiz yalnızca o ilk mesajlardan ibaret olsaydı. Keşke bir gece gülüp konuşmuş, birbirimizi güzel hatırlamış ve orada bırakmış olsaydık.
Ama hayat, insanın istediği yerde durmuyor.
Bizim hikâyemiz de o gece bitmedi.
Aksine, ben daha neyin içine girdiğimi anlamadan devam etti.
Şimdi bu kitabı yalnız yazıyorum.
Bir zamanlar birlikte yazmayı hayal ettiğimiz sayfaları, bugün tek başıma dolduruyorum. Her cümlede geçmişten bir iz, her satırda hatırladığım bir an var. Bazılarını anlatırken gülümsüyorum, bazılarını yazmaksa sandığımdan daha zor geliyor.
Çünkü bu, yalnızca yaşanmış olayları sıraladığım bir hikâye değil.
Bu, bir zamanlar inandığım şeylerin, kurduğum hayallerin ve zamanla öğrendiğim gerçeklerin hikâyesi.
Sude'nin hayatıma nasıl girdiğini artık biliyorsunuz.
Ama onunla neler yaşadığımızı henüz bilmiyorsunuz.
O ilk mesajın ardından neler olacağını, yollarımızın nasıl kesişeceğini, birbirimize nasıl yaklaşacağımızı ve bütün bunların bizi nereye götüreceğini ben bile o günlerde tahmin edemezdim.
Tek bildiğim, her şeyin küçük bir mesajla başladığıydı.
Ve asıl hikâye, daha yeni başlıyordu…
Bölüm etkileşimi
