35. bölüm / 50
KARAHANLI33. Büyük bir sır
Bölümler 50Şu an: 33. Büyük bir sır
- 1 1.bölüm: Kırmızı ve Küf Kokusu2.540 kelime
- 2 2.bölüm: Yeşil Kırılma1.925 kelime
- 3 3.bölüm: Küller ve Gölgeler1.575 kelime
- 4 4. Kanun ve Kural1.578 kelime
- 5 5. Kartal Gözü2.044 kelime
- 6 6.bölüm: sessiz fırtına1.552 kelime
- 7 7.bölüm: Celladın Kurtarıcısı2.020 kelime
- 8 8. Bölüm: Ortaklık1.932 kelime
- 9 9.bölüm: nevin2.118 kelime
- 10 10.bölüm: Kapan2.553 kelime
- 11 11.bölüm: kapılar arkasında1.854 kelime
- 12 12. Bölüm: Selim Karat3.001 kelime
- 13 13.bölüm : Hatıra1.392 kelime
- 14 14.Bölüm : Neva & Kartal1.292 kelime
- 15 15. Bölüm : Meryem1.350 kelime
- 16 16. bölüm: Asil Kartal Karahan1.621 kelime
- 17 17.Bölüm: Neva Leyla Karat2.050 kelime
- 18 18. Sisin sakladığı kökler4.089 kelime
- 19 19. Çiçek Tac1.229 kelime
- 20 20. Bir yalan1.482 kelime
- 21 21. Kıskançlık Dozu1.377 kelime
- 22 22. Sessizliğin bedeli1.066 kelime
- 23 23. İçimizdeki hain1.840 kelime
- 24 24. İstop1.848 kelime
- 25 25. Bir kurşunluk mesafe1.793 kelime
- 26 26. Gölge Savaşı4.187 kelime
- 27 27. Gelin Hanım1.950 kelime
- 28 28. Leyla'm2.198 kelime
- 29 29. Dağhan.2.009 kelime
- 30 30. ben geldim2.275 kelime
- 31 31. Ferman3.692 kelime
- 32 32. Gözdağı2.431 kelime
- 33 33. Büyük bir sır2.373 kelime · Okuduğun bölüm
- 34 34. Kartalın sığınağı, Leyla'nın ışığı2.329 kelime
- 35 35. Nevzat'ın nefreti2.134 kelime
- 36 36. Ferman'ın sancısı2.042 kelime
- 37 37. Geçmişin külleri1.074 kelime
- 38 38. Biat ve Feda3.707 kelime
- 39 39. Karahan'a biat2.085 kelime
- 40 40. Küllerden doğmak1.403 kelime
- 41 41. Saf Bağ3.530 kelime
- 42 42. stratejik mangal1.208 kelime
- 43 43. Güneş'in Kısmeti1.771 kelime
- 44 44. kraliçe'nin hududu1.765 kelime
- 45 45. Güzel Sığınak1.634 kelime
- 46 46. kırmızı elma2.891 kelime
- 47 47. Uzak Mutluluk2.579 kelime
- 48 48. İhanetin yüzü1.138 kelime
- 49 49. Kırık Güven3.527 kelime
- 50 50. Mucize1.123 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Holding binasındaki makam odası, İstanbul’un gri gökyüzüne bakan devasa camlarıyla adeta sessiz bir kaleyi andırıyordu. Masanın üzerindeki yüksek çözünürlüklü ekranlar borsa grafikleri ve hukuki inceleme dosyalarıyla doluydu.
Neva’nın malikânede güven içinde olduğunu bilmek, Kartal’ın göğsündeki o amansız baskıyı hafifletse de holdingdeki fırtınanın tam ortasında durduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Kapı iki kez sertçe çalındı. İçeri giren Sancar’ın yüzündeki ifade, alışılmışın dışında bir tereddüt taşıyordu.
“Abi…” dedi Sancar, kapıyı arkasından kapatırken.
“Ferman Karahan aşağıda. Güvenliği geçip doğrudan senin katına çıktı. Seni görmek istiyor.”
Kartal, elindeki dolma kalemi yavaşça masaya bıraktı. Mavi gözlerinde anında buz gibi bir kalkan belirdi.
“Görüyorum şuan,” dedi. Sesi o kadar ruhsuzdu ki Sancar sadece başıyla onaylayıp dışarı çıktı.
İçeri giren adam, birkaç gün önce malikâneye kurye aracılığıyla tehdit dolu uzlaşma protokolü gönderen o kibirli adam gibi durmuyordu.
Ferman Karahan, üzerindeki koyu lacivert paltosunu çıkarmadan, adımlarını tereddütle atarak odanın ortasına kadar geldi. Yüzünde derin çizgiler, gözlerinde ise tarif edilmesi zor, tuhaf bir mahcubiyet ve masumiyet vardı.
Bakışları anlam doluydu.
Sanki yılların yükünü taşıyormuşçasına hüzünlüydü.
Kartal’ın keskin gözlerinden bu durum asla kaçmadı.
Karşısındaki adamın bu yumuşak, adeta sığınacak bir liman arar gibi duran tavrı ona fazlasıyla garip, bir o kadar da tehlikeli geldi. Ama renk vermedi. Koltuğunda dikleşip amcasına soğuk bir tebessümle baktı.
“Hayırdır, Ferman Amca?” dedi Kartal. Sesi bir bıçak kadar keskindi. “Malikâneye yolladığın o kâğıt parçası küllükte yanıp bitti diye kuryeliği bu sefer kendin mi üstlendin?”
Ferman Karahan derin bir iç çekti. Masanın önündeki deri koltuğa yavaşça oturdu. Ses tonu, alışılmış o gür ve otoriter tondan uzak, oldukça yumuşaktı.
“Seni görmeye geldim, Kartal… Sadece nasılsın, iyi misin diye bakmaya geldim. Aradaki o kavgaları, holding hırslarını bir kenara bırakıp gerçekten nasıl olduğunu merak ettim, oğlum.”
Kartal’ın kaşları hafifçe çatıldı.
Amcasının gözlerindeki o masum bakışlara odaklanırken içindeki şüphe mekanizması son sürat çalışıyordu. Kendini tutamayıp alaycı bir tavırla amcasını uyardı:
“Ben gayet iyiyim, amca. Ama sen kendi durduğun yere dikkat et. Babam Nevzat Karahan’ın yanında çok fazla duruyorsun. O adam batarken etrafındaki herkesi de dibe çeker. Dikkat et de onun arkasından sürüklenip sen de düşme.”
Ferman, yeğeninin bu sert uyarısı karşısında başını hafifçe iki yana salladı. Yüzündeki o yumuşak, babacan ifade bozulmadı.
“Oğlum… O senin baban. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın ona tamamen düşman olamazsın. Bir de… Sen de onu böyle yalnız bırakma.”
Kartal, duyduğu cümleyle bir an duraksadı. Gözlerini amcasının yüzüne dikti. Sesi aniden tehlikeli bir merakla alçaldı.
“Yalnız bırakmak mı? Sorgulanması gereken şey bu mu gerçekten? Başka kim yalnız bıraktı ki babamı?”
Ferman, sanki dilinin ucuna gelen geçmişin ağır perdesini aralamak ister gibi duraksadı.
Bakışlarını Kartal’dan kaçırıp camdan dışarıya yöneltti ve üstü kapalı, imalı bir cümle fısıldadı:
“Zamanında onu yalnız bırakanlar oldu, Kartal… Annen gibi. Babanın bu hâle gelmesinde o yalnızlığın payı büyük.”
O odadaki hava, o saniyede adeta dondu.
“Annen gibi” sözleri, Kartal’ın zihninde bir patlama etkisi yarattı. Gözlerindeki buz mavisi, yerini anında yakıcı bir öfkeye bıraktı. Göğsü hızla kalkıp inmeye başladı.
“Annem…” dedi Kartal. Sesi titriyordu ama bu titreme korkudan değil, içindeki devasa nefrettendi. “Annem babamı hiçbir zaman bırakmadı, Ferman Amca! Babam mı söyledi bunu sana? Bu yalanı babam mı uydurdu?”
Ferman, yeğeninin bu şiddetli tepkisi karşısında ellerini hafifçe kaldırıp geri adım atmaya çalıştı.
“Ne fark eder, oğlum? Babanın ağzından çıktıysa, adamın hissettiği buysa…”
Kartal’ın dudaklarından birden sinir bozucu, karanlık ve acı dolu bir gülüş döküldü. Odadaki sessizliği yaran bu gülüşün ardından Kartal masaya doğru eğildi ve gözlerini amcasının gözlerine dikti.
“Babam annemi öldürdü, Ferman Amca!” dedi, her kelimenin üzerine basarak, adeta bir felaketi haykırır gibi.
“Bir babanın kendi çocuğunun gözünün önünde annesinin infazını vermesi ne kadar doğru? Bu durumda söyle bana… Kim yalnız? Öz be öz annesi gözlerinin önünde vurulan o küçük çocuk mu, yoksa katil olan o adam mı?”
Odadaki bütün hava çekilmiş gibiydi. Ferman Karahan, duyduğu bu çıplak ve kanlı gerçek karşısında adeta ezildi. Yüzündeki yumuşak ifade yerini tam bir yıkıma bıraktı. Başını yavaşça önüne eğdi.
Dudakları titredi, gözleri yere çakıldı. Tek bir kelime bile edemedi. Boğazındaki düğüm konuşmasına izin vermiyordu.
Uzun ve kahredici bir sessizliğin ardından Ferman, cılız ve çaresiz bir sesle mırıldandı:
“Ne… Ne denir, bilemedim oğlum…”
Başka hiçbir savunma, hiçbir cümle bulamadı.
Yavaşça oturduğu koltuktan kalktı. Yılların yükü belini bükmüş gibi adımlarını kapıya doğru attı. Tam kapının kolunu tutmuşken duraksadı.
Ferman Karahan, arkasına dönüp Kartal’a son bir kez baktı. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve geçmişin silinmez gölgesi vardı. Kartal’ın yüzündeki o sert, yıkılmaz ama arkasında büyük bir acı taşıyan hatlara bakarken fısıldadı:
“Kartal, Aynı annene benzemişsin…”
Ferman kapıyı açıp odadan çıktı ve arkasından kapıyı yavaşça kapattı.
Holdingdeki makam odasında devasa bir sessizlik baş gösterdi. Kartal Karahan, masasının arkasında öylece kalakaldı. Amcasının son cümlesi, “Aynı annene benzemişsin.” sözü, odanın duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu.
Kartal, ellerini masaya dayadı.
Bakışları boşluğa kilitlendi. Dışarıdaki fırtına dinmişti belki ama içindeki karanlık deniz, annesinin hatıraları ve babasına olan nefretiyle yeniden dev dalgalar yaratmaya başlamıştı. Şehrin en yüksek katındaki o görkemli odada Kartal tamamen sessizliğe gömüldü.
Holding binasından çıktıklarında havanın kararmaya yüz tutmuş kasveti İstanbul sokaklarına çoktan çökmüştü. Kartal, adımlarını dev adımlarla otoparka doğru atarken zihnindeki o tek cümle hâlâ yankılanıyordu:
“Aynı annene benziyorsun…”
Geniş siyah makam aracının yanına geldiklerinde Sancar hızlıca arka kapıyı açtı. Kartal, tek bir kelime bile etmeden arka koltuğa geçti ve bedenini deri koltuğa bıraktı. Başını geriye atıp gözlerini kapattı.
Sancar, dikiz aynasından patronunun yüzündeki o ağır, kilitlenmiş ifadeyi görünce durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı. Hiç soru sormadan kontağı çalıştırıp aracı Karahan Malikânesi’ne doğru sürdü.
Yol boyunca arabadaki tek ses, motorun uğultusu ve dışarıda bastıran yağmurun camlara vuran damlalarıydı.
Malikânenin bahçe kapısından içeri girdiklerinde Kartal araçtan indi. Sancar arabayı park etmeye yönelirken Kartal ağır adımlarla malikânenin ana giriş kapısına yürüdü.
Tam kapıyı açmak için uzandığı sırada pirinç posta kutusunun üzerinde duran, üzerine herhangi bir pul ya da damga vurulmamış, siyah, şık ama tekinsiz bir zarf gözüne çarptı.
Kartal uzanıp zarfı aldı. Üzerinde el yazısıyla yazılmış tek bir satır vardı:
“Oğluma… Annesinin mirasıyla yaşamayı öğrensin diye.”
O yazıyı gördüğü an Kartal’ın göğsüne tonlarca ağırlığında bir taş oturdu. Nefes alışverişi anında düzensizleşti; ciğerlerine giden hava bir anda çekilmiş gibi boğazı düğümlendi. Göğsü hızla kalkıp inmeye başladı.
Zarfın içini açmaya cesaret edemedi. Elleri belirgin bir şekilde titrerken kâğıdı ve zarfı katlayıp lacivert ceketinin iç cebine adeta bir sır gibi sıkıştırdı.
Kapı eşiğinde dururken parmakları refleksle boynundaki siyah kravata gitti. Kravatın düğümünü hırsla ve çaresizce çekiştirerek gevşetti, gömleğinin üstteki iki düğmesini kopardı ama ne yaparsa yapsın o boğulma hissi geçmiyordu.
İçeri adım attığında salondan gelen ayak seslerini duyunca toparlanmaya çalıştı ama bedeni ona ihanet ediyordu.
Neva, elinde ince bir battaniyeyle salondan koridora doğru yürüyordu. Kartal’ın kapıdaki duruşunu, renginin kireç gibi attığını ve düzensiz, hırıltılı nefeslerini görünce adımları anında hızlandı.
“Kartal?” dedi Neva, sesi endişeyle titreyerek.
Kartal duvara tutunmaya çalıştı. Gözleri kararıyor, kulaklarında amcasının ve babasının sesleri yankılanıyordu. Neva’yı görüyordu ama sesi sanki çok uzaklardan, suyun altından geliyormuş gibiydi.
“Kartal… Sesimi duyuyor musun?” diye tekrarladı Neva. Bu defa adamın yanına koşar adım geldi.
Kızın gözlerindeki o büyük korku ve panik, Kartal’ın tutunmaya çalıştığı son gerçeklikti ama nefesi tamamen kesilmiş gibiydi.
Bir panik atağın, bir krizin eşiğindeydi.
Tam o sırada kapıdan giren Sancar durumu anında kavradı. Yıllardır ilk kez Kartal’ın bu karanlık krizine şahit oluyordu. Hızla öne atılıp Kartal’ın koluna girdi.
“Abi, sakin ol… Bana bak, nefes al,” diyerek Kartal’ın ağırlığını hafifletti ve onu nazik ama kararlı bir hamleyle salondaki devasa koltuğa götürüp oturmasını sağladı.
Neva, Kartal’ın dizlerinin dibine çöküp adamın buz gibi olmuş, titreyen ellerini kendi ellerinin arasına aldı.
Yüzü panikle kaplanmıştı.
Kartal’ın göğsünün ne kadar sert kalkıp indiğini, gözlerinin boşluğa baktığını görünce neyle karşı karşıya olduğunu anladı. Bu fiziksel bir yara değildi; ruhun attığı bir çığlıktı.
“Sancar, ne oldu şirkette? Ne yaşandı?” diye sordu Neva, başını Sancar’a çevirerek.
Sancar, Kartal’ın ceketindeki gerginliği ve adamın durumunu göz önünde bulundurarak Neva’yı daha fazla sarsmamak adına yutkundu. Sesini olabildiğince sakin tutmaya çalıştı.
“Neva Hanım… Holdingde çok gergin bir gün geçirdi. Ferman Bey bugün şirkete geldi. Eski defterler açıldı, babasıyla ilgili meseleler… Bütün günün yükü ve yorgunluğu üst üste gelince bünyesi kaldıramadı.”
Neva, Sancar’ın kurduğu cümlenin arkasındaki o derin acıyı hissetti. Başını tekrar Kartal’a çevirdi, parmaklarını adamın saçlarının arasından geçirip alnını onun buz gibi olmuş alnına yasladı.
“Tamam… Geçti, Asil,” diye fısıldadı Neva. Sesi bir ninni kadar yumuşak ve iyileştiriciydi. “Ben buradayım. Yanındayım. Nefes al… Benimle birlikte nefes al.”
Kartal, Neva’nın kokusunu ciğerlerine çekerken elini ceketinin cebindeki o siyah zarfın tam üstüne bastırdı. Dışarıda karanlık derinleşirken ceketinin cebindeki o kâğıt parçası, malikânedeki bu huzuru yerle bir etmek için sessizce bekliyordu.
Salonda zaman adeta durmuş gibiydi. Dışarıda camsı bir şakırtıyla yağan yağmur, yüksek tavanlı malikânenin ahşap hatlarında yankılanırken içeride Neva’nın nefes komutları ve Sancar’ın gergin sessizliği hâkimdi.
Neva, parmaklarını Kartal’ın soğuk, nemli saçlarında gezdirmeye devam etti. Adamın gözbebekleri hâlâ bir noktaya sabitlenmiş gibiydi ama göğsünün o sert, yırtıcı kalkıp inişleri kademeli olarak ritim kazanmaya başlamıştı. Kartal, alnına temas eden o tanıdık sıcaklıkla zihnini esir alan kanlı geçmişin kıyısından yavaşça sıyrıldı.
“Neva…” dedi Kartal, boğuk ve kurumuş bir sesle.
Ses tonu, holdingdeki makam odasında duyulan o buz adamın sesinden fersah fersah uzaktı; çaresiz, yaralı bir çocuğun fısıltısını andırıyordu.
“Buradayım, Asil,” dedi Neva, gözlerini bir an bile adamın gözlerinden ayırmadan. “Buradayım, yanındayım…”
Sancar, patronunun biraz olsun toparlandığını görünce hafifçe geriye çekildi.
“Abi… Su getireyim mi? Mutfaktan bir şey isteyeyim mi?” diye sordu. Sesindeki sadakat ve endişe aşikârdı.
Kartal başını yavaşça iki yana salladı. Elini hâlâ ceketinin iç cebindeki o siyah zarfın üzerinde tutuyordu. Zarfın varlığı, göğsüne bastırılan kor bir demir gibi canını yakıyordu ama bunu şu an Neva’ya ya da Sancar’a açamazdı. İçindeki karanlıkla bir kez daha tek başına yüzleşmesi gerektiğini biliyordu.
Salonda baş başa kaldıklarında Neva, Kartal’ın titremesi hafifleyen ellerini sıkıca kavradı. Ayağa kalkıp adamın yanındaki boşluğa oturdu ve kollarını onun güçlü ama şu an bitkin düşmüş omuzlarına doladı.
Kartal, bir sığınak bulmuşçasına yüzünü kızın boyun girintisine gömdü. Neva’nın kokusu, ciğerlerini yakan o hayalet dumanı temizleyen tek ilaçtı.
“Ferman Bey sana ne söyledi, Kartal?” diye fısıldadı Neva, adamın sırtını yumuşakça okşarken. “Seni bu hâle getiren şey sadece yorgunluk değil, biliyorum. Sancar ne kadar saklamaya çalışsa da gözlerindeki o karanlığı tanıyorum.”
Kartal derin, pürüzlü bir nefes çekti. Annesinin infaz edildiği o uğursuz günü, amcasının yüzündeki o yıkılmış ifadeyi ve en son kulaklarında çınlayan “Aynı annene benziyorsun.” cümlesini hatırladı. Ama cebindeki zarfı henüz açmamışken kızın yeni iyileşen bedenine bu yükü yüklemek istemiyordu.
“Geçmişin hayaletleri, Neva…” dedi Kartal, sesi kızın boynunda boğuklaşarak. “Anneme benzediğimi söyledi. Onu hatırlattı bana.”
Neva, adamın başını tutup kendine doğru çekti. Yeşil gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık vardı.
“Babanın attığı hiçbir çamur annenin hatırasını kirletemez. Seni de o karanlığa çekmelerine izin vermeyeceğim, Kartal. Sen o adam değilsin. Asla da olmayacaksın.”
Kartal, Neva’nın bu sözleri karşısında gözlerini kapattı. Kızın dudaklarına tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu.
“İyi ki varsın, Leyla… Sen olmasaydın bu akşam o kapıdan içeri nasıl girerdim, bilmiyorum.”
Saatler gece yarısını geçtiğinde malikâne derin bir sessizliğe bürünmüştü. Neva, geçirdiği yorucu günün ve bünyesindeki halsizliğin etkisiyle Kartal’ın kucağında, devasa L koltukta uyuya kalmıştı.
Kartal, kızın üzerini incitmeden dizlerinin üzerine kadar battaniyeyle örttü. Yüzüne düşen bir tutam saçı nazikçe kulağının arkasına itti. Neva uyurken yüzünde beliren o masum huzur, Kartal’ın bu dünyada korumak istediği tek şeydi.
Yavaşça koltuktan kalktı.
Adımlarını ses çıkarmamaya özen göstererek çalışma odasına doğru yöneltti.
Odanın kapısını kapatıp kilitledi. Loş masa lambasını yaktı. Üzerindeki lacivert ceketi çıkarıp masanın üzerine bıraktı. İç cebinden, varlığıyla içini karartan o siyah zarfı çıkardı. Elleri hâlâ hafifçe titriyordu ama bu kez kaçacak yeri yoktu.
Pirinç zarf açacağını eline aldı. Siyah kâğıdın kenarını özenle kesti. Zarfın içinden iki şey çıktı: Yıllanmış, sararmış bir fotoğraf parçası ve katlanmış, ince bir kâğıt.
Kartal, elindeki sararmış kâğıda bakarken şakaklarında zonklayan o tanıdık ağrıyla sarsıldı. Zarfın dokusu, rengi, üzerindeki o tekinsiz asalet…
Bu zarf ilk değildi.
Zihninin karanlık kıvrımları onu aylar öncesine, Neva ile henüz yollarının kesiştiği ama ikisinin de birbirinin çekimine kapılmaktan kaçamadığı o uğursuz geceye götürdü. O zaman da eski eve gitmiş ve aynı siyah zarfı görmüştü. İçinden tek bir soğuk cümle çıkmıştı:
“Leyla’yı unut. Neva’yı sev. Yoksa onu da annenin yanına gönderirsin.”
Neva’yı korumak için koruma kalkanlarını iki katına çıkarmıştı.
Ama şimdi… Şimdiki zarfın rengi ve görünüşü aynı olsa da içindeki kâğıt bambaşkaydı.
Kartal, masanın üzerindeki loş ışığa doğru yaklaştı. Elindeki kâğıt parçası yılların yıpranmışlığıyla incelmiş, kenarları hafifçe sararıp ufalanmıştı. Üzerindeki mürekkep yer yer dağılmış, yazılar yarım yamalak kalmıştı ama annesinin o zarif, köşeli el yazısı hâlâ kendini koruyordu.
Kâğıdın üzerindeki dairesel, kurumuş su lekeleri göze çarpıyordu. Annesi bu satırları kaleme alırken gözyaşları mürekkebe karışmıştı.
Kartal’ın parmakları, annesinin gözyaşı izlerinin üzerinde titreyerek gezindi. Derin bir nefes alıp gözlerini yarım yamalak okunan satırlara dikti.
Mektup, annesinin ona her sarıldığında fısıldadığı o tek kelimeyle başlıyordu:
“Asil’im…”
Mürekkebin silikleştiği ilk birkaç satırdan sonra annesinin ağlamaktan elinin titrediği belli olan o kırık cümleler belirginleşti:
“…Bu satırları sana hangi cesaretle yazıyorum, bilmiyorum oğlum. Belki de bu gece bu evden sağ çıkamayacağımı bildiğim içindir. Sana bakarken içimdeki o devasa gururla birlikte her gün eriyen bir vicdan azabı taşıdım. Büyüdün, o zalim adamın gölgesinde bile kendi ışığını buldun. Ama sana gerçekleri vermeden gitmek, ruhuma yapılacak en büyük işkence olurdu…
Asil’im… Seni korumak için, o adamın gazabından saklamak için yıllarca sustum. Ama artık bilmek zorundasın. Senin baban Nevzat değil…
Bu gerçeği sana söyleyecek, seni o adamın vahşetinden koruyacak cesaretim hiç olmadı. Sırf seni kendi öz oğlu sanmaya devam etsin, sana zarar vermesin diye bu cehenneme, bu yalanlara katlandım…
Sen benim oğlumsun. Sen o kanlı soyadının, o katilin mirasçısı değilsin. Sen benim tek gerçeğim, benim gökyüzümsün…”
Mektup orada, sanki kalemi tutan el aniden zorla çekilmiş gibi, keskin bir çizgiyle son buluyordu.
Kartal’ın boğazından boğuk, hırıltılı bir ses çıktı. Dünya bir anlığına ayaklarının altından kaydı. Soluğu kesildi. Masanın kenarına tutunmasa olduğu yere yığılacaktı.
Yıllardır içini yakan, uykularını haram eden, öz annesinin infazını gözlerinin önünde gerçekleştiren o adama duyduğu nefret…
Bütün o kimlik karmaşası, Karahan soyadının getirdiği ağır ve kanlı yük… İki cümleyle darmadağın olmuştu.
“Senin baban Nevzat değil…”
Kartal, elindeki mektubu göğsüne bastırdı. Mavi gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir fırtına koptu. Yıllardır bir katilin oğlu olduğunu sanarak yaşamış, kendi içindeki o canavardan, babasına benzemekten ölesiye korkmuştu.
Şimdi ise arkasında bıraktığı geçmiş tamamen bir yanılsamadan ibaretti.
Peki, Nevzat Karahan bu gerçeği biliyor muydu?
Annesini öldürme sebebi sırf kıskançlık mıydı, yoksa bu sırrın ortaya çıkma korkusu muydu? Ve daha da önemlisi… Aylar önce Neva’yla birlikte olması için mektup gönderen o ilk siyah zarfla annesinin bu yarım kalan son itirafı arasında nasıl bir bağ vardı?
Kartal başını geriye atıp karanlık odaya doğru gözlerini kapattı. İçindeki fırtına dinmemişti; aksine, holdingi ve Karahanları yakacak olan o büyük yangının ilk kıvılcımı tam da o an düşmüştü.
Bölüm etkileşimi
