Bölümler 50Şu an: 39. Karahan'a biat
- 1 1.bölüm: Kırmızı ve Küf Kokusu2.540 kelime
- 2 2.bölüm: Yeşil Kırılma1.925 kelime
- 3 3.bölüm: Küller ve Gölgeler1.575 kelime
- 4 4. Kanun ve Kural1.578 kelime
- 5 5. Kartal Gözü2.044 kelime
- 6 6.bölüm: sessiz fırtına1.552 kelime
- 7 7.bölüm: Celladın Kurtarıcısı2.020 kelime
- 8 8. Bölüm: Ortaklık1.932 kelime
- 9 9.bölüm: nevin2.118 kelime
- 10 10.bölüm: Kapan2.553 kelime
- 11 11.bölüm: kapılar arkasında1.854 kelime
- 12 12. Bölüm: Selim Karat3.001 kelime
- 13 13.bölüm : Hatıra1.392 kelime
- 14 14.Bölüm : Neva & Kartal1.292 kelime
- 15 15. Bölüm : Meryem1.350 kelime
- 16 16. bölüm: Asil Kartal Karahan1.621 kelime
- 17 17.Bölüm: Neva Leyla Karat2.050 kelime
- 18 18. Sisin sakladığı kökler4.089 kelime
- 19 19. Çiçek Tac1.229 kelime
- 20 20. Bir yalan1.482 kelime
- 21 21. Kıskançlık Dozu1.377 kelime
- 22 22. Sessizliğin bedeli1.066 kelime
- 23 23. İçimizdeki hain1.840 kelime
- 24 24. İstop1.848 kelime
- 25 25. Bir kurşunluk mesafe1.793 kelime
- 26 26. Gölge Savaşı4.187 kelime
- 27 27. Gelin Hanım1.950 kelime
- 28 28. Leyla'm2.198 kelime
- 29 29. Dağhan.2.009 kelime
- 30 30. ben geldim2.275 kelime
- 31 31. Ferman1.417 kelime
- 32 32. Gözdağı2.431 kelime
- 33 33. Büyük bir sır2.373 kelime
- 34 34. Kartalın sığınağı, Leyla'nın ışığı2.329 kelime
- 35 35. Nevzat'ın nefreti2.134 kelime
- 36 36. Ferman'ın sancısı2.042 kelime
- 37 37. Geçmişin külleri1.074 kelime
- 38 38. Biat ve Feda3.707 kelime
- 39 39. Karahan'a biat2.085 kelime · Okuduğun bölüm
- 40 40. Küllerden doğmak1.403 kelime
- 41 41. Saf Bağ3.530 kelime
- 42 42. stratejik mangal1.208 kelime
- 43 43. Güneş'in Kısmeti1.771 kelime
- 44 44. kraliçe'nin hududu1.765 kelime
- 45 45. Güzel Sığınak1.634 kelime
- 46 46. kırmızı elma2.891 kelime
- 47 47. Uzak Mutluluk2.579 kelime
- 48 48. İhanetin yüzü1.138 kelime
- 49 49. Kırık Güven3.527 kelime
- 50 50. Mucize1.123 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gri ve puslu bir sabaha uyanan Karahan Malikânesi’nin o büyük yemek salonu, sanki dün gece yaşanan kanlı fırtınanın enkazını hâlâ üzerinde taşıyordu. Masanın etrafındaki koltuklarda yerlerini alan yeraltının tanınmış isimleri, eski tüfekler ve bölgenin önde gelenleri, derin bir sessizlik içinde oturuyordu. Havada havagazı ve barut kokusu hâlâ asılı gibiydi.
Masanın başucunda, yüzündeki çizgiler bir gecede on yıl daha yaşlanmış gibi derinleşen Ferman oturuyordu.
Ferman’ın hemen sağında, sırtını dikleştirmiş, gözlerinde buz kütlelerinden farksız bir soğukluk barındıran Kartal yer alıyordu. Kartal’ın buz mavisi bakışları masadakilerin üzerinde birer birer gezindiğinde kimse gözlerini kaldırmaya cesaret edemiyordu.
Konuşulacaklar belliydi: Nevzat’ın defteri dürülmüş, Cemal toprağa verilmiş ve masadaki dengeler altüst olmuştu.
Sessizliği bozan, masanın en kıdemli isimlerinden biri oldu. Boğazını temizleyip hafifçe öne doğru eğildi.
“Kartal…” dedi yaşlı adam, temkinli bir sesle.
“Nevzat bitti, evet. Ama arkasında bıraktığı boşluk büyük. Aileler, kadınlar bu işin içine girdi… Çocuk oyuncağına döndü bu işler. Bizim namusumuz, masamız bu tür zaaflarla lekelenmemeli. Kadınların ve sivillerin bu karanlık hesaplaşmalara meze edilmesi, masanın kuralına ters.”
Kartal, masadaki bu imalı ve hafifçe eleştirel söze karşılık dudaklarını alayla kıvırdı ama gülmedi.
Yavaşça ayağa kalktı.
O heybetli bedeni, masanın üzerinde dev bir gölge gibi uzandı. Ellerini masaya yaslayıp öne doğru eğildi.
Salonu inleten, tokluğundan camların zangırdadığı o buz gibi sesiyle gürledi:
“Kadınlar üzerinden laf eden, kadınları bu işe karıştıranlar zayıftır. Bizim raconumuzda kadınlara ve çocuklara dokunmak yoktur. He, bunu bana karşı dile getiren biri varsa benden önce dönüp kendi geçmişine bakacak!”
Kartal’ın gözlerindeki o karanlık ateş, masadakileri adeta yakıyordu.
“Bir de siz burada hangi kuraldan bahsediyorsunuz? Hangi masanın namusundan?! Benim karım o evin içine kandırılarak, piyon gibi sürüklenirken hanginiz çıkıp ‘Bu işin kuralı bu değil.’ dediniz? Kadınlar bu işin dışındaymış… Doğru! Dışındaydı! Ta ki sizin o baba dediğiniz adamlar, masadaki güç hırsınız uğruna masumları hedef alana kadar! Sadece bu masanın kuralı değil; nereye giderseniz gidin, öncelikleriniz eşleriniz, yavrularınız olmalıdır. Bundan sonra kuralı da kanunu da bizzat ben yazarım! Kim karımı, ailemi bu pisliğe alet ederse sonucuna katlanır. Kadınlara, çocuklara kötülük eden herkes zayıftır benim gözümde. Nevzat’ın akıbeti ne olduysa bu masada bu kuralı bozmaya kalkanın akıbeti de odur!”
Salonda iğne atılsa sesi duyulacak kadar derin bir sessizlik hâkim oldu. Ferman, oğlunun bu acımasız ama bir o kadar da haklı otoritesi karşısında başını gururla ama hüzünle öne eğdi.
Kartal’ın en büyük destekçisi, dağ gibi arkasında duran babasıydı. Ferman, oğlunun omzuna destek verircesine elini sessizce koydu.
Ancak bu sert rüzgâr, masanın bir köşesinde fırtınaya dönüştü.
Zekeriya, dün geceden beri içine attığı tüm o acının, öfkenin ve kimsesizliğin patlamasıyla birden ayağa fırladı. Yüzü mosmordu, elleri zangır zangır titriyordu. Nevzat onun babasıydı…
Ne kadar hatalı, ne kadar karanlık bir adam olsa da kan bağından kaçamazdı. Üstelik Kartal’ın az önce söyledikleri, doğrudan ölü babasına söylenmiş birer kurşun gibiydi.
Belinden çektiği silahı aniden masanın ortasına, Kartal’ın tam önüne doğru kaldırdı.
“Yeter!” diye kükredi Zekeriya, gözleri kan çanağına dönmüş hâlde.
“Sen ne sanıyorsun kendini, Kartal?! Herkesi önüne katıp biçerken adalet mi kesildin başımıza? O adam… O adam benim babamdı! Kanımdan, canımdı! Sen onu öldürdün! Masada kuraldan bahsediyorsun ama kendi elinle akrabanın kanına girdin!”
Masadaki herkes nefesini tuttu.
Zekeriya’nın elindeki silahı gören korumalar ellerini silahlarına attı ama Kartal elini kaldırıp kimsenin kıpırdamamasını işaret etti.
Kartal, bir milim bile geriye çekilmedi. Aksine, göğsünü kabartarak Zekeriya’nın üzerine doğru bir adım attı.
Yüzünde tehlikeli, alaycı ve meydan okuyan bir tebessüm belirdi.
“Çek o silahı…” dedi Kartal, Zekeriya’nın gözlerinin içine baka baka.
Ses tonu o kadar sakindi ki bu sakinlik, patlamaya hazır bir dinamit fıçısından daha tehlikeliydi.
“Azıcık sende gurur varsa, azıcık o evlendiğin kıza sevgin varsa, o taşıdığın kana sevgin varsa… O silahı çıkardıysan tam alnımın ortasına doğrultup tetiği çekersin, Zekeriya! Babam dediğin o it, karımı öldürmeye kalktı. Seni piyon gibi kullandığında neredeydi o gururun? Şimdi buraya gelip bana adamlık mı taslıyorsun? Hadi! Vursana! Bekliyorum!”
Zekeriya’nın eli tetiğin üzerinde titredi.
Gözlerindeki öfke, Kartal’ın o devasa iradesi ve buz gibi duruşu karşısında yavaş yavaş çözülmeye, yerini derin bir acziyete bırakmaya başladı.
Salonun ortasında herkes suspus olmuş, ikisinin arasındaki o ölümcül saniyeleri izliyordu.
Tetik düşmedi.
Zekeriya’nın parmakları gevşedi, nefesi kesildi.
Tam o an Ferman araya girdi.
Yavaşça ayağa kalkıp Zekeriya ile Kartal’ın arasına adımladı. Sesi yorgun ama otoriterdi.
“Zekeriya… Oğlum,” dedi Ferman, babacan ama keskin bir tonla. “İndir o silahı, evlat. Yaran büyük, acın taze. Biliyoruz. Ama yanlış kapıdasın. O masaya o silahı çekmek, Karahan ailesine meydan okumaktır. Sen bu kanın, bu ocağın çocuğusun. Aklını başına topla.”
Zekeriya, Ferman’ın yüzündeki o kararlı ifadeyi görünce dişlerini sıktı. Gözlerindeki yaşları öfkeyle saklayıp masadaki silahını hızla kavradı.
Etrafındakilere nefret dolu bir bakış fırlattı.
“Bu hesap burada bitmedi!” diye tısladı Zekeriya.
Silahını kılıfına sokup arkasını döndü ve dev ahşap kapıyı sertçe çarparak odayı terk etti. Arkasından esen soğuk rüzgâr, masadaki havanın ne kadar sert olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Kapının kapanma sesi salonun duvarlarında yankılanırken Kartal yavaşça masanın başına geçti. Ceketinin düğmelerini ilikledi. Bakışları masadaki her bir adamın üzerinde tek tek dolaştı. Artık sorgulayan, çekinen ya da itiraz eden kimse kalmamıştı.
Kartal, masanın üzerine hafifçe eğilerek son sözünü söyledi:
“Gördünüz…” dedi, sesindeki her kelime bir demir balyoz gibi masaya inerken.
“Bu masanın da nefes aldığınız her saniyenin de sahibi artık benim. Kimse kimsenin karısına, evine, ailesine el uzatamaz. Uzatanın ellerini bu masaya çivilerim. Dağılın.”
–
İstanbul’un akşamüstü trafiği üzerindeki gri bulutları daha da ağırlaştırırken Kartal’ın arabası hastanenin acil otoparkına keskin bir frenle yanaştı.
Sabah masada esen o buz gibi fırtına, yerini zihninde yankılanan tek bir merkeze bırakmıştı.
Neva.
Cemal’in can verişinin acısı, Zekeriya’nın masayı terk edişindeki ihanet kokusu…
Hepsi zihninin bir köşesindeydi ama hastanenin kapısından içeri adımını attığı an, o dünyayı sarsan mafya lideri silindi; geriye sadece karısının başucuna yetişmeye çalışan adam kaldı.
Kartal, uzun ve hızlı adımlarla VIP odanın koridoruna ulaştı. Kapıda nöbet tutan Sancar, Kartal’ı görünce başıyla selam verip yolu açtı.
“Durumu nasıl?” diye sordu Kartal, soluk soluğa.
“İyi, abim,” dedi Sancar, sesindeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.
“Doktor biraz önce çıktı. Uyanmış. Dinleniyor ama seni bekliyor içeride.”
“Cemal abinin cenazesi yarın mı?”
Sancar başıyla onayladı.
Kartal başını sallayıp kapının kulpunu yavaşça indirdi.
Oda, dışarıdaki şehrin gürültüsünden ve karanlığından tamamen yalıtılmış gibi sessizdi.
Pencerelerden sızan loş akşam ışığı, yatağın başucundaki küçük lambanın sarı parıltısıyla karışıyordu.
Neva, beyaz yastıkların arasında yüzü biraz solgun ama sakin bir şekilde uzanıyordu. Şakağındaki hafif sargı, dün gece yaşanan o kâbusun hâlâ taze bir izi gibi duruyordu.
Kartal içeri girip kapıyı arkasından sessizce kapattı. Adımları odanın parkesinde neredeyse hiç ses çıkarmadı. Yatağın kenarına kadar geldiğinde Neva’nın gözleri yavaşça aralandı.
O buz mavisi gözlerdeki sertlik ve öfke, Neva’yı gördüğü anda tamamen eridi; yerini taze bir soluk, tarifsiz bir şefkat aldı. Neva, dudaklarında hafif, yorgun ama huzurlu bir tebessümle adamına baktı.
“Geldin…” diye fısıldadı.
Sesi pürüzlü çıksa da içinde derin bir rahatlama barındırıyordu.
Kartal eğildi, büyük elleriyle Neva’nın parmaklarını nazikçe kavrayıp avucunun içine aldı. Diz çöker gibi yatağın kenarına tünedi, alnını Neva’nın ellerine bastırdı. Bir süre öylece kaldılar; dışarıda kopan fırtınaların, dökülen kanların ve biten hayatların uzağında, sadece ikisinin nefes sesine sığınarak.
“Geldim, güzelim…” dedi Kartal, çatallanan sesini düzeltmeye çalışarak. Başını kaldırıp gözlerinin içine baktı.
“Seni bir saniyeliğine bile o odada, o korkunun içinde bırakmak istemezdim. Affet beni… Söz verdiysem de ilk başta koruyamadım.”
Neva, diğer eliyle Kartal’ın yanağına dokundu, parmak uçlarıyla sakallarındaki sertliği hissetti.
“Sen olmasaydın… Oradan canlı çıkamazdım, Kartal,” dedi Neva, gözleri dolarak ama kararlı bir sesle. “Beni buldun. Her şey bitti, değil mi? Artık kimse bize dokunamaz, değil mi?”
Kartal, Neva’nın elini yanağına daha çok bastırdı. Gözlerindeki o yakıcı ve keskin ışıkla başını salladı.
“Bitti,” dedi adeta yemin eder gibi. Sesindeki o ton, bu odadan dışarı taşsa dağları yerinden oynatacak kadar iradeliydi.
“Kimse… Ne Zekeriya’sı ne bir başkası… Senin kılına bile zarar veremez, Neva. Bu masanın da, bu hayatın da sahibi benim. Seni aldığım o karanlığa bir daha kimseyi yaklaştırmayacağım.”
Neva, duyduğu bu güvenle derin bir nefes aldı.
Göz kapakları yorgunluktan ağırlaşırken Kartal’ın parmaklarını sıkıca tuttu.
“Yanımdan ayrılma…” diye mırıldandı Neva, uykunun ve sakinleştiricilerin etkisiyle yavaşça gözlerini kapatırken.
“Hiçbir yere gitmiyorum,” dedi Kartal, yatağın kenarındaki sandalyeyi kendine biraz daha çekip otururken. “Sabaha kadar buradayım. Uyu, güzelim.”
Kartal, hastane odasının o loş sessizliğinde, dışarıda dönen devasa çarkları, Zekeriya’nın ihanetini ve masanın gerilimini bir kenara bırakıp sabaha kadar Neva’nın elini bırakmadı.
Çünkü o gece anladı ki Karahan imparatorluğu ne büyük silahlarla ne de kanlı masalarla ayakta duruyordu; o imparatorluk, göğsüne sığınan o kadının nefesiyle var oluyordu.
Hastane odasındaki o kırılgan huzur, gecenin ilerleyen saatlerinde koridordan gelen sert ve düzenli ayak sesleriyle aniden bölündü.
Odadaki loş ışık, Kartal’ın Neva’nın saçlarını okşayan elinin üzerinde süzülürken dışarıda havanın rengi değişmişti.
Dağ evindeki patlama, dökülen kan ve Nevzat’ın cesedi emniyetin radarına takılmış; fırtına Karahanların kapısına dayanmıştı.
Sancar, VIP koridorun başında beliren sivil polisleri görünce soğukkanlılığını koruyarak öne geçti. Ekibin başındaki komiser, cebinden çıkardığı gözaltı kararını gösterip doğrudan Kartal’ın bulunduğu odayı işaret etti.
Sancar, polislere hafifçe elini kaldırıp “Durun,” dedi. Sesi alçak ama emredici bir tondaydı. “İçeride hasta var. Olay çıkarmayın, ben halledeceğim.”
Sancar, kapıyı tıklatmadan çok yavaş bir şekilde araladı. İçeriye sadece başını uzattı. Kartal, kapının açılmasıyla bakışlarını Neva’dan ayırıp Sancar’a çevirdi.
Sancar, Neva’nın duyamayacağı bir fısıltıyla ve sadece ikisinin anlayacağı bir göz işaretiyle Kartal’a durumu özetledi: Başını hafifçe sağa eğdi, çenesini kapıya doğru kaldırdı.
Polisler geldi, abim. Vakit tamam.
Kartal, buz mavisi gözlerini bir anlığına kapatıp derin bir nefes aldı. Hiç istifini bozmadı. Neva’nın uykusunda hafifçe kıpırdadığını görünce elini onun avucundan yavaşça sıyırdı. Eğilip kızın alnına uzun, sıcak ve koruyucu bir öpücük kondurdu.
“Birazdan döneceğim, güzelim…” diye fısıldadı Kartal, sesine en ufak bir tedirginlik bile yansıtmayarak. “Sen dinlenmeye devam et.”
Neva, uykulu gözlerle hafifçe mırıldandı. Kartal’ın gidişini yalnızca kısa bir iş gezisi ya da dışarıdaki basit bir telefon görüşmesi sandı.
Kartal, odadan sessiz ve kendinden emin adımlarla çıktı. Kapıyı arkasından Neva’yı uyandırmayacak bir özenle kapattığında koridordaki hava bir anda ağırlaştı. Karşısında dikilen iki sivil polis ve onların önünde duran, deri ceketli, keskin bakışlı komiserle göz göze geldi.
Komiser, Kartal’ın heybetli duruşu ve gözlerindeki o mutlak otorite karşısında duraksasa da profesyonelliğini bozmadı. Cebinden çıkardığı kimliği ve gözaltı kararını uzattı.
“Kartal Karahan,” dedi komiser, resmî ama temkinli bir sesle.
“Dağ evindeki patlama, cinayet ve nitelikli kasten öldürme şüpheleriyle hakkınızda gözaltı kararı var. Bizimle emniyete gelmek zorundasınız.”
Kartal, adama tepeden baktı. Buz mavisi gözlerinde ne bir korku ne de bir şaşırma izi vardı. Nevzat’ın cesedinin ve o kanlı gecenin polisin önüne düşeceğini zaten biliyordu. Hatta arkasından bu ihbarı kimin yaptığını, Zekeriya’nın masadan kalkarken gözlerinde taşıdığı o intikam hırsını düşündüğünde gayet iyi tahmin edebiliyordu.
Şikâyetçinin kim olduğu onun için meçhul değildi.
“Biliyorum,” dedi Kartal, sesi koridorda yankılanan bir tokluktaydı. “Kimin nefesinin yettiğini de kimin bu çamuru fırlattığını da gayet iyi biliyorum.”
Komiser, Kartal’ın bu soğukkanlı tavrı karşısında derin bir nefes aldı. Yaka kartına hafifçe dokunarak kendini tanıttı.
“Komiser Tarık. Adınızı, namınızı çok duydum, Kartal Bey. Yeraltında adınızın ağırlığını bilmeyen yok.”
Kartal’ın dudakları hafifçe kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi.
“Beni namımla değil, dürüstlüğümle tanırlar, komiser. Mesela Yılmaz Amiri tanır mısın? Eskilerden… Sizin teşkilatın en dik duran adamlarındandı.”
Komiser Tarık’ın gözleri bir anlığına genişledi. Yılmaz Amir, teşkilatta herkesin saygıyla andığı, dürüstlüğüyle efsaneleşmiş emekli bir emniyet müdürüydü.
“Yılmaz Müdür’ü bilmeyen yoktur,” dedi Tarık, sesindeki resmiyeti bir tık düşürüp daha saygılı bir tona bürünerek. “Benim üzerimde emeği büyüktür. Saygı duyduğum rütbelilerdendir.”
“Güzel,” dedi Kartal, dik duruşunu bozmadan.
“Yılmaz Amir benim için ‘Adaleti kendi dağıtır ama masumun hakkını yemez.’ derdi. Ben bu gece buradayım çünkü karımı korudum. Masumu korudum.”
Komiser Tarık, Kartal’ın gözlerindeki o sarsılmaz iradeyi ve hürmet beslediği eski amirinin adını duyunca bakışlarındaki sertliği yumuşattı. Başını hafifçe sallayarak öne doğru bir adım attı.
“Adınızı ve duruşunuzu daha önce çok duymuştum, Kartal Bey,” dedi Komiser Tarık, kısık ama saygılı bir sesle.
“İhbar var, prosedürü işletmek zorundayım. Yüzünüzün akıyla çıkacağınızdan şüphem yok ama bu gece bizimle gelmeniz, ne yazık ki bir gece nezarethanede misafirimiz olmanız gerekiyor. Sabah ifadenizden sonra savcılığa sevk edileceksiniz.”
Kartal, hastane odasının kapısına kısa bir bakış fırlattı.
Neva içeride huzurla uyuyordu.
Bu gece burada bir olay çıkarmak, polisle çatışmak Neva’ya vereceği huzuru gölgelerdi. Kartal için gurur, kurallara uymak değil; sevdiklerinin güvende kalmasını sağlamaktı.
“Tamam, komiser,” dedi Kartal, sesindeki o mutlak kabullenişle. “Prosedür neyse uygulayın. Bir gece misafiriniz oluruz.”
Komiser Tarık, yanındaki polise hafifçe işaret etti.
Polis memuru, çelik kelepçeyi çıkarırken tereddüt etti. Kartal, hiçbir zorluk çıkarmadan ellerini öne doğru uzattı. Bileklerine geçen soğuk demirin sesi koridorda yankılandı. Kelepçe, Kartal’ın özgürlüğünü değil, sadece sabrını simgeliyordu.
Kartal, arkasında duran Sancar’a döndü.
“Neva uyanırsa ufak bir iş için ayrıldığımı söyle. Sabah burada olacağım. Gözünü üzerinden ayırma,” dedi.
Sancar, başını hürmetle ve kararlılıkla eğdi.
“Merak etme, abim. Canım pahasına.”
Kartal, polislerin arasında koridorda yürümeye başladığında adımları, kelepçeli bileklerine rağmen hâlâ bir hükümdarın adımları kadar ağır ve heybetliydi.
Dışarıda gece, emniyetin yolunu aydınlatan sirenin mavi-kırmızı ışıklarıyla bölünürken Kartal, bu geçici fırtınanın da geçeceğini ve sabah o masaya da hayata da kendi kurallarını yazmaya devam edeceğini çok iyi biliyordu.
Bölüm etkileşimi
