Bölümler 50Şu an: 34. Kartalın sığınağı, Leyla'nın ışığı
- 1 1.bölüm: Kırmızı ve Küf Kokusu2.540 kelime
- 2 2.bölüm: Yeşil Kırılma1.925 kelime
- 3 3.bölüm: Küller ve Gölgeler1.575 kelime
- 4 4. Kanun ve Kural1.578 kelime
- 5 5. Kartal Gözü2.044 kelime
- 6 6.bölüm: sessiz fırtına1.552 kelime
- 7 7.bölüm: Celladın Kurtarıcısı2.020 kelime
- 8 8. Bölüm: Ortaklık1.932 kelime
- 9 9.bölüm: nevin2.118 kelime
- 10 10.bölüm: Kapan2.553 kelime
- 11 11.bölüm: kapılar arkasında1.854 kelime
- 12 12. Bölüm: Selim Karat3.001 kelime
- 13 13.bölüm : Hatıra1.392 kelime
- 14 14.Bölüm : Neva & Kartal1.292 kelime
- 15 15. Bölüm : Meryem1.350 kelime
- 16 16. bölüm: Asil Kartal Karahan1.621 kelime
- 17 17.Bölüm: Neva Leyla Karat2.050 kelime
- 18 18. Sisin sakladığı kökler4.089 kelime
- 19 19. Çiçek Tac1.229 kelime
- 20 20. Bir yalan1.482 kelime
- 21 21. Kıskançlık Dozu1.377 kelime
- 22 22. Sessizliğin bedeli1.066 kelime
- 23 23. İçimizdeki hain1.840 kelime
- 24 24. İstop1.848 kelime
- 25 25. Bir kurşunluk mesafe1.793 kelime
- 26 26. Gölge Savaşı4.187 kelime
- 27 27. Gelin Hanım1.950 kelime
- 28 28. Leyla'm2.198 kelime
- 29 29. Dağhan.2.009 kelime
- 30 30. ben geldim2.275 kelime
- 31 31. Ferman1.417 kelime
- 32 32. Gözdağı2.431 kelime
- 33 33. Büyük bir sır2.373 kelime
- 34 34. Kartalın sığınağı, Leyla'nın ışığı2.329 kelime · Okuduğun bölüm
- 35 35. Nevzat'ın nefreti2.134 kelime
- 36 36. Ferman'ın sancısı2.042 kelime
- 37 37. Geçmişin külleri1.074 kelime
- 38 38. Biat ve Feda3.707 kelime
- 39 39. Karahan'a biat2.085 kelime
- 40 40. Küllerden doğmak1.403 kelime
- 41 41. Saf Bağ3.530 kelime
- 42 42. stratejik mangal1.208 kelime
- 43 43. Güneş'in Kısmeti1.771 kelime
- 44 44. kraliçe'nin hududu1.765 kelime
- 45 45. Güzel Sığınak1.634 kelime
- 46 46. kırmızı elma2.891 kelime
- 47 47. Uzak Mutluluk2.579 kelime
- 48 48. İhanetin yüzü1.138 kelime
- 49 49. Kırık Güven3.527 kelime
- 50 50. Mucize1.123 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çalışma odasının ağır ahşap kapısı kapandığında, zaman Karahan Malikânesi’nde sanki yönünü değiştirdi. Kartal, o gecenin ardından adeta kendi kabuğuna, karanlık bir kozanın içine çekildi.
Günler boyunca odasından çıkmadı. Ne holdingin trilyonluk hisse hareketleri ne borsa krizleri ne de telefonuna düşen onlarca acil arama…
Hiçbiri, masasının üzerinde duran o sararmış, mürekkebi gözyaşlarıyla dağılmış kâğıt parçasından daha ağır basamıyordu.
Sancar, patronunun talimatıyla son üç günü neredeyse hiç uyumadan geçirdi. Eski arşivleri, Nevzat Karahan’ın geçmişteki tüm hareketlerini ve annesinin o dönem temas ettiği insanları tek tek taradı. Ancak ulaşılan tek şey, ustalıkla silinmiş izler ve duvara toslayan arama sonuçlarıydı.
Pastanın o kayıp dilimi sanki hiç var olmamıştı.
Dördüncü gecenin yarısında, çalışma odasından yükselen ilk devasa gürültü, malikânenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
Ahşap masanın üzerindeki kristal bardaklar, ağır cam küllükler, yüksek çözünürlüklü monitörler ve yıllanmış dosya yığınları birer birer duvara çarparak parçalandı. Kartal, göğsünü yırtan o çaresiz öfkeyle eline ne geçtiyse savuruyor, odadaki kütüphanenin raflarını deviriyordu. İçindeki o devasa belirsizlik, bir katilin oğlu olmamak ile koca bir yalanın ortasında doğmuş olmak arasındaki o uçurum, zihnini diri diri kemiriyordu.
Gürültüler bütün evi sararken koridordan hızlı ve endişeli adımlar duyuldu. Neva, üzerindeki hırkaya sarınmış hâlde kapıyı hızla açarak içeri girdi. Odanın içi adeta bir savaş alanını andırıyordu; cam kırıkları zeminde parıldıyor, darmadağın olmuş kâğıtlar havada uçuşuyordu.
“Kartal!” dedi Neva, nefes nefese.
Kırıkların üzerinden geçip odanın ortasında göğsü hızla kalkıp inen, elleri öfkeden ve stresten titreyen adama doğru koştu.
Kartal, kızın sesini duyduğu an sırtını döndü. Bedenindeki her kas gergindi. Neva, onun kollarına dokunup yalvaran bir sesle sordu:
“Ne olursun, dur… Ne oluyor sana? Günlerdir neyi taşıyorsun içinde?”
Kartal adeta felç olmuş gibiydi. Neva’nın o berrak, sadakat dolu yeşil gözlerine bakamıyordu.
Bakarsa gözlerindeki o kırılmanın, o korkunç şüphenin kızı da yakacağından korkuyordu. Yüzünü kaçırdı, tek bir kelime bile edemedi. Boğazındaki düğüm, dürüst bir cevabın çıkmasına izin vermiyordu.
Neva, onun bu kaçışıyla paramparça olsa da adamı sarmalamaktan vazgeçmedi.
Yavaşça başını Kartal’ın sırtına yasladı, ellerini onun kenetlenmiş yumruklarının üzerine koydu. O odadaki yıkımın ortasında Kartal’ın nefesi, Neva’nın dokunuşuyla zar zor da olsa ritme girdi. Kartal, gözlerini dahi açmadan kızın kokusuna tutundu ama sessizliğini korudu.
Gürültüyü duyup yukarı koşan Sancar ise kapının eşiğinde durmuş, odadaki felakete ve patronunun o çökmüş hâline son derece üzgün bir şekilde bakıyordu. Elindeki boş araştırma dosyalarını kenara bıraktı. Yıllardır Kartal’ın gölgesi olan Sancar, ilk kez onu bu kadar çaresiz görüyordu.
Neva, Kartal’ı biraz olsun yatıştırdıktan sonra adamın sessizliğine saygı duydu. İçi kan ağlayarak odadan yavaş adımlarla çekildiğinde Sancar içeri bir adım attı.
Devrilmiş bir koltuğu düzeltip patronuna baktı. Sesinde hem büyük bir üzüntü hem de taze bir şüphe vardı.
“Abi…” dedi Sancar, boğuk bir sesle. “Bütün bağlantıları, eski kayıtları, hastane arşivlerini altüst ettim. Tek bir kırıntı bile yok. Sanki birisi o yılları cımbızla çekip almış. Ve bu bana hiç normal gelmiyor.”
Kartal, masanın kenarına tutunmuş, gözleri yerdeki cam kırıklarına kilitlenmiş hâlde duruyordu.
Sancar derin bir nefes aldı ve meseleye farklı bir açıdan bakarak düşündüğü ihtimali dile getirdi:
“Abi… Belki de kafanı karıştıran, seni içten içe bitiren şey ne ise seni tam da bununla oyalıyorlardır. Bir düşün; düşmanların, Karahanlar’ın tepesindeki adamı deviremeyeceklerini biliyorlar. Ama seni içeriden, zihninden vurabilirler. Neden şimdi? Neden bunca yıl sonra, holdingde fırtınalar koparken, tam da senin en güçlü durman gereken anda çıktı bu zarf ortaya? Garip değil mi?”
Kartal aniden duraksadı.
Sancar’ın kurduğu her kelime, odada çınlayan o yıkıcı sessizliğin içinde yankılandı. Şakaklarındaki zonklama bir anlığına durur gibi oldu.
Gözlerini yavaşça zeminden kaldırıp Sancar’a baktı. İçindeki o yakıcı acının yanına anında soğuk ve stratejik bir şüphe yerleşti.
Bir kurgu mu vardı?
Annesinin gözyaşlarıyla yazılmış o mektup, gerçekten geçmişin acı bir çığlığı mıydı, yoksa Kartal Karahan’ı kendi zihninin zindanına hapsetmek için kurulmuş en şeytani tuzak mıydı?
Kartal başını yavaşça geriye attı. Göğsündeki o amansız baskı hafiflememişti ama gözlerindeki bocalama, yerini tehlikeli bir kabullenişe bıraktı. Sancar haklı olabilirdi. Bu ihtimali göz önünde tutmak, o karanlık kuyuya tamamen düşmekten daha mantıklıydı.
“Eğer bir tuzaksa…” dedi Kartal. Sesi, bir fırtına öncesi kadar sessiz ve ürkütücüydü. “…Bu kurguyu kim yazdıysa onu o kâğıt parçalarıyla birlikte diri diri gömerim, Sancar.”
Kartal Karahan, bir tuzak varsa onun içinde kurban olmayı kabul edecek adam değildi. Bir gece boyunca masanın başında dikilip her iki ihtimali de zihninde tarttı. Mektup gerçek de olsa kusursuz bir kurgu da olsa düşmanlarının istediği şey, onun köşesine çekilip ruhunu teslim etmesiydi.
Onlara bu zaferi vermeyecekti. Kendini topladı. Şakaklarındaki zonklamayı bastırıp buz gibi, hesapçı kimliğine geri büründü.
Ertesi sabah malikânenin yemek odasına indiğinde günlerdir üzerinde taşıdığı o çöküş havasını sıyırıp atmıştı. Neva, masanın başında sessizce çayını yudumlarken Kartal’ın içeri girdiğini görünce bakışlarını ona çevirdi. Adamın gözlerindeki bocalama gitmiş, yerini yine o bilinen, çelik gibi sert ama durgun ifade almıştı.
“Günaydın,” dedi Neva, sesindeki temkinli şefkatle.
“Günaydın, gökyüzüm,” dedi Kartal, sakin ve sevecen bir ses tonuyla.
Kızın yanına yaklaşıp saçlarına hafif bir öpücük kondurdu, ardından masadaki yerine geçti.
Tam o sırada Sancar içeri girdi.
Elinde şık, ağır gramajlı, fildişi renginde bir zarf tutuyordu. Yüzündeki şaşkınlık ve anlam veremeyiş, Kartal’ın keskin gözlerinden kaçmadı.
“Abi…” dedi Sancar, zarfı Kartal’ın önüne bırakırken. “Bu az önce kapıya özel kuryeyle geldi.”
Kartal’ın bakışları anında masadaki zarfa kilitlendi. Son günlerde aldığı siyah, tekinsiz zarflardan sonra bu fildişi renkli kâğıt ilk anda yabancı gelse de içindeki huzursuzluk hissi kıpırdandı. Yavaşça parmaklarını zarfın üzerine koydu ve açtı.
Zarfın içinden altın yaldızlı baskısıyla oldukça gösterişli bir düğün davetiyesi çıktı. Kartal, davetiyenin üzerindeki isimlere baktığı an gözleri donakaldı. Göğsündeki nefes bir anlığına tıkandı, kaşları çatıldı.
Davetiyedeki damadın ismini alçak, şok içindeki bir sesle okudu:
“Zekeriya Karahan.”
Neva, elindeki çay bardağını masaya bırakıp Kartal’a baktı.
“Zekeriya mı? Kartal… O nasıl olur?”
Kartal’ın küçük kardeşi Zekeriya, karıştığı o karanlık ve kanlı olayların ardından polis tarafından yakalanmış, gözaltına alınmıştı. Kartal, Karahanlar’ın bütün gücünü, nüfuzunu ve avukat ordusunu seferber etmesine rağmen yukarıdan gelen gizli bir el, Zekeriya’nın kefaletle serbest kalmasını bile engellemişti. Böylece Zekeriya içeride tutulmuştu.
Kartal ne yaptıysa kardeşini o demir parmaklıkların arkasından çıkaramamıştı.
Peki, ne ara çıkmıştı? Kimin gücü yetmişti onu oradan sökmeye? Ve daha da önemlisi, ne ara evlenme kararı almıştı?
Kartal, gözlerini davetiyenin altındaki tarihe ve saate çevirdi. Şok yerini tehlikeli bir öfkeye bıraktı.
Düğün bu akşamdı.
“Ne ara çıktı…” diye mırıldandı Kartal, kendi kendine konuşur gibi. Sesi, odadaki herkesin kanını donduracak kadar soğuktu. “Benim gücümün yetmediği kapıyı kim açtı Zekeriya’ya? Ve bu akşam neyin tiyatrosunu sergiliyorlar?”
Sancar hızla öne atıldı.
“Abi… Emniyetteki ve adliyedeki adamlarımızı hemen arıyorum. Bu salıverilme kararının altında kimin imzası var, öğreniyorum.”
Kartal davetiyeyi elinde sıkarak kenarlarını büktü. Bakışlarını Neva’ya çevirdi, ardından Sancar’a baktı. Mektup, babasının sırrı, holdingdeki fırtına ve şimdi de hücresinden sessiz sedasız çıkarılıp bu akşam nikâh masasına oturtulan küçük kardeşi…
Tüm parçalar aynı büyük oyunun sahneleri gibi sırayla önüne diziliyordu.
“Gerek yok, Sancar,” dedi Kartal, ayağa kalkarak. “Sorgulamayı adliyede yapmayacağız. Bu akşam o düğüne gidiyoruz. Kardeşimin nikâh şahidi kimmiş, onu oradan kim çıkarıp bu sahneye oturtmuş… Kendi gözlerimle göreceğim.”
Akşamın kasveti İstanbul’un üzerine çökerken Karahan Malikânesi’nde her zamankinden daha ağır ve gergin bir hava hâkimdi. Fakat bu gerginlik, birazdan yaşanacak o büyüleyici anın gölgesinde kalmaya mahkûmdu.
Kartal, jilet gibi oturan koyu lacivert smokini, kusursuzca taranmış saçları ve bileğindeki gümüş saatiyle salonda bir aşağı bir yukarı adımlıyordu. Zihninde Zekeriya’nın nasıl serbest kaldığına dair binbir türlü senaryo dönse de bakışları sık sık üst kata açılan geniş merdivenlere kayıyordu.
Ve sonra topuklu ayakkabıların ahşap basamaklarda çıkardığı o hafif, ritmik ses duyuldu.
Kartal adımlarını anında kesti. Başını yukarı kaldırdığı an nefesi boğazında tıkandı.
Neva, merdivenlerin başında belirmişti. Üzerinde, Kartal’ın smokiniyle kusursuz bir uyum yakalayan, vücudunu bir kuğu gibi saran, derin lacivert saten bir gece elbisesi vardı.
Omuzlarını açıkta bırakan zarif kesimi, zümrüt yeşili gözlerini ve pürüzsüz tenini ortaya çıkarıyordu. Saçları dökümlü bir dalgayla tek omzuna toplanmıştı.
Kartal Karahan, hayatında ilk kez kontrolünü bu kadar kaybettiğini hissetti. Ağzı hafifçe açık, gözlerini bir an bile kızdan ayıramadan öylece bakakaldı. Karşısındaki kadın sadece güzel değildi; sanki bu karanlık malikânenin, bu kanlı geçmişin ortasına düşmüş en saf ışık huzmesiydi.
Neva, adamın bu hayran dolu ve büyülenmiş bakışları karşısında hafifçe gülümsedi. Yanaklarına hafif bir kızıllık otururken merdivenleri ağır ve zarif adımlarla inip Kartal’ın tam karşısında durdu.
“Çok mu garip olmuş?” diye fısıldadı Neva, utangaç bir tavırla elbisesinin eteğine dokunarak.
Kartal toparlanmak ister gibi hafifçe yutkundu ama gözlerindeki o yoğun hayranlığı gizleyemedi.
“Garip değil…” dedi, sesi pürüzlü ve boğuk çıkarak.
“Sadece… Nefesimi kestin, Leyloşum.”
Kartal parmağını şıklatarak Sancar’a işaret verdi. Salonda hazırda bekleyen Sancar, elinde siyah kadife kaplı, ağır bir mücevher kutusuyla yavaşça yanlarına yaklaştı. Kutunun kapağını saygıyla açıp Kartal’a uzattı.
Kutunun içinde, ışığı yansıttıkça göz alıcı parıltılar saçan, pırlantalarla çevrelenmiş devasa bir safir kolye duruyordu. Taşın derin lacivert rengi, tam da Neva’nın elbisesiyle aynı tondaydı.
Kartal, kolyeyi kutunun içinden nazikçe çıkardı. Neva şaşkınlıkla elini göğsüne götürürken Kartal kızın arkasına geçti. Parmakları hafifçe Neva’nın açıkta kalan pürüzsüz boynuna temas ettiğinde ikisi de o tanıdık elektriklenmeyle irkildi. Kartal, soğuk zinciri ve kolyenin ağır safir taşını Neva’nın narin boynuna bıkılmayacak bir özenle yerleştirdi ve klipsini kapattı.
Öne doğru bir adım atıp Neva’nın kulağına eğildi.
Kolyenin pırlantaları kızın teninde parıldarken Kartal fısıldadı:
“Senin yanında sönük kaldı, hayatım…”
Neva başını hafifçe yana çevirip gözlerini Kartal’ın buz mavisi gözlerine dikti. Elini boynundaki o görkemli taşa götürdü, ardından Kartal’ın yanağına dokundu.
“Senin yanımda olman yeterli, Kartal… Mücevherlere ihtiyacım yok.”
Kartal kızın elini tutup avucunun içine derin bir öpücük kondurdu. Ardından o büyülü anın içinden sıyrılıp beline kolunu doladı. İkisi yan yana durduğunda odadaki o asil ve uyumlu duruş adeta göz alıcıydı.
Sancar kapıyı açarken Kartal’ın yüzündeki hayran ifade yerini yeniden Karahanlar’ın çelik gibi sert duruşuna bıraktı.
“Araba hazır, abi,” dedi Sancar, dikiz aynasından arkalarındaki bu manzaraya bakarken gururla gülümseyerek.
“Gidelim,” dedi Kartal, Neva’nın elini kenetleyerek.
“Kardeşimizin bu mutlu gününde… Onu yalnız bırakmayalım.”
Görkemli düğün salonunun kapıları açıldığında göz alıcı ışıklar ve yüksek tavanlı salonun şatafatı, Karahan isminin ağırlığını bir kez daha gözler önüne seriyordu.
Neva ile Kartal içeri adım attığı an salondaki müzik bile bir anlığına arka plana düşmüş gibiydi. İstanbul’un tüm köklü aileleri, iş insanları ve yeraltı dünyasının karanlık isimleri buradaydı. Bütün gözler, lacivertler içindeki bu sarsılmaz çifte, özellikle de Kartal’ın yanındaki o zarif, kuğu gibi süzülen kadına çevrilmişti.
Nikâh masasında Zekeriya’nın yanında şahit olarak duran kişi, yakın arkadaşı Bora’ydı. Kartal, duruşunu bozmadan, belinden tuttuğu Neva’yla birlikte ağır adımlarla gelin ve damadın bulunduğu alana doğru yürüdü.
Kartal kardeşine yaklaştığında Zekeriya beklenmedik bir hamleyle abisine sarıldı. Ancak bu sarılış, kardeşçe bir sıcaklıktan ziyade hırs ve kırgınlık doluydu. Zekeriya geri çekilir çekilmez yüzündeki sitemkâr ve öfkeli ifadeyle
Kartal’ın gözlerinin içine baktı.
“Niye beni oradan çıkarmadın, abi?” diye sordu Zekeriya, sesi bastırılmış bir nefretle kısılarak. “Göz göre göre bıraktın beni o dört duvar arasında! Günlerce bekledim seni…”
Kartal’ın kaşları çatıldı.
Kardeşini o hücreden söküp almak için adliyenin altını üstüne getirdiğini, yukarıdan çekilen o gizli seti kırmak için defalarca çabaladığını sakin bir sesle anlattı. Ancak Zekeriya’nın gözlerindeki o kör inanmazlık bir milim bile gerilemedi. Yüzünde, zihni çoktan başka cümlelerle zehirlenmiş bir adamın ifadesi vardı.
Kartal, karşısındaki gencin gözlerindeki o yabancı bakışı görünce derin bir nefes aldı ve alaycı bir kabullenişle başını salladı.
“Anlaşıldı…” dedi Kartal, sesi bıçak gibi keskinleşerek. “Seni güzelce dolma gibi doldurmuşlar, Zekeriya.”
Başka tek bir kelime bile etmeden, “Tebrik ederim, mutluluklar,” deyip kardeşinden uzaklaştı. Kartal, taşları kafasında çoktan oturtmuştu.
Bakışları, ilk kez gördüğü o sessiz, soğuk gelin adayına kaydı. Sancar’ın kulağına fısıldadığı kısa bilgiyle tablo netleşmişti: Gelin, Agâh Namlı’nın kızıydı.
Mesele çözülmüştü.
Nevzat Karahan, Kartal’ı dize getiremeyince oklarını küçük oğluna yöneltmişti. Zekeriya’yı o delikten çıkaran da Kartal’a duyduğu öfkeyi besleyen de daha önce kanlı bıçaklı oldukları Namlı ailesinin kızıyla bu izdivacı kuran da bizzat babaları Nevzat’tı. Kartal’a yapamadığını, Zekeriya’nın başına bir bela olarak sarmıştı.
Kartal içindeki fırtınayı bastırmaya çalışırken kalabalığın arasından sıyrılıp kendisine doğru gelen o eski, son derece itici yüzü fark etti.
Gelen, babası Nevzat Karahan’ın yıllardır yanından ayırmadığı sadık koruması Erkan’dı. Yüzündeki o yılışık, kendinden emin sırıtışla Kartal’ın tam önünde durdu.
“Kartal Bey…” dedi Erkan, sesi yapmacık bir saygıyla pürüzlenerek.
Bakışları bir anlığına Kartal’ın yanındaki Neva’ya kaydı. Neva’nın boynundaki ışıldayan kolyeyi ve süzülen zarafetini süzdükten sonra hafifçe yan gözle Kartal’a dönüp alçak bir sesle mırıldandı:
“Ooo… Yengemiz de pek güzelmiş, maşallah.”
O cümlenin kurulduğu an Kartal’ın göğsündeki sabır taşı çatladı. Mavi gözleri adeta buz tuttu, çene kemikleri kenetlendi. Neva’ya doğru atılan o kirli bakışı ve imayı hazmetmek, Kartal için cehennemden bir parçaydı.
Kartal derin, ağır bir sabır çekti. Elini ağır bir hareketle ceketinin içinden çıkarıp Erkan’ın omuz hizasına koydu.
Parmaklarını adamın omzuna adeta bir pürüzü kazır gibi bastırarak onu kapıya doğru yönlendirdi.
“Erkan…” dedi Kartal, sesi salonun tüm gürültüsünü bastıracak kadar tehlikeli ve alçak bir tondaydı. “Sen şimdi o gözlerini de dilini de alıp efendi gibi babanın yanına dönüyorsun. Yolun açık olsun. Hadi…”
Erkan, Kartal’ın omzundaki o muazzam baskıyı ve gözlerindeki katıksız cinneti hissedince sırıtışı yüzünde dondu. Hiç riske girmeden bir adım geri atıp Kartal’ın gösterdiği yöne doğru ilerlemek zorunda kaldı.
Neva, Kartal’ın kolunu sıkıca tutarak adamın yükselen öfkesini yatıştırmaya çalıştı. Kartal ise gözlerini Erkan’ın arkasından ayırmadan ceketinin düğmesini ilikledi. Bu düğün bir kutlama değil, Karahanlar’ın ilan edilen yeni savaş meydanıydı.
Düğün salonundaki o gergin havanın ardından siyah makam aracına geçtiklerinde yol boyunca havadaki kasvet, yerini tatlı bir atışmaya bıraktı.
Sancar, arka dikiz aynasından bıyık altından gülerek lafa girdi:
“Abi, yalnız Erkan’ın o surat ifadesi neydi öyle? Adamın gözleri yuvasından fırlayacaktı az kalsın. Agâh Namlı’nın kızını Zekeriya’ya yutturmuşlar ya, o gelin hanımın soğukluğu da ayrı bir mevzu… Kız düğünde değil de taziye evinde gibiydi resmen!”
Neva ile Sancar, gelin kızın tavırlarından salondaki dedikoducu sosyete teyzelerine kadar her şeyi kahkahalarla çekiştirirken Kartal sadece hafifçe gülümsüyor, yanındaki kadının neşesini izliyordu.
Eve vardıklarında Sancar onları başıyla selamlayıp ayrıldı. Malikâneye girdiklerinde Neva, arkasındaki elbisenin fermuarına uzanmaya çalışarak Kartal’a döndü.
“Kartal… Galiba fermuarım sıkıştı. Biraz yardım eder misin?”
Kartal kızın arkasına geçti.
Parmakları Neva’nın açıkta kalan pürüzsüz sırtına dokunduğunda odadaki bütün gerginlik yerini derin bir arzuya bıraktı.
“Bu gece o salondaki tek bir şey bile umurumda değildi,” diye fısıldadı Kartal, sesi boğuk ve tutkuyla doluydu. “Gözüm senden başkasını görmedi, Leyla…”
Neva başını hafifçe arkaya eğip adama sığındı.
Fermuarı yavaşça aşağı çekerken dudaklarını Neva’nın narin boyun girintisine bastırdı. Neva’nın nefesi kesildi. Kolyenin soğuk safir taşı adamın sıcak göğsüne değerken gözlerini kapatıp kendini Kartal’ın kollarına bıraktı.
O gece geçmişin siyah zarfları, Zekeriya’nın öfkesi ve Karahanlar’ın tüm kanlı oyunları kapının dışında kaldı. Kartal, ruhunu iyileştiren tek sığınağına, Leyla’sına kenetlenerek gecenin karanlığında kayboldu.
Bölüm etkileşimi
